18 Kasım 2018 03:15

Ölüm adın kalleş olsun

Hep düşünmüşümdür. Anadolu köylüsünün o efendi, umut dolu toprak kokan şiirlerinin şairi bana neden ölümü hatırlatır?

Fotoğraf: Pixabay

Paylaş

Gökmen ÖZCEYLAN

Gecenin ilerleyen saatiydi, kapımız tekmelenip çalınmaya başladığında. Dört kendi halinde gençtik. Dağkapı’nın merkezinde bir apartmanın bodrum katında bir ev kiralamış, güneş görmeyen o evde yaşamaya çalışıyorduk. Ailelerimizden gelen harçlıklar ile tuttuğumuz bu evin içinde yaşarken geceyle gündüzü sadece okula gittiğimiz zaman ayırt edebiliyorduk. Hafta sonları dengesiz uykularımızda bazen gece mi gündüz mü ayırt edebilmek için dışarı çıkıp baktığımız bile oluyordu. O gün okuldan yorgun gelmiştik. Önce bir iki saatlik kestirme, sonrasında akşam yemeği için patates kızartmış sonrasında kaç saat olduğunu bilmediğim ders çalışma faslını tamamlayıp, her gece yaptığımız gibi çayımızı demleyip koyu bir sohbete tutulmuştuk.

En son Homeros’un İlyada Destanını okumuş ve bitirmiş olan arkadaşım dolu dizgin kendini kaybetmişçesine bize kitabı anlatıyordu. “Okuyun” diyordu. Ne zaman güzel bir kitap okusa ve bizler de o kitabı okumamışsak; kitap hakkında ilk yorumu “Ölmeden önce bunu mutlaka okumalısınız. Sonra ölün isterseniz. Lazım olacak toprağın altında o kelimeler size” olurdu. Yani kitap o kadar çekici hale gelirdi ki bize, artık o kitap okunana kadar bu cümle en az üç beş kez kulağımıza ya fısıldanır, ya da bas bas bağırılırdı evin ortasında. İlginçtir bu kitap yorumu bana o kadar farklı gelirdi ki her seferinde kitaptan çok ölümü düşünürdüm. Ölüp de mezara girdiğim zaman acaba o tahtalar üzerime kapanıp da üstüne toprak ve taşlar dökülürken gerçekten yaşananları duyumsayabilecek miyim? Okuduğum kitaplardan yüreğime kazınan kelimeler yanımda olabilecekler mi?

Halk arasında yaygın bir rivayete göre ilk mezara konduğunuz zaman, dualar bitip, seremoni sonlanıp da ağıtlar yakıldıktan sonra herkes terk ederken mezarlığı, hâlâ öldüğümüzü anlamayacakmışız. Ta ki son ayak sesleri uzaklaşmaya başladığında biz de kalkıp yerimizden kafamızı üzerimize çaprazlamasına koyulan o tahtaya vurduğumuz zaman öldüğümüzü anlayacakmışız.

Her arkadaşımın cenazesine mezarlığa gittiğimde ailelerden bile sonraya kalmamın sebebi aslında budur. En son ayrılmaya çalışırım oradan acaba o tahta sesini duyacak mıyım diye. Kaç sefer kuytuda bir yere gizlenip herkes ayrılınca mezarın başında kulağımı dikip beklemişimdir o sesi. Ancak hiç duyamamışımdır.

Şu anda sizlere ilginç geliyor biliyorum. Enver Gökçe’nin şiirine dair bir karalamayı okurken ölümden, mezardan, mezarda ölülerin içine kazınmış kelimelerden söz edilmesi. Benim de çok tuhafıma gidiyor. Hep düşünmüşümdür. Anadolu köylüsünün o efendi, umut dolu toprak kokan şiirlerinin şairi bana neden ölümü hatırlatır? Ne zaman Enver Gökçe veya mısraları dökülse önüme, hep ayağıma bu ölüm ve mezarlık ikilemi dolanır.

O gece de hep arıyorum ben, bunun sebebini. Çünkü arkadaşım Homeros’a dair o çarpıcı yorumu yaptığı ve sonrasında başımıza ölümden beter de olan o olaylar gelmeden önce en son Enver Gökçe’nin Eğin Türkülerini okuyordum. Galiba bu yüzden hep aynı duyguyu yaşıyor ve yaşatıyorum.   

Kapı o kadar sert tekmeleniyordu ki Diyarbakır’da, gecenin bu saatinde kapının o şekilde tekmelenmesi hiç hayra alamet değildi. Gerçi ülkemde herhangi bir şehirde gece bu saatte çalınan kapılar herkesi korkuturdu. Mıhlanmış kalmıştık. Hiçbirimiz kapıyı açmaya cesaret edemiyorduk. Karşılıklı iki yer yatağının üzerinde ikişer kişi ve ortada halı üzerine saçılmış ders notları yanlarında iki kitap; Homeros İlyada Destanı ve Enver Gökçe Eğin Türküleri. Ellerimiz başımızda yüzükoyun yere uzanmışken o postalların o notları ve kitapları ezip geçmesi. Bizim ezilmemiz kadar içimi acıtmıştı o gece. Sonrası bilindik bir hikaye. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünün bodrum katları, İnsani tek bir saniyenin yaşanmadığı günlerce ve gecelerce süren bir gözaltı macerası. Bunları anlatacak değilim sizlere. Arkadaşımın mezarlıkta bizi bırakmayacağını umduğu o kelimelerin bütün bu karanlık günlerde yanımda oluşunu anlatmam lazım. O gecelerde o kadar fazla ölmek istemişimdir ki. Bana yapılanlar sırasında belki o kadar değil ancak, arkadaşlarımın o çığlıklarını dinlemek zorunda bırakıldığım o zamanlarda kaç kez ölmek istediğimi anlatamam size.

‘Dört kuş idik uçar idik havada…
Her birimiz bir diyarda, bir çölde,
Garip bülbül gibi kaldım yuvada.*

Mektubunu yaz ayında yazarım,
Gelip seni bulacak güz gelir.
Hasretliğin çektiğimi aramam,
Korkarım ki ecel günü tez gelir.*

Hep ama hep yanımdaydı o on dört gün boyunca Enver Gökçe. Deli fişek türküler, umut bulutu şiirler. Aklımın değil yüreğimin yaralarında gizlilerdi. Yalnız kaldığım, acıktığım, susadığım, kendi sidik kokumdan midemin kalktığı o anlarda hep o yaralarımdan akan kanla beraber yerlere savruluyordu, kelimeler. Arkadaşımın bahsettiği yanınızda olacak o kelimeler dediği şey buydu galiba.

Bazı kişiler şiirleri çok sevse ve okusa bile ezberleyemez. Bunu en iyi kendimden bilirim. Ancak Enver Gökçe nin şiirleri o kadar aklımda kaldı ki... Diyarbakır’da o gece o yaşadıklarımın bana onun şiirlerini bırakın ezberlemeyi hâlâ içimde saklamama, harfi harfine, noktası virgülüne yüreğime kazınmasına sebeptir. Ben ilk kez Enver Gökçe şiiriyle Ahmet Kaya’nın şarkılarında tanıştım. Yaşım itibariyle o şarkıların söz yazarlarını arayıp tararken karşıma çıkmıştı. Ahmet Kaya da genç öldü. Şimdi nerede bir türküsünü duysam, ölümünü düşünsem aklıma hep o gece gelir. Enver Gökçe’nin şiiri gelir. Hasret Gültekin’in ‘Yarım kalır cigaramın ateşi aman/gitme dayanamam’ türküsünün içerideki ruh haline yazılmış en kısa güzel ve net türkü olduğunu bilirim. Tesadüf müdür ki o da bir Enver Gökçe şiiridir. Ve Hasret de Madımak’ta çok genç yaşta terk etmiştir bu dünyayı. Bunların hepsi üzerime yüklendikçe Enver Gökçe bende erken, zamansız ve kalleş bir ölümü düşündürür. Şu anda yaşıyorum ve kırklı yaşları geçtim. Aslında ölümün sıcaklığını duyumsayacak bir yaş değil ancak çok bilinen bir söz vardır benim ülkemde. ‘Buralarda çocuklar erken büyür.’ Çocukların erken büyüyüp büyümediğini bilmiyorum ancak benim ülkemde ölümün adı kesinlikle kalleştir. Zamansız ve apansız gelir. Bütün yiğit çocuklarımızı her seferinde bulur ve bizim gibi geride kalanların da yazdıklarına çizdiklerine bulanır. O yiğit çocukların anısına değil yaptığımız bu yazımlar, çizimler aslında. Kendi kalışımızadır biraz da kahrımız. Umut sözcükleri yok mudur o dizelerin arasında?

Tabii ki de bolca vardır. Ancak ne yazarsak yazalım, ne söylersek söyleyelim o kalleş ölüm, her seferinde gelir bulur beni o Diyarbakır gecesinden. Bulur ve mezara koyar beni. Tahtaya vururum kafamı ve aslında her seferinde onlarla beraber gömüldüğümü bilirim.

* Ölüm adın kalleş olsun
Enver Gökçe

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Entelektüel olmanın değeri…

SONRAKİ HABER

Kalın: ABD ve Rusya'nın mutabakat şartlarını yerine getirmesini bekliyoruz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa