05 Aralık 2018 05:06
Son Düzenlenme Tarihi: 05 Aralık 2018 01:28

Akademisyenler: En kötü notu vereceğimiz iddianame ile yargılanıyoruz

Akademi yargılamalarının yıl dönümünde Evrensel'e konuşan akademisyenler: Barışı adliyelerde değil üniversitede anlatmak isterdik

Akademisyenler: En kötü notu vereceğimiz iddianame ile yargılanıyoruz

Fotoğraf: DHA

Paylaş

Cansu PİŞKİN
İstanbul

Kürt illerindeki sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan hak ihlallerinin son bulması ve kalıcı bir barış için çözüm yolunun kurulması talebiyle 'Bu Suça Ortak Olmayacağız' başlıklı Barış Bildirisi'ni imzalayan 499 akademisyen hakkında ayrı ayrı “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla davalar açıldı. 14 Mart - 22 Nisan 2016 tarihleri arasında tutuklu kalan imzacı dört akademisyene açılan davadan sonra 5 Aralık 2017’de tekil yargılamalar başladı. 22 ayrı mahkemede yargılanan 499 akademisyenin tamamı aynı suçlama ve aynı iddianame ile yargılanıyor. Geçtiğimiz yıldan bu yana toplam 926 duruşma görüldü. Hukuksuz yargılamaları gazetemize değerlendiren imzacı akademisyenlerden Aslı Odman, “Kötü not alıp F alacak, sınıfta kalacak bir tarih kompozisyonuyla hayatımız belirleniyor” dedi. Akademisyen Nazım Dikbaş ise sadece adil yargılanma hakkının değil, akılcı düşünmenin de ihlal edildiğine vurgu yaptı. Bir diğer barış imzacısı Doç Dr. Özlem Özkan da “Barışı adliyelerde değil üniversitede anlatmak isterdik” ifadelerini kullandı.

483 ÜNİVERSİTEDEN 2212 AKADEMİSYEN BARIŞ İÇİN İMZA VERDİ

Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollardan çözümüne ilişkin 2013 Newroz'unda resmen başlayan çözüm süreci, Haziran 2015 genel seçimlerinde sandıktan tek başına iktidar çıkamayan AKP tarafından 'buzdolabına kaldırıldı'. Seçimlerden sonra Kobane'ye insani yardım götürmek üzere yola çıkan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi gençlerin 20 Temmuz'da Urfa'nın Suruç ilçesinde düzenledikleri basın açıklaması, IŞİD tarafından kana bulandı. IŞİD militanının bombalı intihar saldırısı sonucunda 34 kişi yaşamını yitirdi. Suruç Katliamı'nın şoku henüz atlatılmadan, 22 Temmuz 2015'te bu kez de Urfa'nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis evinde ölü bulundu. Polislerin ölümünden PKK sorumlu tutuldu ve iki gün sonra Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait uçaklar Kuzey Irak'taki PKK kamplarını vurdu. Temmuz ayında yaşanan saldırıları çözüm sürecinin istismarı olarak yorumlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 11 Ağustos 2015'te yaptığı açıklamada “Bundan sonra çözüm süreci buzdolabına kaldırılmıştır.” dedi. Takvimler, 16 Ağustos 2015'i gösterdiğindeyse Kürt illerinde 'Hendek operasyonları' başlatıldı ve sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Çözüm sürecinin ‘buzdolabına kaldırılmasıyla’, sürekli hâle gelen sokağa çıkma yasakları ve bitmeyen ölümler, akademisyenleri harekete geçirdi. 111 üniversiteden 2212 akademisyen 11 Ocak 2016'da 'Bu Suça Ortak Olmayacağız' başlıklı Barış Bildirisi'ni imzalayarak “müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yolunun kurulmasını” istedi. Yurtiçinden 111, yurtdışından 372 üniversiteden akademisyenin imzaladığı barış metni,  21 Ocak 2016'da TBMM'ye iletildiğinde imzacı sayısı 2212 idi.

ÖNCE HEDEF GÖSTERİLDİLER SONRA YARGILANDILAR

İmza metninin kamuoyuna duyurulmasından bir gün sonra Yeni Şafak gazetesi akademisyenleri “PKK’nın suç ortakları” manşetiyle hedef aldı. İmzacı akademisyenleri hedef alanlar arasında devletin en üst kademesindeki Cumhurbaşkanı Erdoğan da bulunuyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan akademisyenler için “alçak, zalim, kapkaranlık, cahil, tiksinti verici, vatan haini, lümpen, terör örgütünün maşası, ahlaksız, mandacı artığı ve ruhu kirlenmiş” ifadelerini kullandı. Erdoğan’ın hakaretleri Yükseköğretim Kurulu'nu (YÖK) da harekete geçirdi ve bildiriye imza atan akademisyenler hakkında 'hukuk çerçevesinde işlem yapılacağını' açıkladı. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ akademisyenler için, “Bunların görecek gözleri yok, bunları değerlendirecek bir idrak anlayışına sahip değiller” açıklamasını yaptı. Akademisyenler yalnızca devlet yetkililerinin hedefi olmadı. Suç örgütü lideri Sedat Peker akademisyenleri kastederek, “Oluk oluk kan akıtacağız ve kanlarınızla duş alacağız.” dedi. Akademisyenleri hedef haline getiren açıklamalarla beraber korkulan oldu ve imzacı akademisyenler hakkında soruşturmalar başlatıldı. 13 Ocak’ta Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Anabilim Dalı Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Hülya Doğan hakkında terör örgütü propagandası yapmak suçundan soruşturma başlatıldı. Aynı gün Samsun 19 Mayıs Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Akdeniz Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi bildiriye imza atan akademisyenler hakkında idari soruşturma başlattı. Ertesi gün de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu akademisyenler hakkında soruşturma başlattı. 15 Ocak’ta Kocaeli, Erzurum, Bolu ve Bursa'da 28 akademisyen gözaltına alındı ve evleri arandı. İstanbul'daki Barış İçin Akademisyenlerden Esra Mungan, Meral Camcı, Kıvanç Ersoy ve Muzaffer Kaya barış bildirisinin sunulmasının ardından yaşanan gelişmeler hakkında 10 Mart 2016'da yapılan ortak basın açıklaması okudu ve 'Barış talebinde ısrarcıyız' dedi. İmzacı akademisyenler hakkındaki soruşturmayı yürüten dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili İrfan Fidan, açıklamayı yapan akademisyenler için gözaltı kararı çıkardı. Gözaltına alınan akademisyenler 16 Mart'ta çıkarıldıkları hakimlik tarafından “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklandı. Tutuklanan akademisyenler 22 Nisan'da görülen ilk duruşmada tahliye edildi. Ancak akademisyenlere dönük baskı gün geçtikçe ağırlaştı.

499 AKADEMİSYENE DAVA AÇILDI

Barış Bildirisini imzalayan akademisyenler imza nedeniyle pek çok hak ihlaline uğradı. İmzacı akademisyenlerin büyük çoğunluğu, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihraç edildi. Bildiri imzacısı 499 akademisyen hakkında ayrı ayrı “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla dava açıldı. 22 ayrı mahkemede yargılanan 499 akademisyenin tamamı aynı suçlamayla ve aynı iddianameyle yargılanıyor. Tekil yargılamaların başladığı 5 Aralık 2017'den bu yana toplam 414 duruşma görüldü. İmzacı akademisyenlerin iki yıllık süreçte uğradıkları hak ihlalleri ise şöyle:

  1. KHK ile görevinden ihraç edilen, işten çıkarılan, istifa ve emekliliğe zorlanan; kamuda 473, vakıfta 76, toplamda 549 kişi.
  2. KHK ile görevinden ihraç edilen; kamuda 399, vakıfta 8, toplamda 407 kişi.
  3. İşten çıkarılan; kamuda 39, vakıfta 49, toplamda 88 kişi.
  4. İstifa eden/ettirilen; kamuda 47, vakıfta 25 toplamda, 75 kişi.
  5. Emekli olan/edilen; kamuda 26, vakıfta 1, toplamda 27 kişi.
  6. Disiplin soruşturması; kamuda 442, vakıfta 63, toplamda 505 kişi.
  7. Üniversite öğretim mesleğinden veya kamu görevinden çıkarma talebiyle YÖK'e gönderilen dosyalar; kamuda 107, vakıfta 5, toplamda 112.
  8. Görevden uzaklaştırma; kamuda 90, vakıfta 11, toplamda 101 kişi.
  9. İdari görevden alınma; kamuda 3, vakıfta 4, toplamda 7 kişi.
  10. Gözaltı; kamuda 67, vakıfta 3, toplamda 70 kişi.
  11. Tutukluluk; kamuda 2, vakıfta 2, toplamda 4 kişi.
  12. Dava açılan; 499 kişi.
  13. 15 ay hapis cezası alıp hükmün açıklanması geri bırakılan kişi sayısı; 40.
  14. 15 ay hapis cezası alıp cezası ertelenmeyen kişi sayısı; 2.
  15. 15 ay hapis cezası alıp cezası ertelenen kişi sayısı; 1.

'İMZA METNİ ÇARESİZLİK ÇIĞLIĞIYDI'

Tekil yargılamalarının başladığı 5 Aralık 2017 tarihinden bu yana Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'nin mahkeme salonları, yargılanan akademisyenlerin barışın sesini duyurduğu ikinci bir kürsü haline geldi. Bir yıldır süren davaların doğalında gelişen örnek bir dayanışmayla meslektaşlarını yalnız bırakmayan akademisyenler, tarihe not düşmek için beyanda bulunuyor, duruşmaları izliyor, gözlemliyor ve not alıyor. Öğretim Görevlisi olan Aslı Odman

o akademisyenlerden biri. Odman, Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi'nin sokağa çıkma yasakları sürecinde, sivillere dönük hak ihlallerinin durdurulması için oluştuğunu ve Barış Bildirisi'nin 483 üniversiteden toplam 2212 kişi tarafından imzaladığını anlattı: “Yapabileceğimiz en az şeydi, bir başlangıçtı. Bildiri metni her birimize herhangi bir online imza kampanyası olarak ulaştı. Mahkemedeki beyanlarımızda da söylediğimiz gibi o dönemde yapılabilecek tek şeydi, bir çaresizlik çığlığıydı. Yalnızca ‘vardır’ diyebildiğimiz bir çığlıktı bu bizim için. Aydınlar ve akademisyenler diye tanımlanan, işi söz üretmek olan kesimin, böyle bir şeye imza koyması, bir şeye var demesi daha farklı oluyor. Söz üreten, hayatını, kimliğini, ekmeğini bunun üzerine kuran, toplumsal konuları bütünsel çalışan insanlar olarak bu kadar yakınımızda olan bir şeye ses çıkarmak, sesi daha fazla duyulabilen kesimlerin bir sorumluluğuydu. Esasında biz sözü devraldık ve var dedik. Türkiye’deki 186 üniversitenin 111’inden imza çıktı. Bu, herkesin tek başına, üretim şekline uygun olarak bilgisayarının başında verdiği imza. Aynı bölümde çalıştığımız meslektaşlarımızın bile kimin imza verdiğini bilmiyorduk. Bu şekilde bir saldırı ortak olarak yaşayınca biz o zaman bir araya gelmeye başladık. İmzanın, sözün arkasında durabilmek ve imzanın bedelini de eşit dağıtabilmek saiği ile.” 

'BİZLER İÇİN OHAL İMZA METNİNDEN SONRA BAŞLADI'

Üniversitelerin bu süreçte hocalarını koruyamadığını belirten Odman, “Bünyesindeki imzacıların isimlerini Ankara'ya göndermeyen üniversiteler var. Bu da şunu gösteriyor, demek ki isimler rektörlüklerin inisiyatifinde Ankara’ya yollandı. Bizler için OHAL, 15 Temmuz’dan önce başladı. 11 Ocak 2016’daki imzadan hemen sonra vakıf üniversitelerindeki işten çıkarmalarla başladı. Basın açıklaması metnini okuyan dört arkadaşımız, ibret olsun diye 40 gün tutsak alındı.” dedi. Akademisyen yargılamalarının hukuki değil politik davalar olduğunu ifade eden Odman, “Çağlayan'ın bu devasa granit binası bizim için Çağlayan Akademisi haline geldi. Vaat edilen gerçeklikle, hak ile hukukla hiç bir ilişki kuramadığımız bu adalet karikatüründe, temsilinde, anlamın elimizden alınmaya çalışıldığı, hakla ilgili geliştirdiğimiz bütün inançların anlamsız kılındığı bu yerde, 17 sayfalık bir iddianame ile bir Kürt gerillasından emir alarak 483 üniversiteden 2212 kişinin aynı metne aynı anda imza koyduğu iddia ediliyor. Süreç bizim tarafımızdan baştan aşağı anlam hırsızlığı olarak yaşanıyor.Burada, bu itildiğimiz yerde anlamı yeniden kurmaya çalışıyoruz. Sanıklığı tanıklığa çevirmeye çalışıyoruz. Tekrar söz üretiyoruz. Burada söz bir eylem haline geldi. Bu anlamsızlığın hukuki boyutuna gelirsek; 40 gün tutuklu kalan 4'lünün 22 nisan 2016'da başlayan davasından sonra, 5 Aralık 2017’de tekil yargılamalara geçildi. Herkese kes yapıştır 17 sayfalık tamamen kanaatler manzumesi olan bir iddianame hazırlanmış. Bu iddianame mahkeme tarafından kabul edilmiş. Türkçe imza metnini İngilizceye, oradan da 'terör' tınılı kelimeler araya karıştırarak tekrar Türkçeye yapılan art niyetli bir tercüme bile yer bulmuş iddianamede. Talimatla propaganda yaptığımız söyleniyor. Talimatın metni yok, aldığımıza dair veya sair hiç bir delil yok. Dosyadaki tek şey 256 kelimelik imza metni. Kimden talimat aldık, delil nerede? Ne zaman terör örgütü propagandası yaptık, şiddete teşvik nerede oluştu, nerede somutlandı bunların hiçbir şekilde delili yok. Bu ceza hukukunun temel ilkelerine uymayan iddianame ile pek çoğumuzun özgürlüğünü elinden alabilecek bir hüküm verilebiliyor ama. Kes yapıştır mütalaalar da mini iddianame formatında. Kötü not alıp F alacak, sınıfta kalacak bir tarih kompozisyonuyla hayatımız belirleniyor. Adil yargılanma hakkımız ihlal ediliyor. Herkes aynı fiili işlemişken, 256 kelimelik bir metne imza koymuşken hepimize tek tek davalar açılıyor. Aynı suçla ve aynı metinle. Dava açılan imzacı akademisyen sayısı her gün artıyor. Açılan davaların 40'ında hüküm çıktı. 22 tane Ağır Ceza Mahkemesinde bütün savcılar ve hakimler birbirlerine telepatiyle bağlıymış da tek tek yargılanmıyormuşuz gibi hükümler de birbirinin aynı.” diye konuştu. 

'HAKİMLER TARAFLARINI BELLİ EDİYOR'

Yalnızca iddianamelerin değil, savcıların verdiği mütalaaların ve mahkeme kararlarının da birbirinin aynı olduğunu vurgulayan Odman, bazı hakimlerin yargılama sırasında sordukları kanaatlerini içeren sorularla taraflarını belli ettiklerini, ihsas-ı rey yaptıklarını kaydetti. “Mahkeme başkanı kendisini iddia makamı yerine koyarak, ‘o zaman niye devlete hitap ettin de terör örgütüne hitap etmedin, niye öyle yazmadın da böyle yazdın, öz yönetim hakkında ne düşünüyorsun, devlet müdahale etmeseydi neler olabilirdi, niye şehit askerler hakkında da açıklama yapmadınız?’ gibi sorularla karşı fikrini beyan edip, kişisel olarak ona değil de toplumda bağımsız yargıya ayrılan hiyerarşideki üstünlüğünü kullanarak bizleri fikirlerimizi açıklamaya zorluyor. 27. ACM’deki mahkeme başkanı geçtiğimiz duruşmalardan birinde, 'Boğazda viski içeceğinize, para toplayıp yollasaydınız!' dedi. İnsan üzülüyor, öğrencilerimiz söylese, 'bu kıraathane lakırdısıdır, olmaz' deriz, ama koskoca cüppe içinde olabiliyor. Sen bu şekilde fikrini kıraathanede beyan edebilirsin, ama hakim kisvesi, cübbesi, rolü içinde bunu yapamazsın. Yine 28. ACM’de geçtiğimiz haftalarda yargılanan kişinin onurunu kırmaya yönelik şöyle bir olay yaşandı; daha ilk celsede yargılanan hocamız hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul edip etmeyeceğine dair beyanını hemen o anda vermeye zorladı. Hocamız avukatına sormak istedi, avukat da ‘bunu şimdi yapmak zorunda değil’ diye itiraz edince itirazı zapta geçirmeden avukatı salondan atmakla tehdit etti. Bunun üzerine salondaki biz izleyiciler, sanık yapılmaya çalışılan meslektaşımızın tanıkları, kararlı ve kesif bir mırıltı halinde tepki gösterdik. Mahkeme başkanı, 'Güvenlikleri içeri çağırın hem avukatı hem de izleyicileri çıkartın' dedi. Güvenlikler geldi, biz onlara baktık, onlar bize baktık, fakat biz meslektaşımız ve avukatımız salondan güvenli bir şekilde çıkmadan çıkmayacağımızı, ceza yargılamasının aleni olduğunu ifade ettik. En sonunda mahkeme heyeti dışarıya çıktı, biz çıkmadık. Usul hukukunu biz icat etmedik. İcra edildiği söylenen yerde ise uygulamıyor. Biz usul hukukuna sahip çıkıyoruz. Biz hayatımızı hukuk devletinin en minimal ve muhafazakar kriterlerini savunmak için kurgulamamıştık esasında, kendimizi toplumsal hareketler içinde de var ederken. Fakat şu anda şu sınıflı, eril, eşitsiz toplumun hukukuna da biz sahip çıkıyoruz. İhsası rey de önemli bir adil yargılama ihlali, davaların tek tek açılması da. Savunma hakkının tanınmaması, ‘kısa kesin’ diye sözümüzün kesilmeye çalışılması, aleni olması zorunlu ceza yargılamasında keyfi bir şekilde seyircilerin duruşma salonundan çıkarılmaya çalışılması, 3-4 gün sonraya koşturarak celse verilmesi,  savunma talep edilmesi, esasa yönelik savunmasını hazırlayacak süreyi elde etmemesi de adil yargılama hakkının ihlali. Yargıcın yapması gereken delillerin toplanması ve maddi gerçekliğin ortaya çıkması için hukuki süreci başlatmak iken kanaatler manzumesinin üzerine bir kanaat daha ekliyor.”

'DAYANIŞMA YENİ BİR YAŞAM ÜRETİYOR'

Bir senedir süren yargılamaları izleyen ve yargılanan akademisyenlerden biri de Bilgi Üniversitesi'ndeki görevinden ayrılan Nazım Dikbaş. Akademisyenlerin yargılama sürecindeki dayanışmasından söz eden Dikbaş, “Her işte bir hayır vardır' diye bir söz var ya, biz de başımıza gelen bu şeyi dayanışmaya dönüştürdük, burada olup biten süreci her anıyla belgelemeyi kendimize iş edindik. Bunu nasıl yapacağımıza dair de aslında çok net bir bilgimiz yoktu ama belli becerilerimiz var ve biz bunu arşivleyebiliriz, toparlayabiliriz, buradaki bilgiyi inceleyebiliriz, değerlendirebiliriz, sonuçlar çıkarabiliriz dedik. Savunmalarımız mahkeme nezdinde henüz bir etki uyandırmamış gibi görünüyor. Ama bir yandan da şimdiden çok büyük bir etki uyandırdılar onları okuyanların zihninde, kalbinde. Demek ki dayanışma, kendine göre yeni bir yaşam üretiyor. Kıskananlar çatlasın. Yaşamaya devam ediyoruz.” dedi.

'MAHKEMELER ARTIK KARARIN MİKTARINI BİLE SÖYLEMİYOR'

Tekil yargılamalara rağmen mütalaalar ve kararların aynı olmasını gülümseyerek ‘kolektif bilinçaltı’ olarak yorumlayan Dikbaş, bir senelik yargılama sürecinde adaletsizliklere, hukuksuzluklara ve usulsüzlüklere şahit olduklarını anlattı: “İddianame aynı olmasına rağmen sadece adil yargılanma hakkının değil, akılcı düşünmenin de ihlali olacak bir şekilde ayrı ayrı yargılanıyoruz. Yargılamalar farklı farklı oluyor, heyetlerin sadece tutumu farklı değil, uygulamaları da farklı. Bazıları birleştiriyor, bazıları 301’den yargılama için izin istiyor. Tutarsızlıklar ve uygunsuzluklar var ama mütalaa aşamasına gelince aynı mütalaa ile karşılaşıyoruz. Şimdi bu ister istemez bizim mahkeme salonunda karşımızda görmediğimiz başka bir yetkinin varlığını bize söylüyor. Sık karar veren mahkemeler artık kararın miktarını bile söylemiyor, bildiğimizi varsayıyor. ‘Hayırlı olsun’ diyor geçiyor. Biz anlamak için, en keskin şekilde gözlemlemeye, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalışıyoruz. Bizim işimiz anlamak ve iyi gözlemlemek. Tepkimiz olduğunda tabii ki gösteriyoruz ama biz refleks tepki göstermeyeceğiz, akılla bakmaya devam edeceğiz. Çünkü hızlı, kalıp tepkiler verdiğimizde, herkesin bildiği kızgınlıkları bir kere daha sergilediğimizde gözlem gücümüz zayıflıyor, başka ayrıntıları kaçırıyoruz. Kötülüğün ne kadar büyük olduğunu biliyoruz. Tek bize yönelmediğini de biliyoruz. Biz anlamın saptırılmasını, üstünün örtülmesini, karartılmasını, imkansız hale getirilmesini engelleyecek en kuvvetli şeyin önce gözlem sonra tepki olduğunu düşünüyoruz.”

'BU ARTIK ADALET EKSİKLİĞİ DEĞİL'

Dikbaş izlediği duruşmalar sırasında tanık olduğu bir olayı şöyle anlattı: “İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi önceki celsede, hocamıza savunmasını hazırlaması için süre vermişti. Hocamız da bu celsede savunmasını sunacaktı. Şunu belirtelim, prosedür tabii ki bizim bildiğimiz gibi işleyecek. Hocamız savunmasını sunacak, sanki savcı inanılmaz bir analiz yeteneğine sahipmiş gibi saniyeler içerisinde o savunmadan hareketle aynı mütalaayı sunacak. Biz de, bu sahneleme sırasına hazır şekilde hocamızın savunmasını dinlemek için oradayız. Duruşmaya girdik ve anlaşılamayan bir aceleyle hakim savcıya söz verdi ve savcı mütalaasını okumaya başladı. Daha sonra avukatımız, mahkemenin ara kararını hatırlattığında mahkeme başkanı büyük bir rahatlıkla, ‘Önceki duruşmadaki ara kararımızı iptal ediyoruz, savunmayı verilmiş sayıyoruz’ dedi. Yani bu geçmişe dönük geçmişteki olayların yerini değiştirme. Biliyorsunuz bu kudret kimseye verilmemiştir. Geçmişe döndü, önceki celse olan olayları kendine göre değiştirdi. Hocamızı, savunmasını vermiş saydı, mütalaayı verdirtti ve duruşmayı ileri bir tarihe erteledi. Bu artık sadece adalet eksikliği, hukuk eksikliği değil. Burada kendi uymak zorunda olduğu usul kuralını kendi isteğine bağlı olarak değiştiren, buna hiç itiraz etmeyen heyet üyeleri, bununla ilgili hiçbir sorun hissetmeyen savcı...”

'BARIŞ TALEBİMİZ GEÇERLİ'

Barış Bildirisindeki taleplerinin değişmediğinin altını çizen Dikbaş, “Barış talebi her zamanki kadar acildir. Şartların kötüleşmiş olması bu talebi değiştirmez. Barış; birilerinin siyasi stratejilerine, taktiklerine, keyfi isteklerine, ticari çıkarlarına bağlı bir şey değil. Biz, Türkiye’de yaşayan tüm halklar için barış istiyoruz. Barış hükümetin, kişilerin, iş adamlarının, uluslararası sermayenin tekelinde değildir. Bu talep, aşağıdan gelen bir taleptir ve ne olursa olsun sesini çıkarmaya devam edecektir. Biz bu talebin sesi olacağız.” dedi.

'22 MAHKEME 22 FARKLI YAKLAŞIM'

Kocaeli Üniversitesi'nden 1 Eylül 2016’da ihraç edilen Doç. Dr. Özlem Özkan da, hakkında dava açılan akademisyenlerden biri. İlk duruşması 1 Mart 2019’da görülecek olan Özkan, tam bir yıldır aynı suçlamayla ve iddianameyle yargılanan meslektaşlarının davalarına tanıklık ediyor. Barış talep eden akademisyenlerin önce üniversitelerde soruşturmalara, ardından ihraçlara ve zorla emekli edilmeye maruz bırakıldıklarını; şimdi ise “örgüt propagandası yapmak suçlamasıyla yargılandıklarını söyledi. Özkan, süreci şöyle özetledi: İlk önce davalar sadece İstanbul’daki akademisyenlere açılırken, kasım ayından itibaren Mersin, Diyarbakır, Tunceli, Yalova, İzmir, Adana, Antalya, Eskişehir, Kocaeli, Mardin, Van, Bolu olmak üzere imzacı neredeyse akademisyenlerin olduğu tüm illere yayılmaya başladı. 120 günlük Çağlayan Adliyesi mesaisinde 499 akademisyenin yaklaşık yarısı savunmasını verdi, dörtte biri mütalaasını aldı; yani karar aşamasında ve 40 arkadaşımızın mahkemesi ise sonuçlandı. Hukuken delil bile sayılamayacak, savcının kanaatlerinden ibaret tek bir iddianameden her birimiz ayrı ayrı 22 farklı mahkemede yargılanıyoruz. Avukatlarımızın derhal beraat, dosyalarımızın ana dosya olan 13 ACM’deki dosyalarla birleştirilmesi ve Tevsi-i tahkikat talepleri tüm mahkemeler tarafından reddediliyor. Bugüne değin, sadece beş mahkeme aynı mahkemedeki davaları birleştirdi, iki mahkeme 301’den yargılanmamız için Adalet Bakanlığı’ndan izin istedi birisi yazı gelinceye kadar duruşma tarihi vermiyor. Bazı mahkemeler yargılama sürecinin hızlanması için üzerimizde adeta baskı kurmaya çalışıyor. Bazı mahkemeler bu dava kamuya açık olmasına karşın, salona girecek kişi sayısını sınırlıyor. Bu ve benzeri gözlemlerimiz ve veriler bizlere açık olarak ‘adil yargılanmadığımızı’ kendimizi nasıl savunursak savunalım sonucun neredeyse her birimiz için aynı olacağını düşündürüyor.”

'ÖNCELİKLİ TALEBİMİZ BERAAT'

Özkan, akademisyenlerin öncelikli taleplerinin beraat etmek olduğunu söyledi: “Biz, 'Bu suça ortak olmayacağız' metninin deklarasyonundan beri barış talep etmenin bir insani görev olduğunu düşünüyoruz. Bunda bir suç unsuru görmüyoruz. Böyle olduğu için de yargılanmamak istiyoruz. Yargılanıyorsak bile derhal beraatımızı talep ediyoruz. Ancak anlaşılan o ki mahkemeler böyle bir karar vermek istemiyorlar. Kimi mahkeme TMK 7/2’den yargılamak istiyor, kimi mahkeme TCK 301’den yargılansın diyorlar. Belli ki mahkemeler ve bu mahkemelerin tabi olduğu devlet, hükümet ve siyasi erk bizi suçsuz olarak görmüyor, ceza vermek istiyor ama nasıl ceza verecekleri konusu belli ki henüz netleşmiş değil. Ama buradaki temel mesele adil yargılanmıyoruz algısı. Bu aynı zamanda adalete güvenmiyoruz sonucuna da yol açıyor ne yazık ki!” 

‘ÇAĞLAYAN AKADEMİSYENLERİN DAYANIŞMASINA TANIKLIK EDİYOR’

2016 yılından bu yana yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen barış talebinin arkasında olduklarını belirten Özkan, “Barış talebimizin halen arkasında olmamız, özellikle dayanışma akademileriyle eğitim, bilimsel araştırma ve bilgi üretme çalışmalarımıza devam etmemiz, Çağlayan Adliyesi’nde ağır ceza mahkemelerinde yargılanan her bir akademisyen meslektaşımızı yalnız bırakmamamız ve bu yargılanma sürecinde sıkı sıkı dayanışmamızdır. Dolayısıyla, Çağlayan Adliyesi yaklaşık 120 gündür aralıksız Barış Akademisyenlerinin dayanışmasına tanıklık ediyor; edecek de.

'BARIŞIN SÖZÜNÜ ADLİYEDE DEĞİL AKADEMİDE SÖYLEMEK İSTERDİK'

Türkiye'nin önünde sonunda Kürt halkı dâhil tüm halklarla barışacağına inanan Özkan şöyle devam etti: “Yargılanan her bir akademisyenin savunması bizler açısından barışın halen devam eden bir talep olduğunu göstermesinin yanı sıra, yine her akademisyenin kendi alanı üzerinden niye barış sorusuna verdiği yanıtla adeta herkes için bir ders niteliğini taşıyor. Bu bir anlamda, kuramsal olarak barışın inşasına bir tuğla koymaktır. Bizler bunu ne yazık ki üniversitelerde değil, adliye de yapmak zorunda kalıyoruz. Bir halk sağlıkçı olarak yeniden tekrar etmem gerekirse, sağlıklı toplumun ve sağlıklı bireyin zorunlu ve vazgeçilmez ilk koşulu, toplumun üyelerinin barış içinde bir arada, birlikte ve ortak bir eşitlik kurarak yaşamasıdır. Bu koşul yerine getirildikten sonra, sağlıklı olabilmek için yeterli ve dengeli beslenme, spor yapma, eşit-parasız ve nitelikli eğitim olanaklarına sahip olma, sağlıklı ve güvenli çevrede yaşama, sağlıklı ve güvenli konutta barınma, işçinin sağlığını ve güvenliğini garanti edecek çalışma yaşamı içinde olabilme, güvenli ulaşım gibi olanaklar gereklidir. Barışın olmadığı koşullarda, sağlık, eğitim, istihdam, beslenme, spor yapma vb. tüm olanaklar ortadan kalkar, belirli bir noktadan sonra, temel insani gereksinimler dâhi karşılanamaz duruma gelir. O yüzden, sağlık olmadan barışın; barış olmadan da sağlığın olması düşünülemez. Bu iki hakka sahip çıkılması, aynı zamanda insanlık onurunu artırma çabasına önemli bir katkıdır. Bu da genelde sağlık çalışanının, özelde halk sağlıkçının tarihsel bir sorunluluğu evrensel görevidir. Ben barış talebi imzam ile sadece sorumluluğumu ve görevimi yerine getirdim.”


'DOKTORA ÖĞRENCİLERİ KARA LİSTEDE'

Yurtdışında doktora öğrencisi olan Ceyda Sungur, metin kamuoyuna 1128 imzacı ile duyurulduktan sonra imza atan 2212 kişi arasında. Şehir Plancısı olan Sungur, asistan olarak çalıştığı İTÜ’den ayrılarak öğrenimini tamamlamak üzere yurtdışına gittiğini anlattı. Sungur, bütün akademisyenler ve hatta ihraçlar arasında en güvencesiz olanların araştırma görevlileri ve doktora öğrencileri olduğunu söyledi. Sungur, henüz toplu ihraçların gerçekleşmediği üniversitelerde metni imzalayan araştırma görevlilerinin yurtdışı görevlendirmeleri ile konferanslara gitmelerinin engellendiğini ve soruşturmalara maruz kaldıklarını ifade etti: “İhraç edilen ya da istifaya zorlanan araştırma görevlileri yanında hâlihazırda işi olmayan ama imzacı olduğu için kara listede olan doktora öğrencileri de var. Kaldı ki akademinin kadim olağanüstü halinde 2547 sayılı kanunun 50/d maddesine tabi araştırma görevlileri verilen onca mücadeleye rağmen doktora öğrenimleri sonunda zaten işten atılıyordu. Şu anda ya da gelecekte bir iş bulup bulamayacağımızı bilmiyoruz. İhraç edilen dostlarımız için mesele daha da varlık yokluk meselesi. Ancak başta kendimize ve birbirimize verdiğimiz bir toplumsal söz var, doktoralarımızı bitireceğiz. Tüm engellere rağmen, barış talebimizin arkasında durarak üretmeye ve mücadele etmeye devam edeceğiz.”


'SORGU KÜRSÜSÜ DERS ALDIĞIM YER HALİNE GELDİ'

İkinci imzacılardan olan doktora öğrencisi Elif Ege de öğrenimini yurtdışında sürdürüyor. Ege, “Sorgu kürsüsü beraber çalıştığım ya da çalışmadığım bir sürü hocadan ders aldığım bir yer oldu. Hakimler ne anlayabiliyor, ne kadar anlayabiliyor bilmiyorum ama biz izleyiciler olarak anlıyoruz ve benim için üniversitede öğrendiklerimi bir daha hatırlama imkanı sağlıyor. Ama onun dışındaki ümitsizlik tabii ki baki. Bu durumda şimdi ne yapacağız? Ben atılmadım ya da KHK’lı da değilim ama özellikle KHK’lı arkadaşlar ile beraber bundan sonra ne yapacağız nasıl bir gelecek kuracağız ya da nasıl bir üniversite yapabiliriz bunu düşünmek gerek.” dedi.

ÖNCEKİ HABER

Yüksek İhtisas Hastanesi kapanıyor, kadın işçiler kaygılı

SONRAKİ HABER

Nijerya'da Boko Haram ile mücadele

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa