Dünyada neler oluyor...du?

Dünyada neler oluyor...du?

Tunus, Mısır, Libya derken tüm dünya yüzünü Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya dönmüş, yaşananları izliyor. Çoğumuz şaşırıyoruz, kimi kahve muhabbetlerinde “Bu Araplara ne oldu, uysal halklardı” diyoruz. Emperyalistler düne kadar destekledikleri adamları tu kaka ilan ederken hiç yüzleri kızarmıyor. Köşec

Çağdaş Günerbüyük

Bu anda herhalde şöyle bir bilgi için ilginç olmalı: “Aristokrat sınıf monarşiye karşı saldırıya geçtiğinde birden iflasa sürüklenen Mısır devleti bir ihtilalle karşı karşıya kaldı. İ.Ö. 2360 yılında, vergi ve şiddete maruz kalan halk, dinsel otoriteye ve iktidara ve ayrıcalıklı kişilere karşı ayaklandı. Tapınaklar ve prenslerin sarayları ve mülkiyet tutanakları yok edildi; sahipleri katledildi; kral mezarları soyuldu, yüksek memurlar öldürüldü. İsyan tüm vadiyi sarınca asiller göç etti. Menes’ten bu yana gelen eski krallık, 1000 yılda Mısır’ı o günkü haline getiren Menes hanedanlığı, yoksulların darbeleri altında çöküyordu. Halk, yaşamaya katılmak, yeryüzünde eşitliği sağlamak; üstelik ayrıca, öte dünyada mutlak sonsuza dek yaşamak; hem siyasal hem dinsel haklarını istiyordu. Eski imparatorluğun gücünü kırmayı başardı ama prenslere hakim olamadı.” (İnsanlık Tarihi, Andre Ribard, Cilt 1, s.27)

Günümüzün haberlerini takip ederken binlerce yıl önceyi anlatan böyle bir paragrafla karşılaşmak, epey şaşırtıcı elbette. Buna bakıp “Tarih tekerrürden ibaret” demek kolay. Ya da yaşananları Arapların tipik özellikleriyle açıklamak, açıklanmadığı yerde o özelliklerin değiştiğini savunmak da. Ama her dönemi kendi dinamikleri içinde anlamaya çalışan ve sınıflı toplumların hâlâ varolmasından ileri gelen bu benzerliklere yer veren İnsanlık Tarihi kitabının başarısı, kolaya kaçmayışında.

Bir kere, buraya aldığımız dikkat çekici cümleleri de bir türlü kısaltamayışımızdan belli olduğu gibi, koca insanlık tarihi bu sayfalarda aslında bayağı özetlenmiş. Büyük boy iki cildin 536 sayfalık toplamı birçok kitaba göre çok gibi gelebilirse de, içeriğiyle hacmi kıyaslandığında hakikaten çok zor bir özet yapıldığını kabul etmeli. “İnsan denen varlık, hayvanların en güçlüsü değil de en fazla çalışkan olanıdır” (C.1, s.59) diye başlayan “İnsanlar ve Doğa” başlıklı birinci bölümden itibaren anlattığı insanın soyutlama yeteneğinin bir ürünü de bu tarih kitabı işte. Dilindeki rahatlık, akıcı anlatımı, çeviri ile de desteklenince Evrensel Basım Yayın’dan çıkan İnsanlık Tarihi’nin değeri bir kat daha artıyor.

Çünkü kolaya kaçmıyor derken kastettiğimiz şey şu; İnsanlık Tarihi’nin, tarihi geleneksel ezberci yargılarından kopamadan, milliyetçi, Avrupa merkezli bakıştan kurtulamadan yazılmış yarı masal, yarı devlet arşivi kitaplarla hiç ilgisi yok. Yazarı, Fransız Tarihçi Andre Ribard faşizm ve savaş karşıtı hareketten bilinen aydınlardan biri. Tam İkinci Dünya Savaşı sırasında yazarın tutuklanmasıyla kesintiye uğrayan eseri de tarihsel materyalizm başarılı bir örneği.

TARİHSEL MATERYALİZMİN “İNDİRGEMECİ” OLMADIĞININ İSPATI

Bu kitabın Türkçe’de yayınlanışı şöyle “tarihi” bir şans: Tarihi sınıf mücadeleleri ekseninde anlatılan kitaplar içinde bu kapsamda bir yapıt olması çok önemli. Aslında literatürde en sık adı geçen, eğitimde kullanılan, tarihin işleyişinin genel ilkelerini ve ortak özelliklerini anlatan, örneğin Sol Yayınları’nın İlkel, Köleci, Feodal Toplum ile Kapitalist Toplum gibi kitapları, birer tarih kitabı sayılmaz. Daha çok tarihsel materyalist teoriyi, Komünist Manifesto’dakinden biraz daha fazla genişletip anlatan kitaplardır, denilebilir. İnsanlık Tarihi ise, başlangıcından bugüne sınıf mücadelesini birikimleriyle, patlamaları, aksamalarıyla, toplumsal hayatın diğer alanlarındaki etkileşimlerinden örneklerle özetlemek amacını yerine getirmiş. Tarihsel materyalizmin hiç de birilerinin iddia ettiği gibi “indirgemeci” olmadığının ispatı aynı zamanda.
İnsanlık Tarihi, toplumların tarihini anlatıyor ama haliyle hükümdarlardan, yöneticilerden sıkça söz ediyor. Yine de yer ve özel ad bolluğunun okuru korkutmasına gerek yok, ne de olsa ucunda sınav yapılmıyor.

Malum, hele de “Milli Tarih” dersiyle yetişmiş hâlâ da saray fantezileri ile meşgul edilen kuşaklar için dini ve milli takıntılardan arınmış bir şekilde tarih okumak, kolay bulunacak bir nimet değil. Kitabımız “Avrupa barbarlığa yatkın mıydı acaba?” diyecek kadar Avrupa merkezcilikten uzak, doğunun geri kalışına samimiyetle vahlanacak kadar insani, dinlerin ortaya çıkışını gayet seküler bir şekilde anlatırken bile merhametli olabiliyor. Dengeyi bozmadan Çin’i, Hint’i, Asya’yı anlatıyor. Hatta Türklerle ilgili olmadığı halde Türkiye’nin bu kadar çok anıldığı kitap güç bulunur.

Elbette insanlık tarihine damgasını vuran ne varsa Ribard’ın çalışmasında bir ağırlığı olması doğal. İlk cilt Yunan ve Roma uygarlıklarının gelişimine daha ayrıntılı değiniyor: Üreten, etkileyen Yunan ile kopyalayan ve egemen olan Roma. İkinci ciltte Fransız Devrimi sonrasında şekillenen 19. yüzyılın devrimci ve burjuva Avrupasının ağırlığı çok. Üst üste devrimler anlatılırken elbette insanlık tarihinin dönüm noktası Sovyet Devrimi’nin yeri ayrıca ele alınıyor.

Siyasi tarihin yanında kültür ve toplum hayatının diğer alanları da yazarın ilgi alanında Avrupa’da liberal düşüncenin yükselişinden söz ederken Voltaire ve Montesgieu’ye referans verdikten sonra onu Dafoe’nun Robinson’unu anlatırken bulabiliyorsunuz. Ya da Nazizmin sahiplendiği mirasın içinde Wagner’in anlamını özetleyiveriyor: “[Wagner] (...) Cermen halkının ruhunu müziğinde mitlerle yaşatacaktır. (...) Bach’ın düşünceleri duygusal açıdan insancıldır. Goethe’ninki kültürünün klasik dönemini, Beethoven’ınki ise acıyı ifade etmesiyle kendini gösterir. Wagner’in düşünce tarzı, özünde, Almanya’da o zamana dek olmadığı şekliyle Cermen özelliklidir” (C.2, s.191)

ZAFER, BAĞRINDA BİR TEHLİKE BARINDIRIR

Özetle, tarihin sadece “tarih” olarak ele alınmadığı bir büyük yapıtla karşı karşıyayız.
Belki en iyi bölümlerden biri, bu zenginliğinden dolayı, Paris Komünü ile başlayıp, Amerikan siyasi kültürünü özetleyen, dönemin toplumsal ruh halini sanat üzerinden verip sözü liberalizmin hakimiyetine getiren “Demokratik Özgürlükler” başlıklı 40. bölüm.

Haliyle kitapta çok ayrıntı var. Yine oradan öğrendiğimiz, Hugues adındaki bir keşişin sözü, sanki bundan bahsediyor: “Her şeyi öğren, daha sonra hiçbir şeyin yararsız olmadığını göreceksin.” (C-1, s. 218) Özel isimlerin Fransızlaşması (Wilhelm’in Guillanme, Petro’nun Pierre olması gibi) takibi güçleştirse de İnsanlık Tarihi okurunun yapacağı en güzel şey, tarih okumasının bu rehber ışığında derinleştirmek.

Kitap, pek yakın bir tarihte değil, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde son buluyor. Dünyanın dengeleri o günlerden bu yana epey değişmiş olsa da, temel meseleleri yerli yerinde duruyor. dahası, 2011 yılında da olsa, bir tarih kitabı okuru için bu pek bir eksiklik olarak kendini hissettirmiyor. Zafer günlerinde kaleme alınan sonuç bölümü “Sosyalizm”, yeni devrimlere gebe bir çağın daha geriden başlamak zorunda kalan okuruna, haklı çıkmış bir endişeyle sesleniyor. Bundan daha güncel bir yorum yapmak, epey zor olsa gerek; “(...) Zafer, bağrında bir tehlike barındırır. Savaşın kökeninde varolan sorunu düzene sokmaktan uzaktır; koşullarını daha da ağırlaştırmıştır savaş. Gerçekte, Sovyet sosyalizminin yaptıklarıyla, kapitalist düzenin zıtlıkları arasında oluşan olayların başlattığı tartışma sırasında patlak vermiştir İkinci Dünya Savaşı. Bu tartışma savaşın ta başında terimlerle ortaya konulmuştur; savaştan önce ne idiyse aynen öyle ve karşılığında yeryüzünde yığılan onca harabenin ve acının ona kazandırdığı kesinlikle.” (C.2, s.301)

www.evrensel.net