22 Ekim 2018 03:02

Akın Birdal: 21. yüzyılda hâlâ düşünce ve basın özgürlüğü tartışıyoruz

Akın Birdal’la yeni kitabı “Sarı Zarf” üzerinden yaşam öyküsünü ve insan hakları mücadelesini konuştuk.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Aziz KOÇYİĞİT
Frankfurt

Akın Birdal’ın kaleme aldığı ve henüz doğmadan önce köyüne gelen bir sarı zarfla başlayan otobiyografisi okurlarla buluştu. İnsan hakları savunucusu yazar Birdal bir yıllık çalışmanın ürünü olan kitapta, 1966 yılında üniversiteye girişiyle başlayan mücadele tarihini belgelerle anlatıyor. Birdal kitap için, “Ben de yaşadıklarımın, konuştuklarımın, yaptıklarımın unutulmaması adına yazmayı gerekli gördüm, yani bir bellek yenilenmesi oldu” diyor.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70. yılı ve kendisinin de 70’inci yaşı olmasının böyle bir çalışmaya esin kaynağı olduğunu belirtiyor Birdal. Burhan Sönmez kitabın önsözünde, “Anılarını kaleme alan Akın Birdal’ın geleceğe aktarmak istediği sözleri vardır; bu yüzden geçmişi yazıya döker. Bize ve gelecek kuşaklara adeta bir yirminci yüzyıl tarihi anlatırken, yirmi birinci yüzyılın nasıl olması (aslında nasıl olmaması) gerektiğini gösterir.” diyor.

Akın Birdal’la yeni kitabı “Sarı Zarf” üzerinden yaşam öyküsünü ve insan hakları mücadelesini konuştuk.

Kitapta şahsi yaşamınızdan ziyade, 50 yıllık Türkiye tarihi, esas olarak insan hakları mücadelesi var. Nasıl ve nerede başladı sizin mücadeleniz?

İlk önce Ankara Hukuk Fakultesi’ne kaydımı yaptırdım ancak kredi ve burs çıkmayınca  Ziraat Fakültesine yazıldım. Sosyal biriydim ama fazla politik bilincim yoktu. Okula girdiğim 1966 yılında bir rastlantı sonucu Akın Özdemir ile tanıştık. Akın Özdemir o yıl Talebe Cemiyeti başkanı oldu. O bir sosyalistti ve belki de ilk kez öğrenci mücadelesini işçi sınıfı mücadelesine bağlayanlardandı. Onunla dostluğumuz, yoldaşlığımız 1978 yılında Çukurova Ziraat Mühendisleri Odası Bölge Başkanı ve Köy-Koop’un önderlerinden biri iken katledilene kadar sürdü.

1970 yılında okulu bitirdikten sonra Ziraat Mühendisleri Birlik ve Odalarında, daha sonra da emekçi köylülerin, kır yoksullarının ekonomik demokratik mücadele örgütü Köy-Koop’da Akın Özdemir’le mücadelemiz sürdü.

O dönemde kooperatifleşme daha yaygındı değil mi?

Bakın 1980 darbesine gelindiği zaman 59 ilde birliğimiz vardı. 4 bin 314 köyde kooperatifimiz ve 2 milyon 500 bin ortağımız vardı. 15 günlük, aylık ve 3 aylık yayınlar çıkarıyorduk. İşçi köylü ittifakını esas alan bir örgütlenmeydi.

Darbe sonrası insan hakları mücadelesiyle anıldı isminiz.

Evet. 1980 askeri darbesinden sonra bir yıl tutuklu kaldım. Üç yıl diğer bazı arkadaşlarla birlikte bakkallık yaptım. Bu bakkal hem kendi ihtiyaçlarımızı hem de cezaevindeki özellikle TÖB-DER’li bazı arkadaşların ihtiyaçlarının bir kısmını karşılıyordu. 1983 yılında Aziz Nesin öncülüğünde benim de imzaladığım Aydınlar Dilekçesi verildi. Daha sonra Ekmek ve Hak Dilekçesi’nin hazırlanmasında yer aldım ve Aziz Nesin’le birlikte süreçlerin hep içinde oldum. Hem yurtiçi hem yurtdışında çalışmalar yürüttük. 1986 yılında da İnsan Hakları Derneği (İHD) kuruldu. 12 Eylül askeri faşist darbesi ülkeyi cehenneme çevirmişti. Bildiğiniz gibi 50 kişi idam edildi. 73 kişi işkencede öldürüldü. 650 bin kişi işkenceden, sorgudan geçirildi. 30 bin kişi yurtdışına çıkmak zorunda bırakıldı. Bunların 15 bini yurttaşlıktan çıkarıldı. Ve biz İnsan Hakları Derneği’ni tutuklu ve hükümlü yakınlarının, annelerin bir arayışa girdikleri dönemde kurduk. Her gün cezaevi kapısı önündelerdi. Seslerini, çığlıklarını duyurmak istiyorlardı.

Onların arayışı ile bizimki örtüştü ve toplumun değişik kesimlerinden 98 kişi ile birlikte İHD’yi kurduk. Ben de derneğin ilk genel sekreteri oldum. Darbeye itirazı olan geniş bir kesim ideolojik, siyasi nüanslarını erteleyerek bu şemsiye altında birleşti. İlk kuruluş bildirgemizde “genel af çıkarılması ve idamın kaldırılması” talebini kampanyaya dönüştürmüştük. Ecevit ve Demirel’in de içinde olduğu siyasi yasakların kaldırılmasına dönük de çalışmalarımız oldu. İnsan haklarına evrensel ve bütünsel baktık. Birinin yerine diğerini koymama ilkelerine bağlı kaldık. Coğrafyamızın özgün koşulları nedeniyle de öncelikleri belirledik. Ezilenlerden ve emekçilerden yana oldu hep önceliklerimiz.

Yurtdışında da önemli çalışmalar yaptınız ve dönemin iktidarları tarafından “ülkeyi başkalarına şikayet etme” vb gerekçelerle hainlikle, terörizmle suçlandınız. Şu anda yurtdışında bulunuyorsunuz ve böyle suçlamalar devam ediyor.

Kuşkusuz. Bakın biz gün geldi Cumhurbaşkanlarını gün geldi meclis başkanları, siyasi parti başkanlarını ziyaret ettik raporlarımızı verdik. Örneğin ölmeden iki ay önce Cumhurbaşkanı Özal’ı ziyaret etmiştik ve bize taleplerimizde çok haklı olduğumuzu ancak biraz dilimize dikkat etmemizi söylemişti. Özal Kürt meselesini de ayrıntılı konuştuğumuz bu görüşmede, “Çok haklısınız; bir gün sizin gibi insanların bu memlekete anıtı dikilecek. Bu kapı size açık, her zaman gelebilirsiniz” demişti. Demirel’le de Başbakan ve Cumhurbaşkanı iken çok kere görüştük. Abdullah Gül’le de görüştük. Görüşme talebimize olumlu veya olumsuz yanıt vermeyen sadece Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer oldu.

Az önce ilkesel yaklaşımımız ve önceliklerimizden söz etmiştim. Emekçiler ve Kürt sorunu önceliğimizi oluşturdu. Bölgede bir savaş var ve bir halkın tüm hakları, dili, kimliği, kültürü, tarihi yerle bir ediliyor. Ve demokratik mücadele kanalları kapatılmış. O nedenle biz buna öncelik tanıdık. İHD’de de ilk ayrışma bu öncelikten kaynaklandı. 1990 yılında yaptığımız kongrede Vedat Aydın’ın konuşmasını ana dilinde Kürtçe yapmak istemesi sonucu çıkan tartışmalar derneği bölünmeye götürmüştü. Bundan bir ay sonra da işkence edilmiş olarak katledilmişti Vedat Aydın. Vedat’la başlayan bu saldırı ve katliamlar günümüze kadar geldi.

Siz yaklaşık 40 yıldır insan hakları mücadelesi içindesiniz. Bugüne dair neler söylersiniz?

Avrupa Birliği sürecine bağlı olarak AKP iktidara geldiğinde kimi kesimlerde bir umut yaratmıştı. Emin olun insan hakları açısından olabilir ama sınıfsal açıdan bakıldığında bende umut hiç olmadı. Nitekim AKP yanıltmadı bizi. AKP iktidara geldiğinde 52 bin kişi cezaevinde idi. Şimdi 251 bin kişi. Bakın 200 bin kişi arttı. Adli mahkumları ayırırsak çoğunluğu muhalif olan sol, sosyalist, Kürt ve emekçiler bunlar. 2015 darbe girişiminden sonra da FETÖ’cüler buna dahil edildi.

Siyasette bu denli emekler veriyor, çabalar harcıyor ve bedeller ödüyorsunuz ancak bazen geriye döndüğünüz zaman bir şey değişmediğini görüyorsunuz. Fikri olarak bir gelişme var kuşkusuz. Diyalektik olarak değişmeyen şey değişimdir. Tamam bu bir olgudur. 21. yüzyıldayız ve hâlâ düşünce, ifade, basın özgürlüğünü tartışıyoruz. Gazeteci arkadaşlar içerdeler. Siyasetçiler içerdeler. İnsan hakları savunucuları içerdeler. Barış akademisyenleri, sadece savaşa bu suça ortak olmayacağız dediler, bilim ahlakını etiğini gösterdiler ve işlerinden oldular. Yargılanıyorlar her gün. İş cinayetleri... Son bir ayda 170’i aşkın iş cinayeti oldu. Ve buna itiraz eden işçiler tutuklanıyor, içeri atılıyorlar. Bu saldırılar ekonomik krizi örtbas etmek üzere önümüzdeki günlerde daha da artacak. Ancak birincisi umudu korumak, öldürmemek gerekiyor. İkincisi, bu olup bitenlerden ders çıkarmak gerekiyor. Bu kitabın yazılış amacı da tamamen bu.

BİR SENARYO UYGULANDI

1998 yılında bir suikaste uğradınız.

PKK tarafından alıkonulan 8 askerin aileleri tüm kapıları çalmış ancak bir sonuç çıkmamıştı. Bunun üzerine bir heyet oluşturmuş ve görüşmeye gitmiştik. İkinci görüşmede askerler serbest bırakıldı. Bu Ankara’yı çok kızdırmıştı. Bir anlamda PKK muhatap alınmış oluyordu. Bizim askerleri almaya gittiğimiz zaman Zap Kampı’nda çekilen ve PKK bayraklarının da görüldüğü fotoğraflar Hürriyet, Sabah gazetelerinde manşetten verilmiş ve bizi PKK’li gibi gösteriyorlardı. Sonradan Genel Kurmay Başkanı Çevik Bir’in basına gönderdiği andıç sonucu bu haberlerin yapıldığı ortaya çıkmıştı. Böylelikle üzerimize çarpı konulmuş oldu. Bundan sonra çok sayıda tehdit almaya başladık. 12 Mayıs 1998 günü ben dernek bürosunda iken, önceden hazırlanmış bir senaryo uygulamaya geçirildi.

Saldırı sonucu sağ kolunuzu uzun süre kullanamadınız.

Evet. Sağ kolumun dirsekten kesilmesi gerektiğini söylemişlerdi. Ben kabul etmedim. Daha sonra Fransa’da 75 yaşında Komünist bir doktor bulduk. Beni ameliyat etti ve 6 hafta içinde el sıkışabileceğimizi söyledi. El sıkışamadık ama parmağımda bir kıpırdama oldu. Bu arada 1999 yılında tekrar cezaevine girdim. Cezaevinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararıyla haftanın üç günü fizyoterapi alıyordum. Ancak sağ kolumu henüz kullanamıyordum. Sağ elimle yazamadığım için cezaevi yönetiminden  ses kayıt cihazına izin vermeleri için başvurdum ancak, “teröristlere vermiyoruz” cevabını aldım. Böylece sol elimle yazma egzersizlerine başladım. 6 ay sonra artık yazabiliyordum. Böylece sol elimle üç tane kitap yazdım. Daha sonra gördüğüm tedaviler sonucunda sağ elimi de kullanır hale geldim. Bu kitap sağ elimle yazıldı.

ÖNCEKİ HABER

Kaşıkçı cinayeti ve Suriye’de Suudi normalleşmesi

SONRAKİ HABER

ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara'da

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa