31 Mart 2019 03:35

AB-Çin zirvesi: Yeni emperyalist düzenin utangaç adımları

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Çin’in lideri Şi Cinping'in Fransa’ya ziyareti vardı.

AB-Çin zirvesi: Yeni emperyalist düzenin utangaç adımları

Fotoğraf: AA

Paylaş

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’in lideri Şi Cinping, Fransa’ya resmi ziyarette bulundu. İki ülke arasında devasa bir uçak satış anlaşması imzalandı fakat bu ziyaretin en önemli boyutu Macron, Juncker, Merkel ve Şi Cinping arasında yapılan mini zirve oldu. Alman basınında bu zirve Macron’un arsızlığı olarak nitelendirilirken, Fransız basını daha çok bir başarıdan bahsetmeyi tercih etti. Almanya ve Fransa, eski dünya düzeninin çözüldüğü şu koşullarda başını iki ülkenin çektiği Avrupa emperyalizminin çıkarlarına uygun yeni bir düzenin utangaç adımlarını atmaya çalışıyorlar.

MAY SON KOZUNU OYNADI

İngiltere’de ise Brexit konusunda Theresa May son kozunu, “BreŞit’ten sonra istifa edeceğini” ve ülkenin AB ile uzun vadeli ilişkisi müzakerelerinin yeni bir liderle gerçekleşeceğini vadederek oynadı. Kendi partisi içerisindeki karşıt duruşların desteğini almak için öne atılmış olan bu vaade rağmen May’in anlaşmasının onaylanması neredeyse imkansız; çoğunluğa ulaşmak için desteğine ihtiyaç duyduğu ortağı DUP anlaşmaya karşı oy kullanacağını hemen beyan etti. Sekiz “alternatif BreŞit senaryosu”nun hiçbiri millet vekilleri oylamasında çoğunluğa ulaşamazken en çok oy alan iki senaryo AB ile kalıcı bir gümrük birliği ve ikinci bir halk oylaması oldu. BreŞit karşıtlarının ikinci referandum çağrısı, parlamentonun kararsızlığı koşullarında her geçen gün daha da artıyor.


AVRUPA-ÇİN ORTAKLIĞI: MACRON’UN ARSIZLIĞI

Georg BLUME
Spiegel Online

(Fransa Cumhurbaşkanı) Emmanuel Macron, Avrupa ile Çin arasında yeni bir ittifak kurguluyor. Bu her şeyden önce oldukça iyi bir tiyatro. Fransızlarda iklim değişikliği, yoksulluk ve Trump’ın bencilliklerine karşı mücadele umudu yaratıyor. Aslında olağan bir ziyaretten söz ediyoruz. Çin devlet ve parti başkanı Şi Cinping, Fransa’yı ziyaret ediyor. Akdeniz’de beş yıldızlı bir menü ve Paris’te çelenk bırakma. Fakat Macron klasik programlı ziyaretlerin yarar getireceğine inanmıyor. Müdahale olanağı olan her yerde, oyunun kurallarını ve içeriğini değiştirmek istiyor; yanlış anlaşılmasın istediği mevcut politik ve ekonomik sistemimizi, kapitalizmi değiştirmek değil, tam tersine onu korumak.

Elize Sarayı’nda Macron’un yanında bu kez -ilk kez- Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker var. Egoist Trump ve Putin’in kasıtlı olarak dışlanmasına bağlı olarak sanki dünyanın en güçlü insanları buluşmuş gibi bir görüntü yaratılıyor. Orada bulunan herkes, hatta pragmatik Merkel bile, dünya çapında ortak bir plana sahip olduklarını göstermek ve inandırmak için çaba harcıyor.  Plan ilk etapta başarılı da oldu; Macron, Merkel, Juncker ve Şi, “çok kutupluluğu korumak” isteğinde olduklarını vurgulayarak bunu yeni bir Avrupa-Çin iş birliği kurulmuş gibi lanse ettiler. Tıpkı bir zamanlar liberalizmi Atlantik ortaklığına dayandırdıkları gibi. İstenen, eski büyük güçler ABD ve Rusya olmaksızın yeni bir dünya projesi.

‘ARSIZLIĞIN DANİSKASI’ MI?

Aynen öyle ama dünyada en büyük ekonomiye sahip ikinci ve dördüncü ülkeler olmaları yanında en büyük ihracatçılar da olan Almanya ve Çin, böylesine küresel etkinliklerde oldukça temkinliler. Bunun haklı bir nedeni var; 2008 mali krizinden bu yana en fazla kazanan ülkeler onlar ve kazançları yıldan yıla artıyor. Berlin ve Pekin bazı şeylerin değişmesini en az isteyen başkentler. Ancak Macron’un haklı olduğunu da biliyorlar: Her şeyin şimdiye kadar olduğu gibi devam edebilmesi için çok şey değişmeli. Yoksa Merkel ve Şi arsız Fransız’ın oyununa katılmazlardı.

Yeni Avrupa-Çin ittifakı iki görevi üstlendi: İklimin korunması ve Afrika’nın kalkınması.  Çin Avrupa ve Merkez Asya Başkanı dünyanın iklime en fazla zarar veren ülkesi olmayı sürdürüyor. Ancak Şi, gelecek yıl Çin’de 2015’e kadar emisyon hedeflerinin belirleneceğini taahhüt etti. Fransa çoktan bunu yapmıştı: 2050 yılına kadar ülke karbondioksit açısından nötral olmak istiyor. Kömür ülkeleri Almanya ve Çin de Fransa’yı izlemeye çalışacaklar. Çünkü Macron’un “İklim koruması, 21. yüzyılda çok taraflılığın yapısal unsurudur” değerlendirmesini paylaşıyorlar. Başka bir deyişle, iklim korunması eski sistemin başarılı olup olmadığının göstergesi onlar için de. Geçmişte bu gösterge ekonomik kalkınmaydı.

‘ÇİN VE AVRUPA, AFRİKA’DA STRATEJİK RAKİP DEĞİLLER’

İkinci görev, geleceğe bakmak ve eski sistemin kullanılmamış büyüme potansiyelini öne çıkarmak. Macron, “Çin ve Avrupa’nın Afrika’da stratejik rakip olmadıklarını” belirtirken Merkel, Çin’in yoksullukla mücadeledeki deneyimine övgüde bulunarak Çin ve Avrupa’nın Afrika’daki iş birliğini çok kutupluluğun yeni bir meydan okuması olduğunu ilan etti. Bu viraj alış hiç de şık değildi; yıllar boyu Paris ve Berlin’deki hükümetler, Afrika’daki Çin yatırımını yeni bir sömürgecilik ve kaynak kullanımı olarak reddetmişken şimdi Çin’in Afrika’da eski sistemin (kapitalizmin) herkes için işlediğini kanıtladığını ve bu hedefle birlikte çalışmak istediklerini söylüyorlar.

Fransız, Alman ve Çinlilerin ülke güvenliği için el ele çalıştıkları Mali, ortak çalışma açısından güzel bir örnek. Ancak, Afrika’daki Çin ve Avrupalılar şimdiye kadar hiç de birbirine yanaşmadılar. İklim koruması konusunda da hiçbir şey elde edilmedi. Her yatırımcı ülke gittikçe daha fazla karbondioksit gazı salıyor. Gerisi sadece iyi niyet açıklamaları. Bu iyi niyet sözleri Çin ve Avrupa arasındaki ortaklık için de geçerli. Çin şu ana kadar Avrupa’da istediği her şeyi yapıyor: Örneğin Monako’da Balkanlar’da ve G5 ağları arasında otoyollar inşa ediyor.

Brüksel maalesef çok kısa bir süreden beri Avrupa’da Çin yatırımını yönlendirmek için ortak bir Avrupa stratejisi gerçekleştirmeye çalışıyor. Ancak Pekin de Çin’deki Avrupalı yatırımcılar için benzeri koşullar yaratmak için çaba harcamak zorunda. Bunlar yeni ittifakın henüz bitirilmemiş ödevleri.

Bununla birlikte Macron’un sürekli yaptığı gibi büyük düşünme işe yarayabilir. Bu arsızlık olarak aşağılanamaz, aynı zamanda tüm dünya vatandaşlarının zihninin ötesinde yaratıcı olarak da değerlendirilebilir. Zaten bunu Macron’dan başka kim yapıyor ki? Ve kim sıkıcı bir devlet ziyaretine beklenmedik bir “tarihsel boyut” (Le Monde) vererek somut politika yapıyor? Aslında, ABD’nin öne çıkardığı tek kutupluluğa karşı iklim felaketi ve Afrika’nın sefaleti karşısında yapılanların dışında çok az şey yapılıyor.  Macron sadece bu dünyanın hükümetleriyle sınırlı kalmadan kapitalizm içinde daha fazlasının mümkün olduğu umudunun tohumlarını ekiyor.

(Çeviren: Semra Çelik)

 


ÇATIŞMA VE İŞ BİRLİĞİ ARASINDA ÇİN-AB İLİŞKİLERİ

Lina SANKARI
Humanite

Avrupalı yöneticiler kesin konuştular, Şi Cinping ile yapılan mini zirve güç gösterisi değildi kesinlikle. Fakat biçimiyle eşi görülmemiş bu buluşmada bir yanda Şi Cinping, diğer yanda ise Emmanuel Macron, Angela Merkel ve Jean-Claude Juncker vardı. Bu toplantıda, Yunanistan, Portekiz ve tasarruf politikalarının tuzağına düşmüş olan İtalya’yı ‘Yeni İpek Yolu’na dahil olma konusunda ikna eden ve 16 diğer merkez ve Doğu Avrupa ülkesi ile düzenli bir diyalog içinde olan Çin’e karşı 28 ülkenin onayını alamamış olsalar bile en azından stratejik bir bakış açısını savunmaya çalıştılar. AB’nin “doğal önderi” olmayı hayal eden Fransız Cumhurbaşkanı ve Alman Başbakan, Avrupa içinde bir tek ağızdan konuşmanın olmamasını eleştirirken diğer yandan Pekin ile iki taraflı anlaşmalar imzalamaktan da geri durmadılar. Haliyle devasa Çin pazarı iştahları kabartıyor. ABD ile ticaret savaşı da kuşkusuz kimi avantajlar sunuyor: Tarihsel olarak sunulan ve basında büyük yankılar bulan (rakibi) Boeing’in aleyhine verilen 300 Airbus siparişi buna örnek gösterilebilir.

ÇİN ‘SİSTEMSEL RAKİP’

Fakat, Avrupa Komisyonu’nun 12 Mart’ta on iki maddelik bir notta Çin’i “sistemsel bir rakip olarak” değerlendirdiği koşullarda çatışma ile iş birliği arasındaki mesafe çok sınırlı. Donald Trump’ın Avrupa Birliği’ni, özellikle de ticari açıdan büyük oranda zorladığı bugünkü koşullardaki kelime tercihleri kuşkusuz tesadüfi değildir. Diğer yandan son aylarda Macron’un Fransa’yı “Hint-Pasifikli bir güç” olarak tarif etmesi; Hindistan, Avusturalya ve Çin’in etrafını çevirerek onunla çatışma mantığı ile hareket eden Japonya ile müttefikliği merkezine koyduğunu gösteriyor.

Ülkesinin kalkınmasının doğurduğu kaygıların farkında olan Çinli başkan ise, Fransa’ya ziyaretinin ilk gününde “Dünya eşi görülmemiş değişimler geçiriyor: Çin, Fransa ve Avrupa kalkınmanın çok önemli aşamasındalar” diye açıklama yaptı. Çin, Şi Cinping Avrupa’ya gelmeden önce iyi niyetini göstermek için yabancı yatırımcılarla ilgili yasaları yumuşattı, diğer ülkelerin yatırım yapabilmek için artık Çinli partnerlerine teknoloji transferi yapmaları gerekmeyecek. Bugün Çin, AB’nin ABD’den sonra en büyük ikinci ticari partneri. 2017’de ithalatın yüzde 20,2’si bu ülkeden, ihracatın ise yüzde 10,5’i bu ülkeye yapıldı, yani ticari açık 176, 62 milyar avro idi. Dünkü (Salı) görüşme, iki tarafın da stratejik sektörlerde egemenliğe saygı gösterme ve ticarette karşılılıklığa saygı göstermeye ulaşmayı hedefliyor. 

Son olarak ise Fransa, Almanya, Brüksel (AB) ve Çin görüşmelerinde ABD’nin yokluğunda “yenilenmiş çoktaraflılığı”n çerçevesini belirlemeye çalıştılar. Macron’a göre “21. yüzyılda zahir ve mantıklı olan tercih ortada; titiz ve iddialı bir temelde, güçlü bir Avrupa-Çin partnerliği”. Böylelikle dört yönetici, Trump’ın gerekliliğine itiraz ettiği ve Çin ile ABD’nin çatışmasına engel olamayan Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) modernleştirilmesi gerektiğine vurgu yaptılar. Fakat somut önerilerde bulunulmadı.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


BREXIT ULUSAL BİR KRİZDİR

Aditya CHAKRABORTTY
The Guardian

(İngiltere Başbakanı) Theresa May’in dönemi sona ererken, partisi sadece liderlik yarışıyla ilgili. İşçi Partisi ikinci referandumu savunmalı.

Konu kendi liderliğinin sonu olduğunda bile May, birilerinin gölgesinde kalmayı başarıyor. Kendisi Brexit’in kariyerini bitirdiği ikinci başbakan; hatırlarsınız David Cameron referandumdan saatler sonra istifa etmişti. 2016’nın aksine bugünkü müstakbel liderler sabırsızlıktan bekleyemiyor. Sajid (Javid), Elizabeth (Truss), Boris (Johnson), Michael (Gove): Hepsi de aylardır liderlik manevrası içindeler. Normalde olgun bir Muhafazakar (Partili) gibi görünen Jeremy Hunt bile “Anlaşma olmaksızın gerçekleşecek bir Brexit’ten korkmuyorum” diyerek böbürlenince, parti lideri olma arzusunun yaygınlığı ortaya çıkıyor. Gazeteler bu yaz sahnelenecek bir liderlik yarışı hakkında basmakalıp makalelerle doluyken akla şu soru geliyor: Aralarında ne fark var?

Bütün bu curcuna içerisinde, Britanya’nın başbakanının kim olacağı konusu sadece Muhafazakar Parti üst kesiminin özel bir sorunuymuş gibi bir hava yaratılıyor; ulusal bir kriz sadece 22 kişi için bir iş fuarı konumuna indirgeniyor. Bunun sebebi biraz da (eski başbakan) Cameron’un getirdiği hükümetlerin -beş yıllık- hizmet süresi yasası, fakat adayların hak sahipliği duygusunun baskın havasını hissedebiliyorsunuz.

May’in oynadığı kumar ortada; kendi kariyerini bitirerek 2016’dan bu yana ülkeyi esir alan aşırı sağ grubun kendi anlaşmasını desteklemesini sağlamak. Sonrasında ağır yükü ve müzakereleri kaldıracak zeka ya da cesareti olmayan, fakat kirli işi bir kadına yaptırırken şikayet etmekle yetinen adamlar -Boris’ler ve Raab’lar- liderliği devralabilir; şaşkın parti üyelerine, yeni yasalaşan eski vaatlerinden geri dönme sözü verebilirler.

Aslında her şey aynı anda hem mümkün hem de imkansız görünse de, bu kumar ve sonucu bence şu anda en olanaklı senaryo. Geçtiğimiz günlerde Jacob-Rees Mogg gibilerinin prensipli duruşlarının gerçek güç karşısında nasıl ufalandığına şahit olduk. Asıl önemli soru, Westminister’ın daha ötesinde başka bir oyun oynayan Arlene Foster, Nigel Dodds ve DUP’nin (Demokratik Birlik Partisi-Kuzey İrlanda) bu kumara destek çıkıp çıkmayacağı.

Theresa May’in istifa vaadini takiben iki gözlem ve bir soru ortaya çıkarıyor. Birincisi, sağ medyaya ve partiye imkansızı sözler verip eve tavizle dönme sinsiliği başarılı olmuyor. Son üç senenin gelişmeleri ve May’in kariyerinin külleri buna yeterince delil olsa gerek. Bütün Muhafazakar liderlik adayları aynı stratejiyi benimsediği için de baştan kendilerini yenilgiye mahkum ediyorlar. Theresa May Brexit’in yıktığı ilk başbakan değil ve sonuncusu da olmayacak. İkinicisi, Brexit’e oy veren ülke zaten kendini düşünen elitlerden, gizli maaş artışlarından, yıkık bir sosyal ortamdan olabildiğince hoşnutsuz bir kitleydi. Son üç senede bu problemlerin hiçbirinde çözüm yönünde en ufak bir değişiklik olmadı. Ülkeyi yönetenler Brexit ve kendi kariyerlerine konsantre olmaya devam ettiği sürece de olmayacak. Bunlar göz önüne alındığında Britanya daha Brexit’in gölgesinde uzun yıllar geçirecek, Silikon Vadisi’nde yeni bir girişiminin harcadığı dolarlar gibi başbakan harcayan bir ülke olacak gibi görünüyor.

Bu da beni soruma getiriyor: Eğer bir İşçi Partisi milletvekili isen, neden bu insanlarla birlikte oy kullanasın? Neden Muhafazakar magandaların suçlarına ortak olasın? İkinci bir referandumu savunmak çok daha iyi bir duruş.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

ÖNCEKİ HABER

Sezai Temelli: Seçimle geldiniz seçimle gideceksiniz

SONRAKİ HABER

Sri Lanka Sağlık Bakanlığı ölü sayısını 253 olarak düzeltti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa