01 Ocak 2019 03:10
Son Düzenlenme Tarihi: 01 Ocak 2019 13:09

Mühür: Kabil ile Habil arasında Türkiye’nin otuz yılı

Fatih Polat, Gökçer Tahincioğlu'nun ‘Mühür’ kitabını yazdı | Ve romanın sonunda okur yazara şunu sorma hakkına sahiptir: Sırada ne var?

Mühür: Kabil ile Habil arasında Türkiye’nin otuz yılı

Fotoğraf: Gökçer Tahincioğlu

Paylaş

Fatih POLAT

Edebiyat ile gazetecilik arasındaki birbirinden beslenen ilişkiye dair, hem önceki yüzyıl açısından hem de günümüz bakımından güçlü örneklerden söz edebiliriz. Ernest Hemingway ile İlya Ehrenburg’un savaş muhabirliği deneyimleri, bugün her birini bir başyapıt olarak andığımız romanlarının oluşumunu güçlü bir biçimde etkilemişti. 

Bu ilişkiden söz ederken, Yaşar Kemal, Sait Faik Abasıyanık gibi, edebiyatımızın çınarlarını anmadan olmaz. Günümüz açısından da, parlak örneklerin olduğu bu konu, iyi çalışılmış bir makalenin konusu olabilir. Ama bu yazı, Gazeteci Gökçer Tahincioğlu’nun romanı ‘Mühür’e ilişkin olduğu için, bu girizgahla yetinelim. 

Türkiye’nin en iyi adliye muhabirlerinden biri olan Gökçer Tahincioğlu, çeşitli mağduriyetler yaşayan insanların hikâyelerine dair birçok yazısını, haberini, bir dedektifin kriminal merakının ötesine geçerek, bir edebi metin gibi kurmuştur. Kimi haber ve yazılarında, bir karakter inşasına yöneldiğini bile söylemek mümkün. 

SON OTUZ YILIMIZDA KURGUSAL BİR GEZİNTİ

İletişim Yayınlarından çıkan ‘Mühür’, ‘Nurhak’ gibi 1970’lerin başına ya da 1980 darbesi dönemine de göndermeler yapsa da, asıl olarak 1990’ların başından günümüze kadar gelen dönemin Türkiye’si, romanın siyasal fonunu oluşturur. 

Adıyaman’da dergahının kurallarına sığmayarak ayrılıp, Maraş’a gelen ve kısa bir sürede çevresinde geniş bir müritler ağı yaratan şeyhin, yan kahramanlardan Mesut’a söylediği şu sözler, romanın birçok yerinde de başka bağlamlarda denk geleceğimiz taşıyıcı bir metafordur: “Mesut, Allah öylesine sınar ki, sınandığını anlamazsın. Habil ile Kabil’i biliyorsun. Hiç düşündün mü üzerine, neden öldürdü Kabil, Habil’i? Neden lanetlenmeyi, bütün dünya hayatında kötülükle anılmayı göze alabildi? Biliyorsun, her cinayette biraz Kabil’in mührü vardır, her günahın birazı kardeşini öldüren Kabil’indir. İnsana kötülük, varoluşundan bulaşmıştır anlayacağın.”

Yazar, kitabı boyunca, bazen örgütlü olarak karşımıza çıkan, bazen de, dinsel ya da geleneksel olarak inşa edilen kötülüğe karşı, iyiliğin çoğu zaman umutsuzca, ama kimi zaman da sonuç alarak gerçekleştirdiği mücadelesini başarılı bir kurgusal matematik içinde sunarken, ‘İnsana kötülüğün varoluşundan bulaştığı’ iddiasını da sorguluyor.

ANKARA, MARAŞ VE ADANA ARASINDA

Gökçer Tahincioğlu'nun 'Mühür' kitabının kapağı.

‘Mühür’, Sevgi Soysal’ın ‘Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nden sonra, ayağını Ankara’ya basan nadir romanlardan. Yazar, “Hemen her şeyin bir benzerinin olduğu bir yokluk” olarak tanımladığı Ankara’ya ek olarak, Maraş’ı romanın ikinci kenti olarak kurmuş. Üçüncü kent olarak ise Adana’ya yer vermiş.

Ankara, romanın temel karakteri Avukat Saim’in yaşadığı ve romanın yan karakterler diyebileceğimiz çalışma arkadaşlarından oluşan bürosunun yer aldığı kenttir. Maraş ise, iki ayrı koldan yürüyen ilişkilerin,  birbirine bağlandığı mekandır. 

Adıyaman’dan Maraş’a gelen şeyhin, bulunduğu mahalledekilerle kurduğu ilişki, Anadolu kentlerindeki tarikat ilişkileri ile toplumsal doku arasındaki bağlamları, bir dönem ve siyasal rejim ile ilişki halinde yansıtıyor. 

Şeyh, Camiye gitmenin bu dönem açısından zaman kaybı olduğunu, yaklaşan tufana hazırlanmak gerektiğini müritlerine döne döne anlatır. Onun semtin karakolundan esnafına kadar uzanan ilişkileriyle, romanda ‘başimam’ olarak atıf yapılan Fethullah Gülen Cemaati arasındaki hegemonya mücadelesinin geldiği boyut, Türkiye yakın tarihindeki karşılıklarını akla getirir. 

Gülen Cemaati ile iktidarın aralarının iyi olduğu dönemde, ‘Ergenekon ile mücadele’ adı altında yürüttükleri sürecin sonucu, geçmişte ‘kayıp’ ve faili meçhullerle anılan askeri simaların tutuklanması, Maraş’taki şeyhin de Gülen Cemaatinden olduğunu hissettiğimiz bir savcı tarafından sorgulanmasından sonra, çeşitli şantajlarla Cemaatin hâkimiyetini kabul eden bir noktaya çekilmesi, bu sürecin son bulmasıyla da, geçmişte tutuklanan komutanların daha sonra yeniden etkili makamlara atanmaları... 

Saim ile Leyla’nın umutsuz aşkı, kendisinden yaşça büyük amcasının oğlu tarafından tecavüz edilerek 15 yaşında hamile bırakılan ve ailesi tarafından asılan Elife’nin sarsıcı hikayesi, aynı mahallede oturan bir başka çocuk Baran’ın, mahallede bir eylemde polisin kullandığı gazdan etkilenmemek için arkadaşlarının verdiği limonu yüzüne sürmesi yeter delil kabul edilerek gözaltına alınıp tutuklanması ve Pozantı Cezaevi olduğunu anladığımız cezaevinde, başka çocuklarla birlikte tecavüze ve işkenceye uğraması, romanın kurgusu içindeki başlıca kesitlerdir. 

Avukat Saim’in Türkiye’nin gündemine oturtmak için çabaladığı Pozantı Cezaevine dair haberleri incelerken yer verdiği şu bölümde geçen gazetelerden biri de muhtemelen Evrensel: “Bekledikleri gibi, solcu iki gazete haberi manşetten görmüştü: Cezaevinde skandal!”

UMUTSUZLUĞUYLA SARMALAYAN BİR AŞK…

Romanın bir anlamda ‘taşıyıcı ilişkisi’ diyebileceğimiz Avukat Saim ile Leyla’nın aşkı ise okuru tam anlamıyla sarıp sarmalar. Saim’in aşık olduğu Leyla ile ilişkisi sürerken daha sonra Zeynep ile evlenmesi, yollarını ayırır. Saim’in Zeynep’ten ayrılmasının ardından Baran’ın dosyasını takip etmek için geldiği Maraş Adliyesinde kendisiyle aynı meslekten Leyla’ya denk gelmesiyle, anıları yeniden canlanır. 

Saim, romanın başkarakteri gibi dururken, Saim’e öfkeli olması için anlaşılabilir nedenleri olduğu halde, yıllar sonra karşılaştıklarında, sanki onlar yaşanmamış gibi sıcak ve yakın davranan Leyla, romanın sonunda da arafta kalan bu büyülü aşkın güçlü karakteridir. Saim, nezaketi hiç elden bırakmayan, ama içinde fırtınalar esse de, yeniden başlamak için adım atmayacak kadar da ketum davranan taraftır. 

Saim’in elinde günün sonunda, kaybedilen kızıyla birlikte aldıkları kedisi Pisagor kalır.

Romanın, Türkiye solunun hafızasında önemli bir yeri olan ve türküsü ile de kuşaktan kuşağa aktarılan ‘Nurhak’a atıfla, ‘Böyle kalır sanma devran’ cümlesiyle bitmesi, yazarın belki de, ‘umutsuzluklar’ zinciri anlattığını düşünerek, öyle bir baskıyla başvurduğu umutlu bir son sözdür. Ama aslında ‘Mühür’, çoğu zaman örgütlü olarak, kimi zaman da güçlü geleneklerle karşımıza çıkan kötülüğe karşı, iyiliğin, en zor dönemlerde dahi verdiği mücadeleyi de birlikte anlatır. Dolayısıyla kanımca, umuda gönderme yapan bir son söze de ihtiyacı olmayacak kadar, bir umudu alttan alta içinde taşır. 

Ve romanın sonunda okur, zor bir ülkenin, 30 yıllık çok zor bir dönemini, bu kadar sürükleyici bir kurgu içinde anlatmayı başaran yazara şunu sorma hakkına sahiptir: Sırada ne var?

ÖNCEKİ HABER

Adana Ticaret Borsası Başkanı: Tarım sektörü için zor bir yıl oldu

SONRAKİ HABER

Aatif Chahechouhe, Fenerbahçe'den Çaykur Rizespor'a transfer oldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa