Ayhan Koç: Zihin tembelliğine yol açacak aforizmalara bel bağlamamalı

Kara Havadisler Kervanı kitap kapağı

Ayhan Koç: Zihin tembelliğine yol açacak aforizmalara bel bağlamamalı

Yazar Ayhan Koç'un yeni kitabı Kara Havadisler Kervanı, sade bir üslupla, sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatan öykülerden oluşuyor.

Bekir DADIR

Ayhan Koç, geçen sene Sırlıçeşme romanıyla Everest İlk Roman Ödülü’nü aldı. Roman türünde rüştünü ispat ettikten hemen sonra ise İthaki etiketiyle Kara Havadisler Kervanı adlı öykü kitabını çıkardı. Kara Havadisler Kervanı, aforizma niteliği taşıyan cümlelerden arınmış, sade bir üslupla, mizahın gücünün de kullanıldığı, sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatan öykülerden oluşuyor. Ayhan Koç ile hem yeni çıkan kitabı Kara Havadisler Kervanı hem de edebiyat üzerine konuştuk.

Kara Havadisler Kervanı’nın özellikle ilk öyküsü olan 222. Daire ve sonrasında gelen Muskacı Edhem Efendi, Eşref Kitabevi öyküleri, entelektüel görünmeye çalışan hem okurlara hem de yazarlara; toplumun ise entelektüel okurlara ve yazarlara karşı olan tavrına karşı mizahi bir eleştiri niteliğinde. Neden böyle bir eleştiri getirme ihtiyacı duydun? Bu eleştirilerinin sebebi nedir?
Sana bir şey anlatayım. 2000’li yılların başında bir edebiyat dergisinde çalışırken fotoğrafını çekmemiz gerektiğinde yazarı bir kitaplığın önüne sürüklerdik. Mesela çocuk yeraltı türünde yazıyor, hemen kitaplığa beat kuşağından kitapları dizer, kenarları da akademik kitaplarla süslerdik. Kafamızdaki yazar imgesinin arka fonda sıra sıra kitaplar, efkârla içilen sigaralar, boşlukta gezinen bakışlar ve benzer enstantaneler olmadan çıplak olduğunu fark etmiştim. Eşref Kitabevi ta o günlerde aklımda filizlenmiş bir öyküdür.Muskacı Edhem Efendi’de ise aydınların toplum içinde düştüğü yalnızlığı, yanlış zamanda yanlış yerde bulunan entelektüel bir adamın çaresizliğiyle yansıtmaya çalıştım. Aslında bir eleştiri yok ortada, var olanı edebiyatta mazur görülecek bir abartıyla aktardım o kadar. Çok mu okuyoruz? Hayır. Yahut günümüzde toplum içinde yapayalnız aydınlar yok mu? Pekâlâ var.

Bazı öykülerinde yazar kişisi odak noktasında. Bazen yazar kişisi öyküdeki karakteri bile takip ediyor. (Nursel Hanım Kimi Bekliyor?) Yazar kişisiyle öykülerinin bağı nedir?
Üç öyküde dosdoğrudan ben varım. Biri hatıra, biri gündelik yaşamıma ait, son öykü ise üst kurmaca. Kara Havadisler Kervanı’na 2016 senesinde romanımın “hacim” nedeniyle reddedildiği günlerde, tavsiyelere kulak vererek başlamıştım. Ne yapacağımı biliyordum; zamanımıza tanık olan, kara mizah öyküler kaleme alacaktım ama endişeliydim de. Ya öykü dosyam da yayımlanmazsa diye tasalanıyordum. Yazar-metin-okur üçgeni hakkında epey kafa yorduğum bir dönemdi, haliyle bu anksiyete kimi öykülere sirayet etti.

Gel gelelim işler beklediğim gibi ilerlemedi. Sırlıçeşme ödül alınca Kara Havadisler Kervanı o dönemimin şahidi olarak kenarda köşede kalmıştı. Ancak bu yıl yayımlayabildim.

Bazı öykülerinde metinlerarasılık göze çarpıyor. Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar gibi isimlerde daha çok denk geliyoruz buna. Bu yazarların amacı, kendisini okuyanların nitelikli bir okur olmasını istemesi. Muskacı Edhem Efendi’deki Voltaire göndermesi ve Nisyan öyküsündeki Zühre Yıldız göndermesi bahsettiğim bu nitelikli okura verdiğin ipuçlarından sadece ikisi. Bu girişten sonra şunu sormak istiyorum: yazarın okurdan beklediği kendisi gibi nitelikli okuma yapması mıdır? Her kesimden insanın öyküyü okuyup anlaması bir yazar için mutluluk mudur, yeterli midir?
Anlatıla gelen tarih ve edebiyatın muhayyel dünyası ancak hayal gücüyle doldurulabilecek boşluklar barındırıyor; o dehlizlere sızmak, şeyler arasında kimsenin aklına gelmemiş örgüler örmeyi seviyorum. M.Bahtin ve J.Kristeva’ya borçlu olduğumuz metinlerarasılık kuramı burada devreye giriyor. Sözgelimi Candide ile Muskacı Edhem Efendi arasında yaptığım şekilde iki ayrı edebi metni birbirine bağladığında istiyorsun ki herkes o bağı görsün, anlasın, hatta insani bir güdüyle takdir bekliyorsun. Tabii yok böyle bir şey. Fransa’da bile Candide’yi okumayanlar, okuyanlardan fazladır muhakkak. Açıkçası muhteşem bir roman da değildir, Leibniz’in iyimserliğe dayalı görüşlerine eleştiri niteliği taşır.O halde, neye yarıyor bu yöntem? Okuru, özellikle meraklı okuru literatürün labirentinde sonsuz bir yolculuğa çıkarabilirsin. Şimdi düşününce, öğrendiğimiz çoğu şeyi zaten böyle öğrenmedik mi?

Kara Havadisler Kervanı’nda işaret ettiğin üzere metinlerarasılık, alegorik veya pastiş birçok nokta bulunabilir ama elimden geldiğince bu teknik kısımları öykülerin zeminine yaymaya çalıştım. Rüzgârla Kayanın Ezgisi’ndeki tarihsel göndermeleri fark etmediysen problem değil, karanlık, gerilimli bir öykü olarak da okuyabilirsin o öyküyü.  Raison D’etat veya bellek - zaman hakkında hiçbir bilmiyor musun? Bilmek zorunda değilsin ki.Nisyan’ı bir polis memurunun yarım saat süren yapbozlu hikâyesi olarak da okuyabilirsin. Bu haliyle Kara Havadisler Kervanı’nın salt iddialı okura değil, “iddialı okura da” hitap eden bir kitap olduğu kanaatindeyim. 

‘AFORİZMALARI SEVMİYORUM’

Arka kapaktaki tanıtım metninde “aforizmalardan arınmış” vurgusu dikkatimi çekti. Öykülerin gerçekten de bu tür aforizma niteliği taşıyan cümlelerden arınmış. Sorumu şöyle bağlayacağım: bir öykünün oluşması için betimlemeler ve aforizma niteliği taşıyan cümleler mi olması gerekir, yoksa kurgu ve karakter yeterli midir?
Önce kendi halinde bir yazar olarak cevap vereyim. Yazarların, yazmaya hevesli gençlere her şeyin çok okuma ve çok çalışmaktan ibaret olduğunu söylemesi son yıllarda epey moda oldu. Totolojidir bu. Keşke her şey teknik ve deneyimden ibaret olsaydı, inan bunu çok isterdim. Oysa sanat ve zanaat ayrıldığından beri sanata, doğru kelime mi emin değilim, “ruh” sızdı, belki baştan oradaydı da sonra parladı. Sen buna ilham dersin, ben fikir derim, bir başkası Heidegger’den ışıltılı bir kavram kullanır. Yazacağın her neyse, o şeyin kendine özgü bir notası vardır. Sezgisel bir şey bu, atölyelerde öğretilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bazı öyküler senden betimleme ister bazısı diyalogla anlatılanı göstermeni ister. Bazı çalışmalarında yaptığın her şeyi ters yüz etmen, değişmen gerekebilir. Doğrusu kimi hikâyelerde afili cümleler yazman şart olursa ondan da kaçınmayacaksın. Bu yüzden Kara Havadisler Kervanı’nda biçem ve dil konusunda sabit kalmadım. Örneğin 8 Mart Olayı’nı makale biçiminde, duygusuz bir dille anlatmak yerine hayli dokunaklı bir üslupla kaleme alamaz mıydım? Galiba yapabilirdim ama o öykü benden bunu istemiyordu. 

Şimdi ise bir okur olarak konuşayım. Aforizmaları sevmiyorum. Açıkçası, az evvel söylediklerim dahil, neyin doğru neyin yanlış olduğunu genelleyerek dikte eden hiçbir şeyi sevmiyorum. Güzelim öyküsü akıp giderken sırf sosyal medyada paylaşılsın diye araya veciz sözler sıkıştırmayı adet edinmiş yazarlara vakit harcamamayı öğrendim. Otuz beş yaşındayım. Edebiyat dünyası için genç bir yaş olduğunun farkındayım. Anlayacağın öğreneceğim daha çok şey var ama kâinat ve zamanın neredeyse her argümanı doğrulayıp çürütecek kadar geniş olduğunu idrak edebildim. Kurmaca yazarından tek beklentim, anlatacağı her neyse hareket-dil-kurgu-mekân-karakter gibi araçları kullanması; zihin tembelliğine yol açacak aforizmalara bel bağlamaması. Okuduğum öykünün sırf o aforizma için yazıldığını hissetmemeliyim.

www.evrensel.net