Medyanın objektivizm yalanı ve kitlelerin iradesi

Medyanın objektivizm yalanı ve kitlelerin iradesi

Neoliberalizm, sermayeye kendi hukukunu yönlendirme fırsatı sunarken bunu demokrasi adına yapabilme zırhını da ona sağlamış oldu. Demokrasi kavramı temsiliyet ile sınırlanırken, yurttaşlar kendileri adına verilen kararların pençesinde kendi kaderlerini belirledikleri yanılgısına kapıldılar. Ancak parlamenter temsilin “herkesin iradesi”nden “gen

Sarphan Uzunoğlu

SERMAYE İLİŞKİLERİNDE OBJEKTİVİZM YOKTUR

Tüm bu veriler ışığında söylemek şart ki objektivizm, insan faktörünün olduğu ve sermaye ilişkilerinin sürdüğü, örtük ya da açık biçimde rejimin yukarıdan aşağı dizayn edildiği hiçbir sistemde mümkün değildir. Modernizmin kavramsal temsilleri, çok kültürcülük politikaları ve yarattıkları özellikle yakın dönem Avrupası’ndaki göçmenlere yönelik saldırılar vesilesiyle ortadayken özellikle televizyon gibi bir alandan kamusal taleplerin temsilini ve kamusal yarar paralelinde bir yayını beklemek oldukça hayalci bir tavır.
Kıta Avrupası ve Orta Doğu’nun dışında bir gerçekliği olan Amerika Birleşik Devletleri medyası ise özellikle son günlerde medya temsili konusunda farklı bir tartışmayı dar bir alanda da olsa sürdürüyor. ABC’nin The Newsroom isimli dizisinin Murrow tipi habercilik formatına bir övgü biçiminde yayınlandığı ülkede, Murrow tipi haberciliğin “hafif bir eleştiri”siyle birlikte sunuluyor.
Filmin henüz ilk sahnesi Will McAvoy’un 1976 tarihli “Network” filminde ana haber sunucusu Howard Beale’in cinnet anına benzer bir biçimde açılırken, görece doğruları söylemenin dahi bir “medya insanı” için olsa olsa bir cinnet haliyle bağlantılı olabileceği verisi kafalarımıza işleniyor. Öyle ya Will McAvoy da filmin en başında ilerde yapımcısı olacak isim tarafından bir “kurgu” sonucu “aklını kaçırıyor.” Peki ya aklını korusaydı ne olacaktı sorusuna vereceğimiz cevaptan önce Newsroom’un adeta simgesi haline gelen konuşmaya bir dönelim. ABD’nin yönetim sistemine, eğitim ve sosyal politikalarına, ülkenin uluslararası alandaki prestijine dair sert tespitler yapan McAvoy’un “ama”sı ise tüm “ama”lar gibi “ama”dan önceki tüm cümlelerin yalan yahut sonradan “pişman olunan” cümleler olduğunu kanıtlıyor. Joseph R. McCharty’i düşüren Edward R. Murrow’un da ana söylemi “demokratikleşme” üstüne kuruluyken, güncel mücadelesinde kazanım elde ettiği an devletçi saflara dönüyor. Bu tavır ise bize bir yerden fazlasıyla tanıdık geliyor.
Örneğin Başbakanın medya patronlarına “Bunlara nasıl köşe veriyorsunuz” şeklinde haykırmasının üstünden bir hafta geçmeden “o köşe sahipleri”nden biri olan Cüneyt Özdemir’in hızla “Biraz da AK Partinin Başarılarını Anlatalım” (2) başlıklı yazıyı yazması hiçbirimiz için sürpriz değildi. Öyle ya Newsroom’un 1. Sezonunda “bin Ladin’i vurdukları” bölümdeki o muzaffer tavır ve içindeki eleştirellik görmeye değerdi.
Özellikle Ladin’in vurulduğu gün “hüzünlenen”lerin hikayelerini merak ettik; ancak aslında merak ettiğimiz şeyin ABD’nin “terörizmle mücadele”sini soslandırmak amaçlı bir “romantik” sekans olduğunu görmemiz zaman almadı. Dahası bin Ladin’in vurulduğu günün temsilinin ABD’de yayınlandığı gün Afganistan’da bombalar patlamaya devam ediyordu. Yüksek gelirleri ve yüksek binaları olmadığından mı bilinmez ama dünyanın artık bu patlama ve ölümleri sıradanlaştıran medyası bunu görmezden gelmeyi sürdürüyordu. Tıpkı işgalci orduların Afganistan’da ve daha dünyanın birçok yerinde yaptıklarını görmezden geldikleri gibi.

DEVLETİN VARLIĞI İNSANLARIN ALGILARINA YERLEŞTİRİLDİ

Görüldüğü üzere dünya “uzak yerler”in hikayesinin en yakınımızda olduğu bir döneme girdi. Herkes globalizmi sermayeye “yararları” yönünden göre dursun, globalizmin kitleler üstündeki yıkıcı etkisi acının “küreselleşmesi” kavramıyla rahatlıkla açıklanabilir. Öyle ya, bugün ardı arkası kesilmeyen operasyon haberlerinde, kurban bayramında yaralananlar raporu verircesine soğuk kanlılıkla verilen “Ölü ele geçirilen militan istatistikleri” vicdan kelimesinin ne kadar bahis dışı olduğunu ve devletin mutlak varlığını insanların algılarının temeline yerleştirdiğinin en açık kanıtı. Tam da bu dönemde basın bültenleriyle, aramalarla vs. ana akım medyadan bir şekilde herkesin bir şey umut ediyor olması, ya bu toplumun geçmişe dair hafızasının artık iyiden iyiye yok olduğunun ya da böylesine bir toplumsal hafızanın asla var olmadığının ve mevcut ezen ezilen ilişkilerinin de geniş bir kitle tarafından onandığının habercisi.
Türkiye’de de “hak odaklı habercilik” kavramının tartışmaya açıldığı bu son on yılda gazetecilerin “terörize edilmesi”ne şaşırmak doğal. Öyle ya, topluma nükseden “gazeteci” algısı neredeyse bir “bilim adamı objektivizmi” zırhıyla kutsanmış vaziyette; ancak gerçeğin hiç de öyle olmadığını görmek için iktidara yakın yayın organlarının muhabirlerinin diline bakmak şart.
Bugün iletişim sağdan sola değişti ve gazetecilik anlamını yeniden aramaya başladı. Bu anlam arayışında “devletçi bir objektivizm” safında durup gazeteciliği kutsamak ya da tüm bu süreçte iletişimin etkileşimci haline ayak uydurup yeni dünyaya klasik gazetecilerden ziyade fikirleriyle militanlaşan iletişimciler olarak bakmamız gerekiyor. Aksi  halde, arkasına saklandıkları gazetecilik zırhının bugüne dek hiçbir gazeteciyi korumadığı aşikar. Üstelik gazetecilik gibi “geniş” bir kavramın altında işlenen nefret suçlarının ve tecavüzlerin dahi nasıl da “yumuşatıldığı” ve “ifade özgürlüğü” zırhıyla koruma altına alındığını görürsek, gazeteciliği değil herkes için en efektif ve en stratejik iletişimi yaratabiliriz.


1) Michael Hardt ve Antonio Negri, Duyuru, Ayrıntı Yayınları, İstanbul; 2012. S. 50-51
2) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1099492&Yazar=CUNEYT-OZDEMIR&CategoryID=97

* Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü Asistanı

www.evrensel.net