20 Ekim 2018 02:07

Avrupa Suudi Arabistan’a mesafeli yaklaşıyor

Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda öldürüldüğü sanılan Gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı, Avrupa medyasında da en önemli gündemlerden.

Fotoğraf: AA

Paylaş

Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda öldürüldüğü sanılan Gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı, Avrupa medyasında da geçtiğimiz haftanın en önemli gündemlerden biriydi.

Bavyera’da yapılan eyalet seçimlerinde geleneksel partilerin büyük oy kaybetmesi ülkeyi sarsmasına rağmen Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda öldürüldüğü sanılan Gazeteci Cemal Kaşıkçı olayı, Almanya’da gündemin en önemli konusu oldu. Hükümet resmi açıklamasıyla olayın açıklığa kavuşturulması için “Türkiye’ye yardımcı olunacağını” bildirdi. Hükümet böyle derken Alman tekeli Siemens’in Veliaht Muhammed bin Selman’ın birçok yatırımcı tarafından boykot edilen Projekt İnternational ‘modernleştirme’ konferansına katılacak olması eleştirilere neden oldu. 

İngiltere’de de, Brexit’ten sonra en çok konuşulan gündemlerden birisi Kaşıkçı olayıydı. The Guardian gazetesi, Kaşıkçı olayın Suudi Arabistan’ın reformcu veya yenilikçi olmadığının bir kanıtı olduğunu ve 33 yaşındaki Veliaht Prens bin Selman’in totaliter bir düzen inşa ettiğini yazdı. Kaşıkçı olayından sonra İngiltere Uluslararası Ticaret Bakanı Liam Fox, haftaya Suudi Arabistan’da gerçekleşecek yatırım konulu zirveye katılmama kararı aldı. 

FRANSA’DA SAĞCI KABİNE KURULDU

Fransa’da ise Emmanuel Macron’un gündemi ise yeni kabineydi. İstifa eden İçisleri Bakanı Gerard Collomb’dan dolayı yapılması gereken hükümet değişikliğini iki haftadır gerçekleştirilemiyordu. Nihayetinde geçen salı günü yeni hükümet ilan edildi. Giden ve gelenlere bakıldığında fiili olarak başından beri sürekli olan sağa kayma politikasının bu kez gerçekten adı konulmuş oldu. Macron ne kadar “orta yolcu” bir çizgiyi savunduğunu belirtse de uyguladığı sağcı politikaya uygun bir sağcı hükümet kurmuş oldu. Zira aynı akşam yaptığı ulusa sesleniş konusunda aynı politikaya devam edeceğini açıkladı. 


KAŞIKÇI OLAYI: SUUDİ ARABİSTAN’IN YANLIŞ HESABI

Gudrun HARRER
Der Standart

Kaşıkçı olayı, iki hafta önce başladığı düzeyi çoktan terk etti. Rejim karşıtı bir gazeteci olan Kaşıkçı sadece hunharca öldürülmedi. Bunun için herhangi bir komando görevlendirilebilir, iz bırakmadan bilinmeyen bir yerde öldürülebilir ve faili meçhullerin arasına katılabilirdi. Hayır, böyle yapılmadı, Kaşıkçı açıkça devletin kan davasının sonucu katledildi. Olayın uluslararası boyutu ve Suudi Arabistan açısından sonuçları ise henüz belirsiz.

İSTANBUL POLİTİK TERCİH

İlkin; öldürülme yeri olarak İstanbul’un seçilmesi olayın ne kadar politik olduğunu ortaya koyuyor. Suudi Arabistan ve Türkiye sadece tarihi olarak rekabet içinde değiller, güncel olarak da Sünni Müslümanlar ve Selefi Müslüman Kardeşler meselesinde karşı karşıya duruyorlar. Buna rağmen Kaşıkçı’nın öldürülmesi emrini verenin hesaba katmadığı gelişmeler oldu. Olay, başta ABD olmak üzere birçok devlet için Suudi Arabistan’la ilişkisini belirlemede anahtar sorun haline geldi. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan yönetimini kurtarma çabalarına rağmen birçok tanınmış yatırımcı ve kişinin Veliaht Muhammed bin Selman’ın düzenlediği büyük modernleştirme projesiyle (Projekt International) ilgili konferansa  katılmaktan vazgeçmesi, uluslararası arenada farklı düşünüldüğünü ortaya koyuyor. 

Soruşturmanın titizlikle sürdürülmesinden sorumlu olan herkes dedikodu, spekülasyon ve gerçekleri dikkate almak zorundadır. Bilinmezlik arkasına saklanmak hiçbir işe yaramaz. 

SUUDİ ARABİSTAN YÖNETİMİ SORUMLUDUR

Türkiye’deki başkonsolosluğunda gerçekleşen bir cinayetten tabi ki Suudi Arabistan yönetimi sorumludur. Aradan iki hafta geçtikten sonra Prens bin Selman aklanarak suçu kontrolsüz güçlere yükleyerek olayın açıklığa kavuşturulduğunun açıklanması ve günlük yaşama dönülmesi kimseyi inandırmayacak ve işe yaramayacaktır. 

Korkunç hikâyenin tümü, kısaca MbS diye adlandırılan Muhammed bin Selman’ın hesabı yanlış yapmasından kaynaklanıyor. Kral Selman’ın hızla yükselen bu sevgili oğlu, yaşamının uzun bölümünü ülke dışında geçirmemiş az sayıda Suudi prenslerinden biri. Dünyayı ve dünya politikasının mekanizmalarını tanımıyor. Trump’ın yağlamalarını kendine göre tercüme ederek politikasına karşı çıkan herkesin ölümü hak ettiği şeklinde yorumladı ve uygulamaya soktu. 

SİLAH TİCARETİ YETERLİ OLACAK MI?

Bazı gözlemciler bu tarzıyla MbS’in kendi geleceğini yok ettiğini belirtiyor. Ancak Suudi Arabistan yönetimin şeffaflıktan uzak olması, Kral Selman’ın böylesi bir kriz dönemine dramatik kararlarla müdahalede bulunacağı konusunda pek de güvence vermiyor. 

Başka bir büyük soru ise Trump’ın MbS’i “Projekt International” nedeniyle uluslararası düzlemde koruyup koruyamayacağı. Trump için her şeyden önemli olan Suudi Arabistan’a silah satışı bu konuda yeterli olmayacaktır. Ancak petrol ve ticaret gibi ‘ekonomik gerçekler’ diğer ülkelerin de sorunun en kısa zamanda çözümlenmesini, Suudi yönetiminin aklanmasını arzulamalarına yol açabilir. Yine de yaşananlar Suudi Arabistan’ın uzun vadede istikrarsızlaşmasına yol açacaktır.
 
(Çeviren: Semra Çelik)


PRENS SELMAN HİÇ DE REFORMİST DEĞİL. BU DA KANITI

Dilip HIRO
The Guardian 

Haziranda Suudi kadınların araba kullanmasına karşı konulan yasak kalktığında bu yeni prens Muhammed bin Selman’ın modernleşme yolundaki, liberal gündeminin bir parçası olarak portrelenmişti. Yine de yetkililer kadın aktivistlere bu konuyu destekler açıklamalar yapmamalarını emretti. Verilen kesin mesaj, önerilen değişikliğin kadın aktivistlerin kampanyasının değil, Kral Selman ve veliaht prens oğlunun hediyesi sonucu olduğuydu. Gerçek şu ki hükümet bu aktivistlerin 11’ini bir ay önce tutuklamıştı. Dördü serbest kalsalar da kalan yedisi, kadınları vesayet altına alan sistemin -yetişkin kadınları reşit olmayan bireyler olarak niteleyen sistem- kaldırılması için bir dilekçe yazmışlardı. Hâlâ tutuklu yargılama ile gözaltındalar ve 25 yıl hapis cezasına çarptırılabilirler.

ÖNCEKİLERDEN DAHA DESPOTİK

Bu şekilde bakıldığında gelişmeler reformdan çok aynı tas aynı hamam gibi görünüyor. Birçok açıdan prensin kendinden önceki hükümdarlardan daha despotik olduğu aşikar, dolayısıyla İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda (Gazeteci) Cemal Kaşıkçı’nın kayboluşunu çevreleyen kasvetli olaylar ilk görünüşte olduğu kadar şok edici olmamalı. 

2017 yılın yaz aylarında 30 Suudi din adamı, yazar ve entelektüel, bin Selman’ın Sarayı tarafından izlenen politikalara muhalefet ettikleri için tutuklanmıştı. Kendi tutukluluğunun da yakın olduğunu sezen Kaşıkçı işte bu sırada Washington’a kaçtı. 30 yılı aşkın süredir seçkin bir gazeteci ve editör olan Kaşıkçı, Aralık 2016’da başkan seçilen Donald Trump’ı eleştirdikten sonra yazılarının basılması ve televizyonda yer alması yasaklanmıştı. 

Washington Post’daki köşe yazısında, Riyad’ın Katar’ı diplomatik ve ticari olarak ablukaya almasını, Lübnan’ın başbakanı Saad Hariri’yi zorlan istifaya zorlamasını (daha sonra geri çekti) ve medyayı ile muhalifleri bastırmasını kınadı.

BÜTÜN GÜCÜ ELİNDE TOPLADI

Kral Selman, Ocak 2015’de tahta geçene kadar, Suudi kraliyet ailesi gönülsüz olsa da, düzene bağlı olmayan Vahabi din adamlarına izin veriyor, muhalifleri korkutarak susturuyor, para dağıtarak üye yapıyor ve yurt dışındaki rakiplerine gelince, dönem dönem adam kaçırıyordu. (Prens) bin Selman’ın hızlı yükselişiyle beraber bu değişti.

Tüm güç merkezlerini eline aldı, ve sadece hükümeti (yani savunma, milli muhafızlar, içişleri bakanlığı ve onun gizli servislerini) değil aynı zamanda dünyanın en büyük petrol, inşaat ve yayıncılık şirketi olan Saudi Aramco’yu da ele geçirdi. Prens bin Selman, babasının desteğiyle, bunların hepsini yolsuzluğa karşı popüler bir kampanyayı başlatma bahanesiyle yaptı. Riyad’da gösterişli Ritz-Carlton otel’de Kasım 2017’de 326 işadamı ve prensi tutuklayarak bunu başardı. Kraliyet mahkemesi yetkilileri, tutukluların hükümetten çaldıkları iddia edildi.

Böylece, eski Kral Abdullah’ın yeğeni dahil kraliyetin en önemli ikilisi tüm muhalefet güçlerini ortadan kaldırmıştı. Oğlu, Prens Mütaib de Milli Muhafızların komutanlığından alındı.

17,4 milyar dolar değerinde varlığı ile Sudilerin en zengin prensi Velid bin Talal, 12 hafta boyunca Ritz Carlton oteline kapatılmıştı. Gizli bir anlaşma sonucu ve TV üzerinden verdiği röportajda “her şey iyi” dedikten sonra serbest bırakıldı. Büyük konağı silahlı koruma altında. Serbest bırakılan diğer tutsaklar gibi, denetlenebilmesi için ayak bileğine kelepçe takma zorunluğu getirildi.

Devlet tarafından yöneltilen gazete tarafından, tutuklanan kadın hak savunucularına yönelik karalama kampanyası başlatıldı, yürüttükleri kampanya ihanetle suçlandı ve Katar tarafından finanse edildiği ima edildi.

PRENS SELMAN’IN İLK KURBANLARI

Onlara sempati duyan kişiler sağ olsun, ve uluslararası insan haklar kurumları sayesinde, Kadın hakları aktivistleri halen halkın gündeminde yer alıyorlar. Bunun tam aksine, yargısız tutuklu ve fikir ayrılıklarına düşen din adamların, yazarların ve aydınların durumları halen belirsiz. Aynı şekilde, cesurca baskı ve tehditte karşı koyan, Ritz Carlton otelinden geleneksel cezaevine transfer edilen 56 tutuklunun da durumu belirsiz. Hedefe konulan kişiler yok sayıldı, bunlar 33 yaşındaki bin Selman’ın inşa ettiği  totaliter rejimin ilk kurbanları.

Tarih gösteriyor ki, başkaldırıları acımasızca bastırmak halk arasındaki hoşnutsuzluğun taşmasına ve sonuçların korkunç olmasına yol açıyor. Kral Salman, İran Şahına ne olduğuna hatırlayacak yaşta. En sevdiği oğluna yaşadıklarını ve hatırladıklarını anlatmalı.

(Çeviren: Ege Dündar)


AŞIRI MACRONCU BİR HÜKÜMET

Michel SOUDAIS
Politis

O kadar gürültü sadece bunun için miydi? İki hafta süren tartışmalar ve değerlendirmeler sonrası Elize Sarayı 16 Ekim Salı günü basit bir basın açıklamasıyla hükümet değişikliğini kamuoyuyla paylaştı. Bu yöntem, zaten “illegal çıkar savunması” ve “etkileme teşebbüsünde” bulunmadan dolayı iki davası olan Elize Genel Sekreteri Alexis Kohler’in basın önüne çıkmasını engelleyebildi. Fakat yanı sıra böylelikle aslında sadece biçimsel olan bu hükümet değişimi de küçümsenmiş olundu, zira Elize’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi yeni hükümetin “yol haritası aynı olmaya devam ediyor”. Dolayısıyla bu sandalye oyunundan hiçbir şey beklememek lazım, fakat hükümet değişiminin ilan süreci Emmanuel Macron ve Edouard Philippe’in giderek artan tepkilere neden olan bir politikayı hayata geçirmekle yükümlü bir ekibi oluşturmada ne kadar zorlandığını da göstermiş oldu, zira birçok şahsiyet açıkça böylesi bir hükümete girme teklifini reddettiklerini kamuoyuyla paylaştılar. 

Sonuç itibariyle yapılan bu sınırlı hükümet değişikliği beklendiği gibi üç bakan ve bir de tanınmayan bir devlet sekreterinin çıkışını teyit etti, yerlerine yeni 8 kişi hükümete girdi ve 6 bakanın ise bakanlığı ya da alanları değişti. 2014’den geçen ocak ayına kadar Senato’da Sosyalist Parti grubunun başkanı olan (istifasını ‘politikayı bırakıyorum’ diye açıklamıştı) eski Sosyalist Didier Guillaume, Tarım Bakanlığında eski bir sosyalistin, Stéphane Travert’in yerine atanmış olsa da, yeni hükümet esas olarak Meclis çoğunluğunun sağ kanadını güçlendirdi. Kültür Bakanlığına eski (merkez sağ) Cumhuriyetçiler (LR) partisi üyesi Franck Reister (…) getirildi. Son haftalarda hükümetle arasına mesafe koyan (sağcı orta yol) partisi MoDem’ın ağırlığı da bu vesileyle arttırılmış oldu: İçişleri bakanı Gerard Collomb’un bakanlığında devlet sekreteri olan Jacqueline Gourault bu sefer tam bir bakanlığa, büyük bir bölge bakanlığına atandı (yanına eskiden devlet sekreteri olan iki Macroncu sekreter de atandı). Yanı sıra MoDem’in Meclis Başkanı Marc Fesneau da Meclisle İlişkiler Bakanı olarak görevlendirilmiş oldu. Bu görevi önce Christophe Castaner üstleniyordu, ama eski İlerleyen Cumhuriyet (ReM) partisinin bu başkanı, artık İçişleri Bakanı. Başka şeylerin yanı sıra Castaner, anayasa değişikliğinin gündeme getirdiği siyasi olarak hassas olan yeni seçim bölgelerinin belirlenmesi görevini üstlenecek. Fakat bu görevlendirme yeni hükümetin tek uygunsuzluğu değil. Danone (tekelinin) kamu işleri genel müdürü Emmanuelle Wargon, ekolojik dönüşümden görevli olan bakanlığa devlet sekreteri olarak atandı. Böylesi önemli bir görevde lobici bir sorumlunun atanması artık kesin bir şekilde Macroncu çizginin aynı olarak uygulanacağının tartışılmaz kanıtıdır. 

(Çeviren : Deniz Uztopal)

ÖNCEKİ HABER

ÇAYKUR çayı almadı üretici mağdur

SONRAKİ HABER

Prof. Dr. Füsun Üstel tahliye edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa