Tecavüz çocuğu doğurtulacak!

Tecavüz çocuğu doğurtulacak!

1 Eylül 2012 sabahında gazete manşetlerine “Öldürdüğü tecavüzcüsünden 5 aylık hamile olan N. Y.’ye kürtaj yapılmalı mı?” sorusuyla yansıyan Isparta, Yalvaçlı N.Y. olayı, kadına yönelik şiddetin ülkemizde geldiği boyutları ve yaşadıkları şiddet karşısındaki çaresizliklerini görmek bak

Prof. Dr. Songül Sallan Gül

Giderek daha da muhafazakarlaşan, kadının aile içindeki varlığını anne kimliği dışında neredeyse tanımayan ve kadının karar hakkını elinden alarak, uğradığı tecavüz karşısında bile “doğurun devlet bakar” diyebilen bu eril, ataerkil zihniyet, kadını yok saymaya devam etmekte. Aslında bu bakış açısının kendisi kadınların beden kontrolüne ilişkin şiddetin derinliğini ve keskinliğini göstermesi bakımından da oldukça düşündürücü!!! “Bu devlet kimin devleti?” sorusunu sormak sanırım burada anlamlı. Devlet; tercihini muhafazakâr ve eril sosyal baskıdan yana kullanarak, kadın için neyin doğru ya da yanlış olduğuna ataerkil bir zihniyetle karar vermekte ve kadının temel yaşam haklarını, özgürlüklerini ve tercihlerini bir kenara itmektedir. Bu ülkede yaşayan kadınların da, en az erkekler kadar hakları ve özgürlükleri var ve devletin görevi bunlardan kadınların da eşitçe yararlanmasını güvence altına almaktır. Çünkü CEDAW başta olmak üzere pek çok uluslararası belgeye imza atarak Türkiye’de kadın-erkek eşitliğini sağlayacağını taahhüt eden ve kadınları erkek şiddetinden koruyacağına söz veren bu devlet sözünü neden tutmuyor? Daha geçen sene İstanbul sözleşmesine ilk imzayı atarak kadına yönelik şiddete karşı AB’ye örnek olmakla övünen bu iktidar, neden sözünü tutmuyor? Konu kadının bedeni ve kararları üzerindeki haklarını kullanmaya gelince, kadının önüne şiddete rağmen, aileyi, yani erkeğin haklarını ve otoritesini esas alan ataerkil aileyi koruma adına, sözde toplumun namusunu (!) öne çıkarmaktadır. Bu eril muhafazakar kimliğin bir yansıması değilse, nedir?  
Özellikle son birkaç aydır kadın ve aile politikalarını kürtaj üzerinden götürmeyi tercih eden AKP hükümeti, bu tartışmayı da gayri insani ve kaba bir erkeksi söylemle sürdürmekte. Bu olayda da olduğu gibi, konuyla ilgili bürokrasi de adeta N.Y.’ye tecavüz nedeniyle istemediği çocuğu doğurtmak için el birliğiyle hareket etmekte. İşi sürece bırakmayı seçmekte. N.Y’nin bir insan ve kadın olarak hakları elinden alınmakta, istemediği hamileliği sürdürmeye zorlanmakta. Aylar süren tecavüzler karşısında yaşadığı travmalar sonucu hissettiği çaresizlik yaşananların kadına ve bebeğe yaşattığı ve belki de artarak yaşatacağı acıları görmezden geliyor. Ataerkil zihniyetin kör cinsiyetçi bakışı, kadının kendi yaşamına ilişkin hak ve özgürlük talepleri elinden alıyor. Bu sadece N.Y.’ye değil, tüm kadınlara yapılan bir haksızlık ve ihlaldir, göz yummadır.
Kırsal alanda kadının onurunu koruma ve kendine yönelik şiddete karşı dur deme çabasının hazin öyküsü karşısında bu acıyı bedeninde ve ruhunda daha fazla taşıyamayacağını düşünen bu genç kadın, tecavüz bebeğini istemiyor. Ama toplumun ve erkeğin namusunu korumak adına, teknik ve hukuki gerekçeler de öne sürülerek, kendine bu hakkının olmadığı söyleniyor. Hamileliği devam ettikçe ve yaşamı boyunca her gün bu acıyı hissedeceğini kimse önemsemiyor. Oysa açıkça dile getirilmese de tartışma, kadının acılarına aileyi koruma adına, kadın haklarını ve taleplerini yok sayarak, çocuğun nesebi üzerinden götürülüyor. Türk Ceza Kanunu’nun 99. maddesi e uğrayıp hamile kalan kadına 20 haftaya kadar  olma hakkı tanıyor. Yani yasa cüsünden hamile kalan kadına olabilme hakkını, ancak 20 haftaya kadar tanımakta. Ama uygulamada; kadına çocuk doğurtulup, sonrasında da istenmeyen ilan edilen bu çocuk, yuvalara terk edilecek. Yapılan bu uygulama çocuğu koruma ve yaşam hakkını tanımaktan çok, erkeklik onurunu, dayanışmasını ve gücünü topluma kanıtlamak değil de, nedir! Nitekim N.Y. olayının gerçekleşmesinden bir haftaya yakın bir süre geçmesine karşın, N.Y’nin gerçekte kaç haftalık hamile olduğunu gizli tutma çabasına girildi. Önce 22 hafta bilgisi geldi, sonra süre 25 hafta diye ifade edildi. Cuma günü de mahkemeden N.Y.’nin 29 haftalık gebe olduğu açıklandı ve DNA testinin doğumdan sonra yapılacağı belirtildi. Bu durum bürokrasinin sanki kararını önceden verdiğini ve bu tür durumları bürokratik işleyişe bırakarak, zamana yayarak yürüttüğünü ve bu kadına da tecavüz çocuğunu doğurtacağını gösterdi….
Oysa bir haftadır kadın kuruluşları, gazeteciler ve kadınlar, anne karnındaki bebeği N.Y’nin istemediğini ve bu nedenle de kendine zarar verebileceği endişesini dile getirdiler. Artık acilen yasanın değiştirilmesi ve tecavüz durumunda süre kısıtlamasının kaldırılması gerekmektedir. Kürtaj konusunda sessizliğini uzun süredir koruyan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın da acilen harekete geçmesi/geçirilmesi gerekmekte. Bakanlık, sözde aileyi koruma adına eril muhafazakar zihniyete boyun eğmemeli ve yasal değişikliğe öncülük yapmalıdır. Ayrıca DNA testinin hemen yapılması olanaklı hale getirilmelidir.
Ülkemizdeki tıp ve olanaklar, bu işin zaman geçirilmeden yapılmasını olanaklı kılmaktadır. Bir ihmal sonucu hazin bir patlamada hayatını kaybeden 25 gencin, askerin DNA ile kimlik tespitinin bir kaç günde yapılacağının açıklaması, o ailelerin acısını dindirmeye katkı yapacaktır. Ancak, tecavüze uğrayan kadın için bu olanağı adli tıp ve bürokrasi niçin kullanmıyor? İstenirse dağıtılan adalet, kadınlar içinde de artık işlemeli… Sonuç olarak, kadın erkek eşitliği kadının insan haklarını tanımadan ve korumadan gerçekleşemez. Kadınlara yönelik şiddete sessiz ve seyirci kalarak ya da göz yumarak da, ne haklar ve özgürlükler, ne toplum ve ne de korumaya çalıştığımız aile korunabilir!

*Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

www.evrensel.net