22 Kasım 2018 05:05

‘Reha karakteri ‘körleştiren adanmışlığın’ sessiz çığlığı sanki’

Şenay Eroğlu Aksoy, birçok festivalden ödüllerle dönen Anons filminin başrol oyuncularından Ali Seçkiner Alıcı’yla konuştu.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Şenay Eroğlu AKSOY
Ankara

Yönetmenliğini Mahmut Fazıl Coşkun’un yaptığı Anons filmi, ordudan atılan 4 askerin 1963’ün mayıs ayında bir gece yapılması planlanan darbenin bildirisini okumakla görevlendirilir. Darbenin halk üzerindeki güçlü bir etki bırakması için bildirinin okunma biçimini önemsemektedirler ancak gece boyu sürprizler peşlerini bırakmaz.

Bu yılın başında Başka Sinema’da izleyici karşısına çıkan Anons, 19 Ekim 2018’de yeniden izleyicilerle buluştu. Ulusal ve uluslararası birçok yarışmada farklı dallarda ödül alan Anons filminin Başrol  Oyuncusu Ali Seçkiner Alıcı sorularımızı yanıtladı.

 

Öncelikle Anons ekibiyle buluşma maceranızdan söz etmenizi istesem…

Açıkçası şaşırtıcı bir buluşma oldu. Mersin’de aile ziyaretindeyken Anons’un dosyası geldi. Senaryo yazarlarından birinin Ercan Kesal olduğunu görünce proje ilgimi çekti, keza diğer senaristin Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun olması daha da ilgi çekiciydi. Mahmut Fazıl Coşkun’un filmlerinden Uzak İhtimal ve Yozgat Blues’u önceden seyretmiş, onun sinema dilini sevmiştim. Kısa zaman önce Ankara’ya sonra İstanbul’a geçerek, yönetmenin de olduğu oyuncu seçimine katıldım. Filmden bir sahneyi oynadıktan sonra beraber çalışma kararı alındı.

Anons bir askeri darbe girişimini mesele ediyormuş gibi görünse de darbe girişiminin başkahramanlarının absürt ve ironik insanlık halleriyle daha derin ve etkileyici bir bakış açısı yakalıyor. Senaryoyu ilk okuduğunuzda bu ironik bakış ne düşündürdü size? Bu işin içinde yer almalıyım, diye düşündünüz mü? Neden?

Sunum dosyasını okuyunca, bu işin içinde yer almalıyım, dedim çünkü dosya oyunculuk üslup, tavır açısından açık ve anlaşılır bir biçimde hazırlanmıştı. Senaryoyu okuyunca da aynı şeyi hissettiğimi hatırlıyorum. Bağımsız sinemamızda neredeyse hiç işlenmemiş bir başlığı kara komedi olarak ele almak, uzun ve tek plan sahnelerin varlığı, bunun tiyatroyla ilişkisi, oyunculukta önerilen tavır… Bunlar hepsi oyunculuğum açısından öğretici bir sürecin başlayabileceğinin işaretleriydi.

Canlandırdığınız karakter, bir askeri darbenin İstanbul ayağındaki önemli subaylar arasında yer alsa da, adeta kurulmuş bir oyuncak gibi kunt, insanı jest mimik ve tereddütlerden uzaktı. Filmi seyrederken bu dondurulmuşluk halinin insanı nerelere kadar götürebileceğini düşünüp durdum. Kahramanınızın ruhundaki hedefe kilitli, “körleştiren adanmışlığı” seyirciye taşımak için neler yaptınız?

En başta “körleştiren adanmışlık” tanımını çok sevdiğimi söylemek isterim. Çünkü bu tanım Anons’taki  Reha karakterinin tahlili açısından oldukça kıymetli. Onun yalnızlığı, ürkütücü sessizliği, en sıra dışı durumda bile tepkisizliği, bağlarının olmaması, sadece üniforması üstünde olduğunda bir varlığa dönüşen silikliği hepsi “körleştiren adanmışlığın” sessiz çığlığı sanki. Dünyaya baktığımızda daha çok özgürleşememiş toplumların bireylerinde görülen bir davranış gibi görünse de bu “körleştiren adanmışlık.” üzerinde tekrar tekrar düşünmek gerekir.

Role girmek için özel çalışmalarınız oldu mu? Tarihsel okumalar yaptınız mı?

Oyunculuk yöntemi açısından birden fazla teknikle, icatlar içermeyen, daha önce birçok oyuncunun kullandığı minimalist anlayışla hareket etmeye çalıştım. Canlandırdığım karakteri izleyiciye taşımak için öncelikli yönelimim, Yönetmen M. F. Coşkun’un oyunculuk tavır- davranışı konusundaki beklentilerini uygulamaktı elbette. Filmin tarihsel olarak referans aldığı ’60’lı yıllar ve o dönemdeki darbeleri, darbe girişimlerini konu edinen yayınların ciddi bir kısmını okumuş olmak işimi epey kolaylaştırdı.

Filmin karanlık, loş, rutubetli yerlerde geçmesi, kameranın yakın çekimleri, kahramanlara çoğunlukla perde, pencere ya da camın ardından bakış seyircideki mekan duygusunu parçalıyor adeta. Bunun tercih edilmesinin nedeni kısıtlı bir şimdiyi aşarak tüm zamanlara yayılan bir sonsuzluk duygusunu atmosfer aracılığıyla yaratmak mıydı sizce? Film, darbenin gerçekleştiği tarihsel dönemi ve mekanı aşarak, tüm zamanlara yayılmak istiyor bana kalırsa ne dersiniz?

Şüphesiz katılıyorum. Şimdiyi mi geçmişi mi anlatıyor bu film diye soruyorlar ya onlara bu yanıtı vermek isterdim. Bugünden ya da geçmişten hareketle söylediğiniz sözün,  tüm zamanları kucaklayarak geleceğe kalabilmesi… Sanat bu değil mi? Anons filmi de yukarda dediğim gibi ’60’lı yıllarda olup bitenlerden hareketle, bir sürü coğrafyada, bir sürü insan için yapılmış zaman olgusuyla görünenden daha derin (Üniformayı, mekanı, içinde bulunulan zamanı ve durumu göz ardı ederek)  ilişkisi olan bir film. Bugünden bakarak, geçmiş unsuru araçsallaştırarak geleceğe kurulmuş bir söz dizimi.

Filmin absürt son sahnesini hatırlamanızı istesem, hep böyle mi oluyordur sizce? Bir ülkenin kaderine silah zoruyla derin çentik açanlar her şey bittikten sonra soluğu çorbacıda mı alıyorlardır?

Bence evet! Hele sarhoşken. Anons’ta martininin etkisiyle gidiliyor çorbacıya ama gerçek hayatlarımızda bir sürü eylemin sonrasında çorbacıya gitmek önemli bir ritüeldir bu ülkede.  Üstelik, sanki sarhoş değilmişiz, bir sürü şey yiyip içmemişiz, gecenin bir yarısı ya da sabahın körü değilmiş gibi içeriz çorbamızı. Açıkçası çorbacıya gitmek bizi bu kültüre bağlayan başlıklardan biri. Silahla bir ülkenin kaderine derin çentikler açtıktan sonrası da dahil elbette buna.

Son olarak sormayı unuttuğum ya da eklemek istediğiniz şeyler var mı?

Öncelikle söyleşi için teşekkürler. Uzun yıllar Ankara’da yaşamış olmak, burayla güçlü bağlarımın hâlâ sürüyor olması benim için önemli. Ne güzel ki Anons’la ilgili ilk kişisel röportajımı Ankara’da, size veriyorum. Bildiğim kadarıyla filmimiz Gezici Festival ve Ankara Film Festivali kapsamında yeniden gösterimde olacak daha çok seyirciye ulaşması dileğiyle.

‘DAKİKALARCA AYAKTA ALKIŞLANDIK’

Venedik Film Festivali’ne gittiniz hep birlikte, orada Anons ekibine ilgi nasıldı? Ülke sinemasına uzaklardan, yurt dışından baktığınızda neler gördünüz?

Venedik’te, prömiyerden önce, diğer ülke sinemacılarına nasıl davranılıyorsa (dünya starları hariç) bize de öyle davrandılar. Yani profesyonelce bir ağırlama, ilgi ve nezaket vardı.  Örneğin gösterim öncesi kırmızı halı yürüyüşünde bizi karşılamak için gelenler olacağını sanmıyordum ama yanıldım. Çok sayıda insan, festival komitesi başkanının eşliğinde, ekip olarak, hiç tezahürat yapmadan bizi merakla izledi yürürken. Aynı kitle gösterim sonrasında salondaydı ve alkışlarla fotoğraf, imza, öz çekim vb. isteklerle bize yöneldiler. Açılışın yapıldığı salon yanılmıyorsam 1400-1500 kişilikti ve film olumlu tepkiler aldı. Dakikalarca ayakta alkışlandık ki sonradan öğrendiğimize göre bu, orası için oldukça iyi bir tepkiymiş. Açıkçası ülke sinemasına nasıl bakıldığı konusunda bu kısacık deneyim üzerinden bir şey söylemem zor. Bu konuyla ilgili bir özel alan çalışmam ya da uzmanlığım olmadığı için ben de herkes gibi özellikle televizyon ve dizi bağlamında sektörel gelişmelerin sinemayı da bir biçimde olumlu etkilediğini gözlemliyorum. Bu durum filmlerimizin yurt dışında birçok festivale katılıp ödülle dönmesiyle de somut olarak ortada. Ancak ülkemizde sinema yapmak hâlâ zor ve pahalı bir iş.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Erdoğan ile Bahçeli görüşmesi: Son derece olumlu noktadayız

SONRAKİ HABER

Buldan: Kadınların Meclis’teki sesi ve itirazı olmaya devam edeceğiz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa