Ahmet Çakmak: Umudun kırıldığı yerde direnme başlar

Ahmet Çakmak

Ahmet Çakmak: Umudun kırıldığı yerde direnme başlar

20 yıl aradan sonra 'İki Dilde Kederlenmek' isimli şiir kitabının ikinci baskısı yapılan şair Ahmet Çakmak'la sohbet ettik.

Şerif KARATAŞ
İstanbul 

Şair Ahmet Çakmak’ın “İki Dilde Kederlenmek” şiir kitabı 20 yıl aradan sonra tekrar basıldı. Kaos Çocuk Parkı yayınlarından okurla buluşan şiirler, güncelliğini koruyor. Günümüz Türkiye’sini anlatan şiir kitabıyla ilgili Çakmak, “Ateş düştüğü yeri yakar çaresizliğiyle, herkes kendi ölüsüne ağlar oldu. Ölü toprağı serpilmiş gibi bir sanrı nöbeti yaşıyor toplum. Umut ve geleceğimiz, umudun kırıldığı yerden direnmeyle başlayacak bence” diyor. Çakmak sorularımızı yanıtladı.

“İki Dilde Kederlenmek” şiir kitabını 20 yıl aradan sonra yeniden baskı yaparak, okurlarla buluştu. Kitabınızın tekrar basılma sürecini anlatır mısınız?
Benim de baştan itibaren sıcak baktığım, Kaos Çocuk Parkı yayın girişimi, parayla basmamaya, medya tekelcilerine, yayınevi şair sömürücülerine karşı çıkışla başlamıştı.

Bu girişimden Lokman Kurucu’yla tanışmamız, şair kardeşim Salih Aydemir’in önerisi ve yayınevinin olumlu görmesiyle, yirmi yıl sonra “İki Dilde Kederlenmek” şiir kitabım yeniden okuyucusuyla buluştu. Salih Aydemir, Lokman Kurucu ve Kaos Çocuk Parkı Yayınları emekçilerine müteşekkirim.

Kitapla ilgili başta yayınevi çalışanları olmak üzere “İki Dilde Kederlenmek” şiir kitabını son şiir kitabım olarak görmeleri ve hatta şair Enver Topaloğlu’nun Gazete Duvar’da yazdığı son kitap olduğuna dair düştüğü notlar, şiirimin günümüz tazeliğinde ve yenilikte olmasından bahsetmeleri beni ayrıca gönendirdi.

Şiir kitabınızın adına bakınca hemen akılla Türkçe ve Kürtçe kederlenme gelse de şiirlerinizde başka dillerin de kederini görmek mümkün? Bu bağlamda neler söylemek istersiniz?

Dille meselesi olan biri olarak anadilim (Kürtçe), resmi dil (Türkçe) arasına sıkışmış binlerce insandan biriyim. Bu yaşa kadar kişisel tarihim çoğunlukla anadilim üzerinden yürüdü. Günün on dört saati neredeyse Türkçe bilmeyen öğrenmekte hevesi olmayan annemle beraber yaşadığım evde anadilimle, ekmek parası için yaptığım iş nedeniyle de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak Türkçe konuşuyor, okumalarımın yüzde doksanını da Türkçe yapmaktayım. Yaşamımı anadilim üzerinden,  entelektüel öğrenme sürecimi de resmi dil üzerinden yapıp dünyaya öylece bakan biri olarak iki dilde kederlenmeyeyim de ne halt edeyim.

Diyarbakır’a dair kimi zaman sizin kişisel hikâyeniz üzerinden kimi zamanda toplumsal yaşam üzerinden etkilerinin şiirlerinizde görüyoruz. Diyarbakırlı şair olarak Diyarbakır’ın şiirleriniz yansıdığı günle, günümüze kadar nasıl bir değişim yaşadı ve yaşanıyor?

Şehir ne çocukluğumun geçtiği, duvarlarda çeşitli örgütlerin kendilerini ifade ettiği sloganların bir şekilde durduğu 1980’li yıllara, ne çok hızlı bir dönüşüme uğradığı Özallı döneme, ne faili meçhullerin binlerce insanı her yerde dünyadan sildiği 1990’lı yıllara ne de her şeyin yeniden dönüştürülemeyecek şekilde yok edildiği ve yedi bin yıllık yaşam habitatının geri dönülmez şekilde yok edildiği zor zamanlardan geçiyoruz.

Çocukluk, ilk gençlik yaşadıklarım, gördüklerim ve elbette okumalarım otobiyografik unsurlar olarak şiirlerime, günlüklerime ve denemelerime sirayet etmiştir. Ancak zaman içerisinde şiirlerimdeki içerik damarı yaşadığı yerden, şehirden Türkiye toplumuna ve dünyaya, antenlerini sınıf ideolojisi üzerinden, ontolojiyle ve felsefeyle açmıştır. Son dönem şiirlerimin ana kaynağı bu minval üzerinedir.

Bu arada doğduğu şehirle özdeşleşmeye çalışan biri olarak devasa bir kültürü/yaşanmışlığı içinde barındıran kadim bir şehirle beraber onun şairi ve öykü/romanlarıyla yazarı olarak anılmak gurur verici bir duygu.

Şiir kitabınız ilk çıktığında Cumartesi Anneleri ve kayıp yakınlarının eylemlerinin ilk yıllarıydı. Galatasaray Lisesinde 24 yılını geride bırakan Cumartesi Annelerinin oturma eylemlerini izin verilmiyor, anneler polis şiddetine maruz kalıyor. Yalnızlık, Onları Sağ İstiyoruz, Çocuklarımı Bulun şiirlerini de yazmış bir şair olarak neler diyeceksiniz?

Şiirleri yazdığım dönemle aradan geçen çeyrek yüzyılda, değişen pek bir şey yok. Kayıplar, kaybettirilenler kaybedildiği yerde duruyor, annelerin yüreğindeki taş büyüdükçe büyüyor.  İlk günkü dobranlığıyla, pervasızlığıyla uyuşmuş kitleleri de yanına alarak uygulamalarına devam ediyor. Maalesef git gide bizi biz olmaktan çıkaran, katmerleşmiş acılarımız olağanlaştırıldı. Ateş düştüğü yeri yakar çaresizliğiyle, herkes kendi ölüsüne ağlar oldu. Ölü toprağı serpilmiş gibi bir sanrı nöbeti yaşıyor toplum. Umut ve geleceğimiz, umudun kırıldığı yerden direnmeyle başlayacak bence.

‘EN KÖTÜ BARIŞ, SAVAŞTAN İYİDİR’

İÇİNDE geçtiğimiz süreçte savaşın ve şiddetin giderek tırmandığı görüyoruz. “İki Dilde Kederlenmek” kitabınızdaki şiirlerinizde barışa özlemini ifade etmeye çalışan bir şair olarak neler diyeceksiniz?

Ben de kimilerinin seslendirdiği gibi, en kötü barış bile her saat insanların patır döküldüğü savaştan daha iyidir düşüncesindeyim. Toplumun ne istediğini, barışa nasıl hasret olduğunu, en çok ezilenlerin, emekçilerin zarar gördüğünü muktedirler gayet iyi biliyor. Acı çekenlerin, zulme uğrayanların onlara eziyet edenleri, insanlığın ortak değerlerine çekilmesi için birliğe, dayanışmaya ve ortak mücadeleyle gelinebileceğine inanıyorum. Yeter ki insanların, kurumların doymazlığı ve aç gözlüğüyle bize normalmiş gibi gösterilen her an durdurulabilecek çatışmaların, doğa tahribatının, işçi ölümlerinin, yerli yersiz kazaların karşısında bunları durdurabileceğimize inanalım.

'HASANKEYF YOK OLDU'

HASANKEFY'LE ilgili şiirinizi yazdığınızda dönemde Hasankeyf’in huzursuzluğuna dikkat çekiyorsunuz. Bugün Hasankeyf sular altında kalacak ve tarihi bir doku yok oluyor. Neler söylemek istersiniz?

Yok oldu bile... Tarihin onlarca mimari şaheserlerinden sadece birini taşımayla koruma altına aldıklarına inanıyorlar. Orda binlerce yılda oluşan habitatı nasıl taşıyacaklar, tarihsel/kültürel değerler ancak olduğu yerde korunabilir. Onun değeri değer kazandığı yerle ilgilidir. Orada nefeslendiği yerdedir. Yoksa o antik şehri kuranlar bilmiyorlar mıydı daha yukarılarda yerleşim kurmayı?

JARA’YA VE  MARGOSYAN’A İTHAFEDİLEN ŞİİRLER

-VİCTOR Jara’dan, Mıgırdiç Margosyan’a çok isme ithafettiğiniz şiirleriniz var.

Evet. Dönemin bugün de pek değişmeyen ruhuyla ilgili. Jara herkesin bildiği üzere 1970’li yıllarda Amerikan desteğiyle devrilen  Şili Devrimci Allende hükümetini ve onun destekçisi, demokrasi yanlısı güçlere karşı, büyük bir cadı avı başlatmıştı. Devrimcileri sindirmek için olmadık işkence yöntemleri uyguladı. Bunlardan biri de müzisyen Victor Jara’ya yapıldı. Halkı gerçekleri söylemesi, onları faşizme duyarlı hale getirmelerini önlemek  için sanatını hükümet taraftarı olmasını istediler kabul etmedi, şarkılarını susturmasını istediler kabul etmedi, türlü işkencelerden sonra Şili standında eli kolunu keserek öldürdüler devrimci Müzisyen Victor Jara’yı. Onu yıllarda hayat öyküsüyle okuduğumda yazdıydım Jara’ya adadığım şiiri.

Migirdiç Margosyan’ı Gavur Mahallesi’yle tanıdım. Aynı mahallelerde otuz yıl arayla doğmuşuz, arada insan habitatı ve ilişkiler bağlamında inanılmaz değişiklikler yaşanarak. Margosyan Usta’yı anarak aslında kalan zincirin halkalarını bir nebze de olsa bağlamak, yeni bir edebi türde (şiirde) tamamlamak istemişimdir.

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Kasım 2018 11:23
www.evrensel.net