Ağır ve güzel abiler

Ağır ve güzel abiler

Metin Kaçan’ın ‘90’lı yıllarda hayli sansasyon yaratan kitabından esinlenilerek yerli diziler kervanına dahil edilen Ağır Roman-Yeni Dünya, 1997’de çekilen filmini mumla aratacak gibi duruyor.Sumru Yavrucuk, Murat Daltaban, Macit Koper gibi oyuncuları bir araya getiren yapım Kolera Mahallesi’nin bugününü anlatıyor. Mah

Zeynep Gizem Şenel

Sumru Yavrucuk, Murat Daltaban, Macit Koper gibi oyuncuları bir araya getiren yapım Kolera Mahallesi’nin bugününü anlatıyor. Mahallenin kıyıda köşede kalmış karakterlerinden birinin iç sesinin Heredot Cevdet (Ekmek Teknesi- 2002) edasıyla anlattığı  hikaye, Hakan Güneri’nin “Zaman en aynalı profesörlerin bile formülünü çözemediği bir asittir. Adamı damla damla eritir” sözleriyle başlıyor.
“Yengeç yürüyüşlü adamları diz çöktüren” Gıli Gıli Salih’in İstanbul’un alamadığı canı, 12 Eylül’ün işkencehanelerinde döve döve alınmıştır. Haysiyet dendi mi mertlik dendi mi akan suların durduğu güzel günler geçmiştir. O güzel abilerin zamanından çok farklıdır artık mahalle. Haraç kesen racon yoksunu mafya-inşaat şirketlerinin, insanı arkasından vuran kalleşliğin kol gezdiği zamanlardır bu zamanlar. Ve mahalleli kurtarıcısını beklemektedir. Yani Salih “Cunyır “ı.

YALNIZ KOVBOY

Salih tek bir adamdır. Ama onca insanın yıllarca başaramadığını kendi başına yapması beklenmektedir. Kolera Mahallesi, her daim bir kurtarıcı beklemiş, birilerinin arkasına sığınma ihtiyacı duymuş nesillerin canlı bir metaforu olarak da görülebilir. Salih Jr’ın sevgilisinin koynundan çıkıp kurtarmaya koştuğu Kolera neyin simgesidir? Bir halk kahramanının uğruna öldüğü ülkesinin mi? Metin Kaçan’ın 1855’de Taksim-Dolapdere civarlarında koleradan ölen Şair Adam Mickeiewez’e yaptığı kaba bir atıftan ibarettir Kolera ismi.
Anlatıcının hep bir adım dışarıdan izlediği mahalle, yepyeni bir oluşumun gücüyle baş kaldırmaya hazırlanmaktadır. “Kankalarıyla toplaşıp, kara kara bakışan” o güzel ağır abilerin haleflerinin kendilerini kanıtlama meydanıdır mahalle. Janti Metin’in kem küm yapmaktan aşkını itiraf edemediği Zehir Ahu’su, Salih Jr’a tutkun Kara Leyla’sı, Korsan İsmet’i ve Civa Necmi’siyle tam kadro bir savaşa girmeyi beklemektedir.
Hapishane müdürünün “Senin bildiğin delikanlılık öldü” sözlerinden hiç de etkilenmeyen kendi bildiğini okumaya meyilli Salih, ölen babasının “yavuklusu” Tina tarafından sarılıp sarmalanırken şaşırmıyoruz da  Leyla’nın “Kendimi intihar ederim” lafıyla irkiliyoruz. Son baktığımızda intihar kolektif bir eylem değildi. Yıllardır ne Türk  filmlerinde ne dizilerde bu kabak tadı veren klişeden kurtulamadık. Kurtarılamadık. Bayatlayan bir espri gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze atılan aynı diyalogları dinlemekten nedense bıkmadık da.

KAN YEMİNİ

Bir de kan ritüeli var tabii ki. Salih’in kanını etrafında yuvarlak masa şövalyeleri gibi çember oluşturan arkadaşlarının alnına sürmesi hangi savaş ritüelinin parçasıdır acaba? Bu müthiş sahnede Kızılderililerden kalma bir ayin manzarasında iş makinesi yakıp ateşin etrafında dönerlerken çalması gereken “Paranın kölesi değilim/kan/ Bıçağımla kazırım elimdeki siğili/kan/Zenginin kölesi değilim/Yüreğime taşırım sokaktaki zehiri/kan/varoşun ötesi değilim/kan halkın sesi değilim ama yine de duyarım ezilenin sesini.”  şarkısı heba olmuş. Yazık olmuş güzelim şarkıya. Oysa ki ne güzel de değiniyordu sınıf çatışmasına. Dünyada ezilenin sesini duyduğumuz tek yer düzmece “Kolera”ymış gibi haykırıyor bu rap şarkısı kulaklarımıza. İzleyicisine Afrika’yı, Afganistan’ı, Filistin’i, Irak’ı ve daha nicesini unutturmaya, bütün bu gerçek dramların yerine sahtelerini koymaya çalışıyor anlaşılan dizi.
Salih Jr’ın melül melül bakan gözlerinin ateş görüntüleriyle karıştığı o müstesna planlarda da ölüp ölüp diriliyoruz! Bu halk çocuğu, ezilenlerin koruyucusu Salih Jr, dükkanını satmayı reddeden ve fena halde dayak yiyen arkadaşını hastanede ziyaret ederken doktora yüzünde iğrenme aşağılama karışımı bir bakış ve bilerek eğilmiş bir ağızla “gelsin çabuk “ diye hırlayan, çok aşık olduğunu söyleyip hapishane köşelerinde üniversite hocalarına kur yapan bir  çifte standart abidesi mi? Kendisi gibi birer kabadayı olmasalar da emekçi olan insanlara nefreti nereden geliyor bu kahramanın? Doktorlar birer günah keçisi olmaya mahkum mu edilmek isteniyor halkın gözünde?
Peki. Hepsini bir kenara bıraktık. Hülyalı, kısık bakışları aman da aman üstsüz pozlarıyla yönetmen tarafından genç kızları ekrana toplaması için provoke edilen esmer güzeli Tamer Tıraşoğlu’nu ne yapalım? Bakıp bakıp iç mi geçirelim? Kıvanç’ın baklavaları mı güzel Tamer’in mi? Yoksa Çağatay’ı mı en seksi erkek yapsaydık diye düşünelim? Amiyane tabirle “çekmiş” gibi ekrana odaklanıp Vücut Hırsızları (Body Snatchers-1955) ya da Stepford Kadınları (Stepford Wives-1975)’deki ele geçirilmiş kadınlar ve erkekler gibi boş ve donuk bakışlarımızla uyuyalım mı?  Yoksa popüler kültürün ve tüketim döngüsünün bizlere aşılamaya çalıştığı bu cehaleti reddedip düşünelim mi?
Sormamız gereken soru şu: Gerçekten de bize dayatıldığı gibi umutsuzluğun, acının, arabesk zihniyetin içine işlediği, kurtarıcı bekleyen bir millet miyiz?

[email protected]

www.evrensel.net