17 Mart 2019 16:48

Yargılamanın meşruiyeti ve ÇHD avukat yargılaması

Avukat Yıldız İmrek, Çağdaş Hukukçular Derneği ve Halkın Hukuk Bürosu üyesi avukatların yarın görülecek davası öncesinde yazdı.

Yargılamanın meşruiyeti ve ÇHD avukat yargılaması

Fotoğraf: MA

Paylaş

Yıldız İMREK
Avukat

Yargı organı, bulunduğu ekonomik/siyasal sistemin izini taşır, her yargı erki, içinde hareket ettiği devlet sistemi kadar "demokratik" "bağımsız", "tarafsız" olabilir. Bu en genel çerçeveyi bir yana bırakırsak, siyasal suçlar olarak tanımladığımız; egemen sisteme yapısal olarak muhalif olanların ve konjonktürel egemen siyasal iktidar gücüne muhalif olanların yargılandığı davalarda, yargının muhalifi cezalandırma işlevi anayasal olarak tarif edildiğinden, bağımsızlığı ve tarafsızlığı da her ülkede, her zaman tartışmalı olmuştur.

Görece demokratik ülkelerde, konjonktürel egemen siyasal iktidar gücüne, başka bir deyişle hükümet eden siyasi güce muhalif olanların yargılamalarında, esas olarak halkın demokrasi mücadelesinin bir sonucu olarak ve aynı zamanda burjuvazinin diğer fraksiyonlarının hükümet etme hakkının da ifadesi olarak, hükümet gücünü sınırlayıcı bir fonksiyon anlamında, yargı organının bağımsızlığı ve tarafsızlığı adına anayasal ve yasal güvenceler oluşturulmuştur.

Siyasi davalardan söz ederken, yapısal ve konjonktürel muhaliflerin yargılamalarının toplamından söz ediyoruz. Bu bakımdan, modern Türkiye Cumhuriyeti yargısında, Şeyh Sait isyanı ve Dersim tertelesi yargılamalarında, komünistlerin yargılamalarında, neredeyse 10 yılda bir tekrarlanan asker darbe dönemleri ve OHAL yargılamalarında, sıkıyönetim mahkemeleri ve DGM'lerle oluşturulan yargılama pratiği ile, yargının görünüşte dahi olsa bağımsızlığı ve tarafsızlığı dert edilmemiştir. Bu yargılamalar, egemen siyasal gücün "bastırma" işlevinin uzantısı infaz yargılamaları olarak tarihe geçmiştir.

Gerek uzun yıllar süren halk mücadeleleri ve gerekse AB uyum süreci politikaları ile yargısal sistemde görülen görece iyileşmeler, birkaç yıldan bu yana hızla ve yeniden "bastırma" işlevli infaz yargılamalarına dönüşmüştür. 2016 yılında ilan edilen OHAL ve takip eden dönem yargılamalarının karakteristiği, 1930'lu yıllar ve darbe dönemi yargılamalarıyla benzer nitelikler taşımaktadır. Ancak, önceki sıkıyönetim ve OHAL yargılamalarında Niyazi Ağırnaslı, Halit Çelenk, Orhan Adli Apaydın'lardan başlayarak devrimci-demokrat-sosyalist avukatların, yargılamadaki halkın temsilcileri olarak yoğun hukuksal mücadelesi de, halkın demokrasi mücadelesinin yanında, bu yargılamalardaki ağır hukuksuzluk ve hak ihlallerine karşı kazanımlar oluşturulmasına vesile olmuştur.

Tarihte, her coğrafyada, egemenlerin sevmediği, rahatsız olduğu hukuk kavgacılarıdır avukatlar. Baskının arttığı dönemlerde ise, mümkünse hiç görmek istemedikleri, yok etmeye çalıştıkları, hiç olmazsa lidere bağlılık yeminiyle görev yapmaları istenen bir meslek grubudur avukatlar. Onların en istenmeyenleri ise, halkın/ezilenlerin/emekçilerin/özgürlük mücadelesinin bir parçası olmayı onur sayan mücadeleci devrimci-demokrat-sosyalist avukatlık geleneği olmuştur. 1990'lı yıllar avukat yargılamalarında, AKP iktidarı döneminde KCK ve ÇHD avukat yargılamalarında avukatlara yoğun ve yaygın baskılar, tutuklamalar bir yargılama pratiği olarak baskının dozunu artırarak devam etti. 2016 OHAL süreci ise, 15 temmuz darbe girişimi gerekçesiyle genel olarak yargı süjelerine ve avukatlara yönelik görülmemiş ölçüde bir infaz pratiğine dönüştü.

ÇHD genel başkanının da aralarında olduğu Halkın Hukuk Bürosu avukatlarının yargılamaları, yargının "bağımsızlığı ve tarafsızlığı"na ilişkin tüm örtülerin kaldırılarak, avukatların meslek güvencelerine dair BM Havana Kuralları, Avrupa Avukatlık Prensipleri, 1136 sayılı yasanın 58. maddesi başta olmak üzere ulusal yasalar ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklı her türlü hukuki güvencenin, her bir yurttaşın Anayasa, AİHS, BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi gibi devletin uygulamakla yükümlü olduğu, vazgeçilmez/devredilmez temel hak ve özgürlüklerin açıkça ihlal edildiği özel bir cezalandırma pratiği olarak devam etmektedir. Meslektaşlarımızın yargılandığı isnatların neredeyse tamamı avukatlık mesleğinin gerekleri, dokunulmazlık kapsamındaki müvekkil görüşmeleri, müvekkile sunulan hukuki yardımlar ve bireysel ifade özgürlüğü kapsamındaki fiillerdir.

İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesinin 5 günlük yargılama sonunda, cuma günü gece geç saatlerde avukatlık mesleğinin gerekleri ve atılı suçlamaların kuvvetli suç şüphesi oluşturmadığı değerlendirmesiyle tahliye ettiği avukatlar hakkında, savcının takip eden saatlerde itirazı üzerine, görülmedik şekilde, mahkeme heyetinin cumartesi günü toplanarak tahliye ettiği avukatların tümü hakkında yeniden tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkarmıştır. Oysa, mevcut yasal kurallar içinde, savcının itirazının aynı mahkeme tarafından cumartesi günü değerlendirilmesi imkansızdır, zira ilgili mahkeme nöbetçi mahkeme değildir, çalışma mesaisi hafta içidir. Mahkemenin cumartesi günü gerçekten toplanıp toplanmadığı, UYAP üzerinden atılan imzaların kendileri tarafından atılıp atılmadığı şüpheli kalmıştır. Zira bu heyeti oluşturan hakimler, bu karardan sonra, bir daha bu davada görev yapamamış, başka mahkemelere dağıtılmışlardır. Yakalaması yapılan avukatların bir kısmı, o gün İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. Bu şekilde, CMK sisteminde olmayan bir hukuk yaratılmıştır. Tutuklamaya yönelik yakalama kararının soruşturma sırasında verilmesi halinde uygulanabilecek sistem uygulanmış, bu şekilde tuhaf bir usul inşa edilmiştir.

Oysa, kovuşturma aşamasında, tahliyeye itiraz edilmesi halinde, itirazı inceleyerek ret veya tutuklamaya yönelik yakalama kararı verebilecek mahkeme, sayı itibariyle takip eden ağır ceza mahkemesi, yani İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesidir. Ki, esasen bu usul önceleri CMK sisteminde yoktu, sadece tutuk devam kararlarına yönelik itiraz hakkı vardı. Ancak, HDP vekillerine hukuksuzca fiilen uygulanan bu yöntem, daha sonra mevzuat değişikliği yapılarak yasallaştırıldı. Buna rağmen, temel hak ve özgürlüklere ve özellikle mahkemenin yargılama yetkisine müdahale anlamını taşıyan bu düzenleme Anayasa ve AİHS hükümlerine açıkça aykırıdır.

Ancak, mevcut yasal düzenlemede bile olmayan şekilde, mahkeme kendi kararına yönelik itirazı kabulle, yakalama kararı vermiş oldu. CMK sisteminde olmayan bir karar verilince, uygulaması da CMK sistemini alt üst eden şekilde, olmayan merciler yaratılarak uygulandı. Velev ki bu yakalama kararı verildi, kararın infazı kapsamındaki sorgu ve savunmaları alması gereken kendi mahkemesidir, yani 37. Ağır Ceza Mahkemesidir. Yakalama kararı vermek için cumartesi mesaisi yapan Mahkeme, bu kararın gereği sorguyu yapmak için hafta sonu mesaisi yapabileceği düşünülmemiş ve hafta sonu nöbetçisi İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine çıkarılmıştır. Bu mahkeme başkanı ise, o gün, avukatların sorgusu devam ederken kendisi gelerek Mahkemede yakalama kararının hukuksal tartışmasını yapmak isteyen Av. Selçuk Kozağaçlı'yı "tanınmayan kişi" olarak kaydetmiş, sorgu yapmaktan kaçınmış, salonda bulunan avukatları hiç bir gerçek nedeni olmamasına rağmen "duruşma düzenini bozdukları" gerekçesiyle dışarı çıkarmış, polis çağırmış ve Av. Selçuk Kozağaçlı'nın 2 gün polis nezaretinde kalmasını sağlamıştır. , üstelik cumartesi başka bir avukatı tutuklamak için mesai yaptığı halde. Onlarca avukat  ve S. Kozağaçlı, o gün, salondan polis tarafından darp edilerek çıkarılmış ve Kozağaçlı nezarete alınmıştır, nezarette nasıl muamele gördüğü herkesin malumudur. Yine CMK sistemi alt üst edilerek 26. Ağır Ceza Mahkemesinin tutuklama kararına itirazı 27. Ağır Ceza Mahkemesi değerlendirmiştir. Böylece kovuşturma aşamasında olmasına rağmen 3 ayrı mahkeme işe el atmış, CMK sistemi  ve yargılama birliği, doğal hakim ilkesi olağanüstü bozulmuştur.

İşte avukat tutuklamalarında bu hukuksuzluklara imza atan İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, tahliye kararını veren önceki İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı yerine atanmış ve bundan sonraki yargılamayı yürütmüştür. Bundan sonrası da, aynı mahkemenin Demirtaş-Sırrı Süreyya Önder yargılamasından bildiğimiz propaganda iddiasıyla 4 yılı aşan cezaya dayalı olağanüstü hasmane cezalandırıcı infaz pratiğini tekrarlamıştır. Bu pratik, 37. Ağır Ceza Mahkemesi sıfatıyla Barış Akademisyenlerinden Gençay Gürsoy ve Şebnem Korur Fincancı'ya verilen yine fahiş cezalarla devam etmiştir. Söz konusu hakimler, siyasi saiklerle cezalandırma, en baştan itibaren vereceği cezaya odaklanma, karar için acele etme ve bunun için her türlü hukuk kuralını ihlal etme cesaretiyle karakterizedir. Tanıkları usulsüz dinleme, hukuka aykırı delillere dayanma, ceza yargılamasının yüz yüzeliği ilkesini ihlal ederek savcılığın dayandığı delillerin mahkeme önünde incelenmesine ve tartışılmasına izin vermeme, hakimin reddi kararlarının usulsüz reddiyle itiraza dahi imkan vermeden ceza kararları verme, bu hakimlerin bildiğimiz yargılama pratiğidir, bu pratiğin tarafsız ve bağımsız olmadığı izahtan varestedir.

Siyasi saikle ve her türlü usul kuralı açıkça çiğnenerek, bu yargılama özelinde esasen tüm avukatlara bir gözdağı verilmekte, avukatlar özel olarak cezalandırılmaktadır. Bu cezalandırma isteğinin özünün de, halkın, bireyin özgürlüğünün ve haklarının ihlal edilmesinin kolaylaştırılmasıdır. Bu nedenle avukatların yargılamaları, mesleğe yönelik bir tehdit olduğu kadar halkın, her bir bireyin özgürlüğüne yönelik bir tehdittir. Bu nedenle ÇHD’li avukatların yargılamaları, pek çok baro yönetiminin ve avukatların dikkati ve dayanışmasının odaklandığı bir yargılamadır. Meslektaşlarımız hakkında, adına yargılama denilemeyecek bir infaz pratiği sergilenmektedir ve bu hukuksuzluğa karşı 18-21 Mart tarihleri arasında Silivri'de meslektaşlarımızın yanında olacağız.

Yerel Seçim 2019 İl il adaylar ve seçim sonuçları
ÖNCEKİ HABER

Dersim Devrimci Güçbirliği, baskıları protesto etti

SONRAKİ HABER

Ali İsmail'in ölümüne yol açan polis, Gezi davasında "şikayetçi" çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa