Barış akademisyeni Esra Arsan’ın savunmasının tam metni
Fotoğraf: Evrensel

Barış akademisyeni Esra Arsan’ın savunmasının tam metni

Barış Akademisyenleri davasında savunma yapan Arsan: İnsan haklarını savunanlara dönük uygulamalar, Türkiye tarihinde bir kara leke olarak kalacak.

Barış Akademisyeni ve Gazetemiz Yazarı Doç. Dr. Esra Arsan'ın Barış İçin Akademisyenlerin "Bu suça ortak olmayacağız" bildirisini imzalaması sebebiyle "Terör örgütü propagandası" iddiasıyla Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'nde 36. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandığı davadaki savunmasını yayınlıyoruz:

“Değerli hâkim ve mahkeme heyeti,

11 Ocak 2016 tarihinde kamuoyuna açıklanan 'Bu suça ortak olmayacağız' başlıklı, barışın yeniden kurulmasına ve çatışma ortamında sivillerin insan haklarının korunmasına çağrı yapan, içinde hiçbir şekilde şiddet dili barındırmayan bir bildiriyi, çok sayıda akademisyen ve araştırmacı arkadaşımla birlikte imzaladığım için bugün buradayım.

Savcılık iddianamesini detaylıca okudum. Açıkçası, yıllardır söylem biçimleri, dil kullanarak anlam üretme, ötekileştirme ve ayrımcılık üzerine çalışmalar yapmış bir akademisyen olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, iddia makamının barış için akademisyenleri tarif etme biçimi düşmanlaştırıcıdır ve gerçeklerden uzaktır.

İddia makamının tarafıma yönelttiği suçlamalar asılsızdır, tutarsızdır, somut delillere dayanmamaktadır ve iddianame gerçekleri saptırarak hakkımda olumsuz yargıların oluşması için hayali bir takım çıkarımlarla kurgulanmıştır.

İddianamedeki içeriğe dair hukuki ve teknik tutarsızlıklar, Sayın Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 36. Ağır Ceza Mahkemesine 21 Aralık 2017’de verdiği beyanda açıkta listelenmiştir. Sayın hocamızın bu beyanını ekte dikkatinize sunuyorum.

İddianame, bu haliyle, devletin baskı aygıtlarını, polisiyle, savcısıyla, mahkemeleriyle siyasi, caydırıcı ve korkutucu bir formda, bir yıldan fazla bir süredir, bir kez de barış imzacısı akademisyenlere karşı kullandığının açık göstergesidir.

Bu dava, aslında devletin barışçı akademisyenlere karşı yürüttüğü bir psikolojik savaştır. Bu psikolojik savaş, aynı zamanda tüm topluma 'düşünce ve ifade özgürlüğünüzü insan hakkını savunmak için kullanırsanız, başınıza işte bunlar gelir' demek için üretilmiş bir korku politikasıdır.

İddianamede katıldığım tek bir cümle var: 'Bir kişiye ya da kuruma onur, şeref, haysiyet ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek ya da gerçeğe aykırı yakıştırmalarda bulunmak, düşünce özgürlüğü kapsamına dâhil edilemez.' Sayın iddia makamı burada çok doğru bir şey söylemekte.

Ancak nedense kaleme aldığı iddianame, işte tam da bu yapılamaz dediği şeyi yapmaktadır. Somut delil olmadan beni suçlamakta, gerçeğe aykırı yakıştırmalarla beni terör propagandası yapmakla itham etmekte, onur, şeref ve haysiyetimi rencide edecek nitelikte, gerçeğe aykırı çıkarımlarda bulunmaktadır.

Ne yazık ki, bu davada benden önce yargılanan diğer arkadaşlarımın da dile getirdiği gibi, biz bu mahkemelerde kendimizi ne kadar somut delillerle savunsak da, eleştirimizin haklılığını ispat etsek de, bu davanın sonucu bellidir ve hüküm çoktan verilmiştir.

Ancak yine de kayıtlara geçmesi için mahkemenize beyanımı sunacağım ve neden belli bir tarihsellikte bu bildiriyi imzaladığımı anlatacağım.

Barış bildirisini, 21. yüzyılda, insan haklarının, düşünce ve ifade özgürlüğünün anayasamız ve devletimiz tarafından imzalanmış uluslararası anlaşmalarla garanti altına alındığına inandığım bir tarihsellikte, bir insan, bir kadın, bir anne, bir gazeteci, bir sosyal bilimci ve bir Türkiye vatandaşı olarak imzaladım.

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra, Güneydoğu Anadolu bölgesinde devam etmekte olan barış ve ateşkes aniden bitti ve bölgede ulusal ve uluslararası hukuka uygun olmayan, aylarca devam eden ve sivillerin yaşam hakkını ihlal eden sokağa çıkma yasakları uygulanmaya başlandı.

Bu sokağa çıkma yasakları süresince siviller temiz hava, su, gıda, tuvalet gibi en temel yaşamsal ihtiyaçlarından mahrum bırakıldılar. Bu temel ihtiyaçlardan mahrum kalan çok sayıda sivil yurttaş, içinde mahsur kaldıkları binalara isabet eden mühimmat nedeniyle evlerinin içinde, oturdukları yerde yaşamını kaybetti.

Binden fazla insan öldü, on binlerce ev ve işyeri bombalandı, yıkıldı. Siviller bombalanan kentlerde, ekmek ve su almak için dışarıya çıktıklarında, keskin nişancı ateşiyle öldürülecekleri korkusuyla, haftalarca evlerinin bodrumlarında mahsur kaldı; yaralılar temel insani yardımdan ve sağlık hizmetinden yararlanamadı.

Bu dönemde resmi makamların denetimsiz ve orantısız güç kullandığına ve bundan dolayı sivillerin zarar gördüğüne ilişkin yazılmış çok sayıda rapor var.

Denetimsiz ve orantısız güç kullanımına ilişkin detaylı bilgi ve raporlar, 32. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Sayın Prof. Ayşe Erzan'ın beyanında belgelenmiştir. Ayşe Erzan hocamın bu beyanını ekte dikkatinize sunuyorum.

Bölgedeki sokağa çıkma yasakları sırasında bir türlü ateşkes sağlanmadığından, öldürülen genç ve yaşlı sivillerin cenazelerinin günlerce kaldırılamadığı ve ölü bedenlerin sokak ortasında kaldığı, yerli ve yabancı medya organlarında haber olarak yer aldı.

Siyaset bilimi ve savaş felsefesi açısından bakıldığında, savaş iki silahlı güç arasında gerçekleşen vahşi bir şey olsa dahi, savaşın da bir etiği vardır ve çatışma ortamında kalan sivillerin yaşam hakkının korunması bir zorunluluktur.

İlyada ve Odysseia'da anlatılan Truva savaşı efsanesinden bugüne, savaşan tarafların birbirlerinin ölülerine, ölülerin bedenlerine karşı davranışı etik bir mesele olarak tartışılmaktadır. Homeros'un bu ünlü eserinde, Akhilleus'un düelloda öldürdüğü Hector'un cansız bedenine hoyratça davranması üzerine tanrı Zeus, 'Şimdi bu kazanılmış bir onur mu?' diye sorar.

Homeros'a göre, bu etik dışı davranış, en gaddar tanrılar için bile bardağı taşıran bir şeydir. Savaşta asker-sivil bedenlerinin insandışılaştırılması ve ölü bedenlere karşı kötü müdahaleler, günümüzde de askeri ve etik bir tartışma konusudur. Yıllar evvel, üç Taliban savaşçısının cesetleri üzerine işeyen dört Amerikan askerini gösteren bir video tüm dünyada izlenmiş ve bu görüntüler sadece sivil kamuoyunda değil, profesyonel askeri camiada da büyük infial ve öfke uyandırmıştır. Bu görüntülerin dünya kamuoyuyla paylaşılması neticesinde, savaşta dahi ölü bedenlerin asgari bir saygıyı hak ettikleri, hem profesyonel hem de vicdani etik açılarından bir kez daha kabul edilmiştir.

Sur'da, Cizre'de Silopi'de yaşanan çatışmalarda da maalesef savaş etiğinin ihlal edildiğine ve bundan sivillerin zarar gördüğüne dair çok detaylı belge ve raporlar vardır. Silopi'de keskin nişancılar tarafından vurularak öldürülen ve cesedi bir hafta yattığı yerden kaldırılamayan 57 yaşındaki Teybet İnan'ın hikâyesi bu etik ihlale bir örnektir ve medyada geniş yer bulmuştur.

Cizre'de sokağa çıkma yasakları sırasında evlerine isabet eden mühimmatla öldürülen 13 yaşındaki Cemile'nin cesedinin kokmaması için annesi tarafından mecburen günlerce derin dondurucuda tutulması da yine basın yayın organlarında yer almış, bir diğer vicdan yakan insan hakkı ihlali örneğidir.

Sözünü ettiğim bu ve benzeri insan hakkı ihlallerine ilişkin çok sayıda örnek, bölgedeki bağımsız gözlemcilerin raporlarına geçmiştir. Konuyla alakalı detaylı bilgi ve dokümantasyon, 33. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Sayın Yrd. Doç. Dr. Nihan Aksakallı tarafından ayrıntılarıyla açıklanmıştı. Sayın Aksakallı'nın bu beyanını ekte dikkatinize sunuyorum.

İddianameyi baştan sona okuyan herkes görecektir ki, bu iddianame barış akademisyenlerinin bildirisinde sözü edilen hiçbir insan hakkı ihlalinin gerçekte vuku bulmadığını ispatlayamamaktadır.

Buna karşılık, 'Bu suça ortak olmayacağız' başlıklı, benim de imzaladığım bildiride bahsi geçen insan hakkı ihlallerinin hepsi, bağımsız raportörler tarafından belgelenmiş ve raporlanmıştır. Bu raporlardan bazıları ekte dikkatinize sunulmuştur.

Bildiri yayınlanmadan önce, Haziran 2015 sonrasında Türkiye İnsan Hakları Kurumu, Diyarbakır Barosu, Türkiye İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV), Mazlum-Der, Türk Tabipler Birliği, gibi kuruluşlar yerinde incelemeler yaparak çok sayıda rapor yayınladılar.

Raporların hepsinde kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen ve birçoğu da kasıtlı olan hak ihlallerine dair kanıt ve görgü tanığı ifadeleri var.

Nitekim bildirinin kamuoyuyla paylaşılmasından hemen sonra, Ocak 2016'da Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi tarafından yayınlanan bir rapor, bildiride söylediklerimizi doğrular niteliktedir. Rapor, 16 Ağustos 2015 ile 21 Ocak 2016 tarihleri arasında uygulan sokağa çıkma yasakları ve sivillere yönelik hak ihlallerini kapsamaktadır.

Buna göre, 16 Ağustos 2015'ten itibaren Diyarbakır, Şırnak ve Mardin başta olmak üzere Hakkâri, Muş, Elazığ ve Batman'ın da dâhil olduğu toplam 7 ildeki en az 19 ilçede, resmi olarak tespit edilebilen en az 58 süresiz ve gün boyu 'sokağa çıkma yasağı' adı altında kuşatma gerçekleştirilmiştir.

TİHV verilerine göre, bu kuşatmalarda en az 1 milyon 377 bin kişinin en temel yaşam ve sağlık hakları ihlâl edilmiş ve bu süre içerisinde, 39'u çocuk, 29'u kadın, 27'si 60 yaş üstü insan olmak üzere en az 198 sivil hayatını kaybetmiştir. Yine aynı raporda, anne karnında olmak üzere bebeklerin de öldürüldüğü belirtilmektedir.

Bu süreçte, tanıklarca beyan edilen ölüm biçimlerine göre ise, en az 40 kişi evlerinin sınırları içerisindeyken açılan ateş veya tanklardan atılan top mermilerinin binalarına isabet etmesi veya sokağa çıkma yasağının yarattığı ortamın doğrudan etkisi ile sağlık sorunları sonucu yaşamlarını yitirmiştir.

Sayın hâkim, burada kendimizce olduğunu iddia ettiğimiz bir şeylerden bahsetmiyoruz. Günümüz medya teknolojileri sayesinde artık kamudan gizlenemeyen, herkesin görmek zorunda kaldığı, gözümüzün önüne, oturma odalarımıza kadar taşınan bir şiddetten bahsediyoruz. Yani aslında bu tarafsız gözlemci raporları hiç olmasa dahi, internet çağında ölüm, katliam ve suikastlar artık sadece yaygın medyada değil, aynı zamanda sosyal medyada da adeta seyirlik hale gelmiştir.

Sokağa çıkma yasakları sırasında, kuşatma altındaki kentlerde sivillerin cep telefonlarıyla çekip paylaştıkları görüntüler Periscope'dan yayınlanıyordu. Hepimiz, orada olmasak dahi, uzaktaki insan acılarına cep telefonlarıyla çekilmiş görüntüler sayesinde tanıklık ediyorduk.

Periscope'dan, Twitter'dan, Youtube'dan, Facebook'tan yaygın medyanın görmediği, göstermediği görüntüler yayınlanıyor ve istesek de istemesek de bu acılar bir şekilde önümüze düşüyordu. Sosyal medya çağında artık görmedik, duymadık, bilmiyoruz deme lüksümüz yok. Bizden uzakta yaşanan insan acılarına, ana karnında öldürülen bebelerin dramına tanıklık etmemişiz gibi davranma lüksümüz yok.

Olan bir şeyi olmamış gibi gösterme lüksümüz de yok. Çok kısa bir zaman önce Ankara Katliamında halay çeken gençlerin arkasında patlayan ilk bombaya, yaralıları kurtarmak için alana gelen ambulansların engellenmesine, Suruç’ta parçalanmış gençlerin cesetlerine, Yemen'de, Roboski'de insansız hava araçlarıyla sorumsuzca öldürülen sivillere, Paris saldırılarında ölen, yaralanan veya can çekişenlerin acısına, Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bir suikasta kurban giden Tahir Elçi’nin öldürülüşüne neredeyse canlı yayın izler gibi tanıklık ettik.

Bu medya tanıklığı, bizi olan bitene her zamankinden daha çok yakınlaştırırken, aynı zamanda üzerimize tüm ağırlığıyla çöken bir ahlaki sorumluluk da yüklüyor.

Bizden uzakta bir yerlerde, başlarına kötü şeyler gelen, şiddete maruz kalan, öldürülen, işkence gören, yok edilen insanların acısına medyada tanıklık etmek, öyle kolayca bakılıp geçilecek şeyler değil. Birçoğumuz için 'hiç kimse', ama tanımadığımız birileri için 'çok değerli' olan o kurbanların acısıyla, bu ülkenin aydınları ve sorumluluk sahibi insanları olarak kaçınılmaz olarak empati kuruyoruz.

Size Aralık 2015'te Youtube aracılığıyla izlediğim bir haber videosundan bahsetmek isterim. Ki bu videoyu görmüş olmam, insanlık adına bahsi geçen bildiriyi imzalamamda büyük rol oynamıştır.

Yaralı çocuğunu hastaneye yetiştirmeye çalışan bir ailenin videosunu izledim o tarihte. Silopi’de, 11 yaşındaki Mehmet’in başına şarapnel isabet etmiş. Anası, akrabaları, Mehmet’in can çekişen küçük bedeni kucakta, ellerinde beyaz bayrak, 'Bizi öldürmeyin, biz silahsızız, yaralı taşıyoruz' telaşıyla sokaklarda koşturuyorlar.

Mehmet’in yaralı bedeninin üzerinde bir battaniye. Kucakta, koştukça ağırlaşan bedeni giderek bu dünyadan uzaklaşıyor. Onu taşıyan ailede bir umut, ya yardım bulunursa. Ama sokaklar labirent gibi. Sokakların giriş çıkışları kapatılmış ve caddelerden hastaneye ulaşmak mümkün değil.

11 yaşındaki Mehmet ölüme mahkûm. Yardıma gelen bir tek sağlık ekibi, bir tek ambulans yok. Sanki insanlara yaşamak yasak. Akrabalarının kucağında çaresizce o sokaktan bu sokağa koşturulan Mehmet, hastaneye ulaşamadan son nefesini veriyor. Evladı gözlerinin önünde ölürken, o videoda bu çaresiz, acılı annenin ıstırabını izliyoruz. O anne belki bugün hayatta, belki değil, onu bile bilemiyorum. 11 yaşındaki Mehmet’in o video kaydedildiği sırada canlı olan, ama şimdi ölmüş bedeni bize birçok şey diyor.

Kendimizi ve evladımızı o insanların yerine koyuyoruz. Ya biz böyle bir çaresizlik içinde kalsaydık? Ya hiç kimse bizim ve çocuğumuzun yaşam hakkımızı savunmasaydı? Ne hissederdik? Ve bu görüntüler bu ülkede yaşayan her sorumluluk sahibi bireye devletten hesap sorma hakkını veriyor.

Çünkü bu ülkede yaşayan sivillerin her birinin can güvenliğini koruması gereken kurum devlettir. Bu videonun Youtube görüntüsüne ve gazete haberlerine ekte sunduğum linkten ulaşabilirsiniz.

İddia makamı, gencecik yaşında hayata gözlerini yuman Mehmetler ölmesin, barış olsun, sivillerin yaşam hakkı korunsun diye çağrı yaptığımız metni, teröre destek olarak nitelendiriyor. Bu, en kaba tarifiyle gerçekleri saptırmaktır. Doğruları dile getireni ve resmi yetkilileri etik davranışa davet edeni marja itmektir.

İddianameden öyle anlaşılıyor ki, biz ülkemizde sivillere yaşatılan bu şiddeti ve acıyı görüp sussaydık, devletten hesap sormasaydık, iyi akademisyenler olacaktık. Oysa savaşta ve çatışmalarda insan hayatlarını hiçe sayanlardan hesap sormak sadece akademisyenlerin değil, her aklı başında vatandaşın hakkı ve görevidir.

Ancak bugün ülkemizde Sur'da, Cizre'de, Silopi'de, Nusaybin'de sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan insan hakkı ihlallerini görmezden gelmenin vatanseverlik, bu ihlallere dikkat çekmenin ise vatan hainliği olduğu şeklinde çarpık bir siyasi anlayış hâkim. Bu anlayış adaletsizdir. Bu anlayış, insan hayatlarını değil, şiddeti ve katliamı kutsayan bir anlayıştır ve yanlıştır.

Halbuki bundan birkaç sene evvel, mesela 2011'de, zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 1936-37-38'de Dersim'de öldürülen binlerce insanın listesini devletin belgelerinden gösterdikten sonra, 'Eğer devlet tarafından özür dilemek gerekiyorsa, ben özür dilerim' diyebilmişti. Devletin açıkça suç işlediğini, işleyebileceğini ve bu suçlardan özür dilenmesi gerektiğini kendisi de tarihi belgelerden yola çıkarak dile getirmişti.

O zamanlar ülkede böylesine demokrat bir siyasi iklim hâkimdi. Sayın Erdoğan'ın bu açıklamasının yer aldığı video ektedir. Şimdi ise, 'devlet sonradan özür dileyeceği bir şey yapmasın, hatadan dönsün' demek bile suç sayılıyor. Liderlerin, toplumun ve bireylerin devleti algılama biçiminde 7 yıl içinde ne değişti?

Benim şahsen siyasi sorumluluk anlayışım ve ilkelerim 7 senede değişmedi. Ben yıllar evvel başörtülü kadınların eğitim hakkını savunan bildiriye imza verdiğimde de aynı demokrasi ve sorumluluk anlayışıyla hareket ettim; bu metni imzalarken de. Çünkü susmak, yanlış ve hukuksuz olan karşısında sessiz kalmak, o suça ortak olmaktır.

Bu suça ortak olmayacağız metnini imzalayarak, çok haklı talepleri dile getirdiğimi düşünüyorum. Bunu yaparken, hiçbir suç örgütünü övmedim, şiddet çağrısı yapmadım ve toplumda şiddeti körükleyecek hiçbir eylemi övmedim.

Sadece ve sadece günlerce süren sokağa çıkma yasakları nedeniyle büyük mağduriyetler yaşayan, hava, su, ekmek, elektrik gibi en temel ihtiyaçlarından mahrum olan, yaralılarına sağlık hizmeti alamayan, ölülerini defnedemez hale gelen, her an ölüm korkusuyla evlerinde mahsur kalan sivillerin en temel insani haklarını savundum.

Bu nedenle imza metniyle internet ortamında karşılaştığımda, okuduktan sonra hemen imzaladım.

İddianame benim hiç tanımadığım ve görmediğim birilerinden talimat alarak, belli bir zamanlamayla hareket ettiğime hüküm veriyor. Bu da doğru değildir.

Ben hayatımda hiçbir zaman birileri adına konuşmadım, kimseden emir alarak da konuşmadım. İddianamede hakkıma yapılan bu talimatla konuştu ifadesini kesinlikle reddediyorum. Ben bağımsız aklıyla düşünen, araştıran, yazarak veya konuşarak düşüncelerini özgürce ifade etmeye çalışan bir bireyim.

Hayatımda hiçbir örgüte, partiye veya gruba üye olmadığım gibi, kendimi olsa olsa beyninin ışıltısını ve vicdanının sesini insanlığın yararına kullanmaya çalışan bir fikir işçisi olarak görürüm.

İddianame, 'terör örgütü propagandası suçu'na ilişkin olarak imza metninin tek taraflı olmasını ve yalnızca devleti muhatap almasını gerekçe göstermektedir. İmza metninin öncelikli olarak devlete yöneltildiği doğrudur; zira mensubu olmadığım bir örgüte barış çağrısı yapmamın hiçbir mantığı yoktur.

Barış ve sivillere karşı insanca muamele talep etmek bir haktır ve bu anayasal talep ancak ve ancak yurttaşlık bağıyla bağlı olduğum devlete yöneltilebilir.

Biz, vatandaşı olduğumuz devletten hesap sorduğumuz için ve bölgedeki insan hakları ihlallerini dile getirdiğimiz için günah keçisi ilan edildik. Çok açıkça, sadece doğruyu söylediğimiz için çok sayıda arkadaşımız işinden edildi; OHAL marifetiyle ve KHK'lerle işlerinden atılan meslektaşlarımızın pasaportları ellerinden alındı; çok değerli akademisyenler artık ülkelerinde çalışamaz hale getirildi, öğrencilerinden kopartıldı.

Henüz işlerini kaybetmeyenlere de çalıştıkları kurumlarda ağır mobbing uygulanıyor; bitmeyen soruşturmalarla psikolojik baskı yapılıyor, akademik yükselmeleri engelleniyor; dersleri ellerinden alınıyor.

Bir kısmımız 1930'larda Nazi Almanya'sından kaçıp Türkiye'ye sığınan Alman akademisyenler gibi, dünyanın dört bir yanındaki akademik kurumlarda göçmen olarak çalışmak zorunda bırakılıyoruz.

Türkiye'nin düşünen ve eleştiren insanlarına sadece doğruları dile getirdikleri ve insan haklarını savundukları için reva görülen bu uygulamalar, Türkiye siyasal tarihinde bir kara leke olarak yer alacaktır.

Aynı 1940'lar 50'ler üniversitesindeki cadı avının ve aynı 12 Eylül sonrası çıkartılan 1402 sayılı yasayla üniversiteden atılan muhalif hocalarımıza, meslektaşlarımıza yapılanların kara bir leke olarak tarihte yer aldığı gibi.

12 Eylül sonrasında çok değerli hocalarımıza ülkede yaşam hakkı tanımayan ve bazılarını akademik çalışmalarını Zimbabwe'de sürdürmek zorunda bırakan zihniyetle, bugünkü zihniyet birbirinin aynıdır.

Demokratikleşme, sivilleşme, özgürlüklerin genişletilmesi ve barış söylemiyle yıllarca iktidar olan bir hükümetin, 12 Eylül'ün darbeci zihniyetiyle aynı noktaya gelmesi de ayrıca hazindir.

Benzer bir şekilde, kendi uzmanlık alanım olduğu için gazetecilik açısından da bakıyorum: Gerçekleri halka anlatmak ve kamu yararı gözetmek açısından bakıldığında, basınımız da kötü bir sınav verdi bölgedeki sokağa çıkma yasakları sırasında.

Gerçekleri sakladı, insan hakkı ihlallerini ve sivil ölümlerini kahramanlık gibi çerçeveledi; suça ortak oldu. Aynı sorumsuz medya, benim gibi barış imzacısı akademisyenlerin kanıyla duş alacağını söyleyen mafya liderlerini kutsadı, açıkça canı tehdit suçu işleyenlere prim verdi.

Akademisyenleri 'alçak' ve 'müsvedde' olarak niteleyen küçültücü düşünceleri yeniden ve yeniden üreterek sahibinin sesini oynadı. Sahte ve kurgulanmış haberlerle bizi teröristmiş gibi çerçeveledi. Bu sorumsuz gazetecilerin ülkenin vatandaşlarına ve sorumluluk sahibi insanlarına karşı yapıp ettikleri de gazetecilik tarihimizde kara bir leke olarak kalacaktır.

Sözlerime rahmetli hocamız Güney Gönenç 'in 'Karanlık Zamanların Şarkısı: Üniversite'de 40'lı 50'li yıllar' adlı kitabında Aykut Göker'in yazdığı şu satırlarla son vermek isterim:

'Karanlık zamanları anlatan şarkılarda yalnızca karanlık zamanlar ve karanlığın insanları değil, o karanlığa direnen, o karanlığa karşı isyanlarını yükselten güzel insanlar da vardır… O güzel insanların direnci, isyanı, yarınlarımız için umuttur. Karanlık zamanları anlatan şarkılar, aslında anlattıkları o güzel insanlarla umudun da şarkısıdır. Onun içindir ki, karanlık zamanları anlatan şarkıları hep güzel insanlar söyler. O güzel insanlar bazen bilim insanıdır, bazen halk şarkıcısı, bazen de kunduracı ya da işportacı… Onların ortak yanı dirençleriyle, mücadeleleriyle gelecek kuşaklara taşıdıkları umuttur. Ve bize, dosta düşmana herkese, hep şunu anlatmak isterler: Bakın, biz vardık ve hep olacağız. Karanlıkların üstesinden gelinceye dek…'

İmzaladığım metin tek bir suç unsuru bile barındırmamaktadır ve anayasanın düşünce ifade özgürlüğünü koruyan maddesi kapsamındadır.

'Terör örgütü propagandası yapmak' suçunu kabul etmiyorum. Beraatımı istiyorum.”

Son Düzenlenme Tarihi: 31 Ekim 2018 18:15
www.evrensel.net
ETİKETLER Esra Arsansavunma