27 Ekim 2018 03:37

Riyad’la ilişkiler Avrupa’yı zorluyor

Cemal Kaşıkçı cinayeti, başta Almanya ve İngiltere olmak üzere Suudi Arabistan'la ilişkide olan Avrupa ülkelerini zorluyor.

Fotoğraf: Cemal Yurttaş/DHA

Paylaş

Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın cinayete kurban edilmesinin ve cinayetin resmen kabul edilmesinden sonra Avrupa’da başta Almanya ve İngiltere olmak üzere Suudi Arabistan’la olan ekonomik ve siyasi ilişkiler tartışılmaya başlandı. Çok sayıda politikacı ve tekel şefi Riyad’da yapılan milyarların döndüğü yatırım konferansına katılmaktan vazgeçtiler.

Almanya’da Süddeutsche Zeitung’dan aldığımız yorumda Batı’nın iki yüzlü, aldatıcı bir tavır izlediği, bunun yerine konferansa katılıp açık eleştiri yapılması gerektiği belirtiliyor. İngiltere’de ise The Guardian gazetesinden çevirdiğimiz yorum, mevcut neoliberal politikalar yerine Suudi Arabistan’la alternatif ticari ilişkiler kurulabileceğini ve Suudi Arabistan’la olan ittifakı devam ettirmenin zararlarından kaçınmak için alternatifleri araştırmanın zamanı geldiği belirtiliyor.

Diğer yandan İtalya’nın bütçesinin AB Komisyonu tarafından reddedilmesi üzerine Avrupa’nın aşırı sağcı hükümetlerin tavırları ve izledikleri taktikler Mayısta gerçekleşecek AB Meclis seçimlerinden önce tekrar tartışma konusu oldu. Merkez ‘sol’da bulunan La Republica gazetesinde yayınlanan yorum bu taktiğin seçimlerde aşırı sağcı hükümete başarı getirebileceğini fakat ekonomik olarak ülkeyi daha da zor koşullara sürükleyeceğini savunuyor.


ALDATICI, YALAN, YANLIŞ

Elisabeth DOSTERT
Süddeutsche Zeitung

Perşembe günü Riyad’da yapılan Suudi Arabistan Gelecek İçin Yatırım Konferansı sona erdi.  Proje hem katılımcıların çokluğu hem de orada kararlaştırılan ticaretin büyüklüğü nedeniyle Çöldeki Davos olarak adlandırılıyor. Konferansın organizatörü milyarlık Publik Investmend Fund (PIF). Amaç Suudi Arabistan’daki yatırımların ekonomik değişimlerle desteklenmesi.   

Riyad’daki zenginler buluşması İsviçre’nin dağlarındaki Davos buluşması gibi problemsiz değil. Muhalif gazeteci Kaşıkçının gizemli kaybedilişi sonrası çok sayıda tanınmış dünya devi katılmaktan vazgeçti. Kaşıkçı, İstanbul’da girdiği Suudi Arabistan konsolosluğundan çıkamadı. Türk yetkililerin açıklamaları veliaht prens Muhammet bin Selman’ın işin içinde olduğunu gösteriyor. 33 yaşındaki, konferansta PIF’in temsilcisi olarak baş organizatör olan prens oportünistliği ve iktidar hırsıyla tanınıyor.

Prens Bin Selman’la çekilen fotoğraflarının yayımlanması, kendilerini demokrasi, ahlak ve dünyaya açıklık değerlerinin savunucusu olarak lanse eden insanların imajını zedeleyeceği için ABD Maliye Bakanı Munchin, IMF Şefi Lagarde, değişik bankaların temsilcileri ve tekel şefleri  konferansa katılmaktan vazgeçtiler.   

Siemens Şefi Joe Kaeser de, baskılara dayanamadığı için, gecikmeli olarak katılmayacağını bildirdi. Kaeser, bu çözümün en temiz çözüm olduğunu ama en cesur çözüm olmadığını vurguladı. Cesurluğun tersi korkaklık olduğuna göre korkak bir çözüm nasıl en temiz çözüm olabilir ki? Kaeser ve diğerlerinin çözüm olarak sunduğu tamamen aldatıcı, iki yüzlü ve yanlış bir çözümdür.

Sahte, çünkü tekel şefleri katılmasa da tekellerin temsilcileri konferansa katıldılar. Aynı zamanda Alman-Arap Dış Ticaret Odası Başkanı olan, Ulaştırma eski Bakanı Peter Ramsauer, listeyi gördüğünü, batı dünyasından yüzlerce kişinin konferansa katıldığını söyledi.

Riyad’daki konferansa katılmaktan vazgeçmek aynı zamanda göstermelik; çünkü Suudi parası dünyanın tüm para fonlarında, Uber, Arcelor Mittal, Hapag Lloyd, ABD yatırımcı Blackstone ve bu sayede borsaya kayıtlı çok sayıda dünya tekeli, Japon Softbank, vb.’de dolaşıyor.

Krallıktaki insan hakları ihlalleri şimdiye kadar kimseyi ilgilendirmedi, Kaşıkçı gibi tanınmış birinin gizemli kaybedilişi, tekel ve politik çevrelerin birdenbire ‘değerleri’ hatırlamasını sağladı. Tekeller gerçekten ahlaki değerleri dikkate alsalardı, Suudi Arabistan’dan tek kuruş almaz, şimdi de bu parayı nasıl çoğaltacaklarını kararlaştırmak için Riyad’da gizli ya da açık görüşmeler yapmazlardı. Aynı zamanda insan hakları ihlalleriyle suçlanır, muhaliflere hayatın zehir edildiği söylenen Rusya ve Çin gibi ülkelerde, ‘çok kazançlı’ olduğunu söyleyerek ticari ilişkiler sürdürmezlerdi.

Tekel temsilcileri ve politikacılar konferansa katılmayarak sadece halkı aldattılar. Konferansta, onlar katılsın, katılmasın, büyük kapsamlı ticari sözleşmeler imzalandı. Prens Bin Salman, memnuniyetini, “Harika bir şey, katılımcıların sayısının çok olması daha fazla paranın akması anlamına geliyor” diye açıkladı. En az 50 milyar dolarlık ticari bağlantı sağlanmıştı.

Yapılması gereken ise tekel sözcüleri ve politikacıların konferansa katılıp açıkça insan hakları ihlallerinden, muhaliflere yönelik saldırılardan söz etmesi ve hangi koşullarla ticaretin sürdürülebileceğini belirtmesi olurdu. Belki bu sayede sadece paralarını değil savunduklarını iddia ettikleri değerleri oraya da akıtabilirler, toplumsal değişime katkı sunabilirlerdi.

Çeviren: Semra Çelik


HÜKÜMET BRİTANYA’NIN SUUDİ ARABİSTAN’LA TİCARETE İHTİYACI OLDUĞUNU SÖYLÜYOR: BU DOĞRU DEĞİL

David WEARING
The Guardian

Gazeteci Cemal Kaşıkçının öldürülmesi Birleşik Krallığın Suudi Arabistan’la olan ilişkisini ilk kez bu kadar derin bir mercek altına aldı. Bu gaddar ve baskıcı devleti, Yemende yaşanan insanlık faciasını yaratmada payı olan bir devleti savunmak ve ona silah satışlarını aklamak zor, fakat başta hükümet olmak üzere Britanya siyasetinde yer alanlar bu aşağılayıcı işi üstlenmiş durumda. Suudi ve Birleşik Krallığın ilişkileri ve bu ilişkinin İngiltere’ye stratejik önemi hakkında bir takım yalan yanlış kanılar Suudilerin işine geliyor.

Bir çok kişi Birleşik Krallık ve Suudi ilişkilerinin Petrol’e bağlı olduğunu zannediyor ama Birleşik Krallığın petrol ithalatının sadece yüzde 3’ü Suudi Arabistan’dan geliyor, çoğu kendi petrol rezervlerimizden temin ediliyor. Ne olursa olsun, Suudilerin petrolden elde ettikleri gelire ihtiyaçları olduğu için, “petrol silahını” kullanmak Riyad’ı olumsuz etkiler. Britanya devleti ve kapitalizmin asıl değer verdiği şey petrol değil, petrolün satışından elde edilen zenginlik.

Bu başka bir yanlış izlenime yol açıyor: Suudi Arabistan’a silah satışlarının İngiltere ekonomisi için önemli olduğu. Fakat 2015-16’da yani bu satışlar en yüksek olduğu zaman bile, tüm mallar ve servislerin satışlarını birleştirince bile, Suudi Arabistan’a toplam ithalat (askeri ve sivil satışların toplamı dahil) İngiltere’nin dünyaya ihracatının sadece yüzde 1,3’ünü temsil ediyor. Silah satışlarının asıl değeri ekonomiye katkısı değil, silah sektörünün kendisine faydası olduğu içindir - son on yılda silah ihracatın yüzde 43 Riyad’a gönderildi. Ülkenin kendi silah sektörü Londra’nın uzun dönemde küresel bir askeri güç olma hedefi için, ve Suudi Arabistan gibi ittifaklarını güçlendirmek için gerekli. Fakat bu ihtiyaçlar, mecburiyetten değil sadece bir seçenek.

Suudi Arabistan’ın asıl ekonomik önemi İngiltere’yle olan dış ticari dengesi, ve ülkeye sağladığı büyük yatırımlar. Bunların İngiltere’de ihracat yerine finansal servislere dayanan, yani neoliberal ekonomik model uygulamasından beri dünya ya olan dış ticaret borcu için önemli bir rol oynuyor. Fakat, buda bir seçenek, mecburiyet değil.

Geniş kapsamlı bir sanayi stratejisi dahil, neoliberalizmden uzaklaşmak bu ticari borç açığını küçültebilir böylece Suudi Arabistan’la olan ticari denge ve petrolden kaynaklı yatırımların önemini azaltabilir. Düzgün bir sanayi stratejisiyle mevcut silah sektöründeki önemli yetenekleri olan çalışanları daha iyi ve ahlaki olarak da savunulabilecek işler bulunamayacağına inanmak zor.

İngiltere silah satmazsa Riyad başka bir yerden satın alır bahanesi, İngiltere ve Amerika’nın satışlarının asıl niteliğini görmezden gelir: çünkü bu satışlar (Suudi Arabistan’a) kompleks ve en gelişmiş silah sistemlerini ve bunların kullanımını devam ettirilmesi içen destek sunar. Bu açık Rusya ya da Çin tarafından hemen kapatılamaz. Bu yüzden Brooking Enstitüsü Araştırma Görevlisi ve eski CIA analisti olan Bruce Riedel, aslında Amerika’nın istediği zaman Suudi Arabistan’ın Yemen saldırısını durdurabileceğini söylemişti, çünkü “Suudi Arabistan Hava Kuvvetleri Amerikan ve İngiliz desteği olmadan operasyon yönetemez.”

Bakanlar, Riyad yönetimiyle yürütülen terörle mücadele iş birliğinin Britanyalı vatandaşların hayatını kurtardıklarını savunuyor ama diğer bir görüşte Suudilerin aşırı ve İslam içinde azınlığı temsil eden görüşü teşvik ettikleri için bu tehlikeyi başında yaratmakla suçlanıyor. İdeolojiden bağımsız olarak terörizmin hangi koşullarda beslendiğine bakmamız gerek. Suudi Arabistan yolsuzluk, otoriter ve batıya bağlı bir ülkede cihatçıların çıktığının bir örneği ve Yemene yapılan müdahale sonucu kontrol altına alınamayan bölgeler genişledi ve bu tür güçler buralarda yaşam alanları buldular.

Diğer bir kanı, özü itibariyle Suudi Arabistan’ın bizlerden farklı bir kültürü olduğu ve bizim de reformistleri desteklediğimiz. Asıl gerçek, dünyanın her yerinde olduğu gibi Arap yarımadası anlaşmazlığı olan sosyo-politik bir alan ve 10 yıllarca asıl reformistler batı tarafından silahlanan baskıcı rejimler tarafından engellendikleri. Bu rejimlerin ilgilendikleri tek “reform” kendi zenginlilerini ve güçlerini birleştirecek olanla ilgili.

Suudi Kraliyetle olan ilişki Britanya için değil, belli bakış açısı olan bir Britanya için önemli: Yani dünyada stratejik bir güç olmak isteyen, neoliberal ekonomik modele bağlı ve sömürgeci mantalitesini devam ettiren bir Britanya. Bu ittifakı devam ettirmenin insanlığa zararı artık kaçınılmaz, ve buna karşı alternatifler var: Bunları düzgün araştırmanın zamanı geldi.

Çeviren: Çınar Altun


İTALYA’NIN TEHLİKELİ OYUNU

Francesco MANACORDA
La Repubblica

Avrupa'ya karşı savaş açmak mı, peki ne için? 22 Ekim’de (Brüksel’in uyarı mektubundan tam 4 gün sonra) İtalya hükümeti değiştirilmemiş bütçesini açıkladı, fakat bunun Avrupa Komisyonu tarafından ret edilmesi ve Roma ile Avrupa Birliğin yürütmesinin cepheden karşı karşıya getirme ihtimali çok yüksektir. Brüksel sunulan bütçeyi resmi olarak 23 Ekim’de ret etti ve bunun yeni bir versiyonunu talep etti, bu eşi hiç görülmemiş bir vakadır. Başbakan Giuesseppe Conti ve Ekonomi Bakanı Giovanni Tria Brüksel’e kimi utangaç açılım mesajları vermiş olsalar bile, bu meselede direksiyonda onların olmadığını herkes anladı. Geçmişte de gördüğümüz gibi Conte ve Tria figüran rolü oynuyorlar ve temel rollerde daha dün bile “bu bütçe bir santimetre dahi geri adım atmayacaktır” diye haykıran (popülist aşırı sağcı iki partinin liderleri) Luigi Di Maio ve Matteo Salvini var.

Yani açıkçası Avrupa ile çatışma sadece kaçınılmaz değil, asılında isteniliyor. Kuşkusuz İstikrar ve Kalkınma paktının kriterlerinin tartışılması tabu değil ve olamazda. Bunları çiğnemek zorunlu, hatta kimi durumlarda gerekli bile olabilir. Fakat İtalya ile ve İtalya için sorun, hükümet Maastricht kurallarını (eşi görülmemiş bir şiddetle) teşhir ediyor ve kâğıt üzerinde kalkınmayı teşvik edeceğini iddia eden fakat gerçekte hiç buna uygun davranmayan bir siyasi politikayı savunuyor olmasıdır. Tüm ekonomist yorumcular, gelecek yıl yüzde 1,5 kalkınma öngörüsü üzerine kurulmuş bir bütçe hipotezinin gerçekçi olmadığını belirtiyorlar. Ve yürütmenin önlemlerinin kalkınmayı besleyebileceğine de ciddi şüphe duyuyorlar.

Yarımadadaki (5 Yıldız Hareketi ve Liga’nın oluşturduğu) iktidara karşı genel bir komplo ile karşı karşıya mıyız? Bu hükümetin devrimci yenilikçi bir vektör olduğunu anlayabilecek kadar beceriksiz miyiz? Daha da şaşırtıcı olan ise veriler ve gerçeklerin çok yönlü bir siyasi propaganda çeliştiği görülmüyor bile. Son haftalarda İtalya’da Avrupa’ya karşı köpürtülen saldırının ardında esas olarak Liga’nın oluşturduğu açık ve sinik bir siyasi politikanın olduğu görülüyor. Salvini ve adamları için, göçmenlerden sonra mücadele edilmesi gereken yeni bir “Dış Cephe’nin” açılması, ilk baharda yapılacak Avrupa seçimlerinden önce daha geniş bir kesimin oyunu almayı amaçlıyor. Brüksel’e desteğin en düşük olduğu bu günlerde Avrupa’yı mücadele edilmesi gereken düşman olarak tanımlama aslında zeki bir taktiktir. Fakat aynı sırada sinik bir tavırdır da, zira seçimlerde elde edilebilecek bir kazanç için ülkeyi çok bir zor duruma sokma riski alınıyor. Diğer yandan bu stratejisi Liga’nın içinde başarılı olsa bile Liga’nın hayal ettiğini belirttiği “farklı” bir Avrupa’nın ne olabileceğini göstermeye neden de olabilir, yani olsa olsa kendi kendileriyle de dahil olmak üzere sürekli kavga eden küçük mozaik devletlerden oluşan bir Avrupa oluşabilir, örneğin 22 Ekim’de yaşandığı gibi Salvini gibi AB’ye muhalif olan Avusturya Başbakanı Sebestian Kurz, Avrupa Komisyonunu İtalya bütçesini tereddüt etmeden ret etmeye davet etti.

Çeviren: Deniz Uztopal

ÖNCEKİ HABER

Brüksel Havalimanı'nda grev: Ücret ve çalışma koşuları iyileştirilsin

SONRAKİ HABER

Öykü Arin ‘kelebek’ oldu, annesi "Donör olma" çağrısı yaptı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa