15 Ekim 2018 03:43

Gazeteci Murat Bayram’ın ilk kitabı ‘Belkî îşev binive’ çıktı

Bianet Kurdî Editörü Murat Bayram’ın, “Belkî îşev binive" (Belki bu gece uyur) isimli öykü kitabı çıktı.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Cansu PİŞKİN
İstanbul

Bianet Kurdî Editörü Murat Bayram’ın, sokağa çıkma yasakları sırasında şahit olduğu insan hikayelerini çektiği fotoğraflarla anlattığı “Belkî îşev binive” (Belki bu gece uyur) isimli öykü kitabı çıktı. Bayram, Avesta Yayınları tarafından basılan ve Kürtçe olarak yayınlanan ilk kitabında, yasaklar sırasında öldürülen ve zorla yerinden edilen insanların yalnızca bir rakamdan ibaret olmadığını anlatmayı amaçlıyor.

Barış görüşmelerinin sona ermesinin ardından 2015-2016 yılları arasında Kürt illerinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları onlarca insanın ölümüne, binlercesinin de zorla yerinden edilmesine sebep olmuştu. Yasaklar sırasında bölgede gazetecilik yapan Bianet Kurdî Editörü Murat Bayram, Şırnak ve ilçelerinde çektiği fotoğraflarla belgelediği yıkımı ve insan hikayelerini okuyucuyla buluşturdu. 

“Yaptığımız haberler dışında yüzlerce insanın hikayesi dinledik, onların fotoğraflarını çektik, yaşadıkları yerlere gittik, onlarla beraber korktuk, beraber üzüldük, beraber sevindik. Yasak döneminde her şeyi bitmiş bir aileye sığındığımızda kalan son pirinçlerini beraber paylaştık. Bu insan hikayelerinin anlatılması gerekiyordu.” diyen Bayram ile ilk kitabı “Belkî îşev binive” (Belki bu gece uyur) hakkında konuştuk.

‘HER RAKAMIN BİR HİKAYESİ VAR’

Kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?
Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre şehir çatışmalarında 2 bin 360 kişi öldürülmüş. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi’nin raporuna göre 355 bin ile 500 bin arası insan zorla yerinden edilmiş. Aynı raporda Cizre’de 189 kişinin bodrumlarda mahsur kaldığı bunların çoğunun kadın ve çocuk olduğu yazıyor. Tıbbi müdahaleden ve insani ihtiyaçlardan mahsur bırakılan bu insanlar daha sonra öldürüldüler. Fakat söz konusu raporlarda bu insanlar bir rakam olarak var. Ben 189 ölünün sadece bir rakam değil 189 ailenin dramı olduğunu anlatmak istedim. Mesela Taybet Ana Silopi’de çok bilindik bir olaydı. Cesedi 1 hafta sokakta kalmış, ailesi alamamıştı. Taybet Ananın öldürüldüğü yerin alt sokağında bir anne daha vardı. 4 çocuğuna su almak zorunda olduğu için dışarıya çıkmış ve çıktığı gibi vurulmuştu. Vurulan anneyi eltisi içeri almıştı. Çocukları 4 gün boyunca annenin ölü bedenine sarılmış, 4 gün sonunda ceset kokmaya başladığından cansız bedeni bir iple pencereden aşağı sarkıtılmıştı. Irak Kürdistan Bölgesinde çalışan kocası günler sonra kaçağa rağmen dönmüş, eşinin camdan sarkıtılan bedeni bir battaniyeye sararak gidip gömmüştü. Yani o rakamların içerisinde böyle hikayeler var.

Kitabı kaleme alırken niçin edebi bir dil kullandınız?
Çünkü edebiyat bazı şeyleri daha kalıcı yapar. Çünkü yeni medya diye bir bölüm var artık ve medya gittikçe daha tüketilen bir şey olmaya başladı. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte haberler gittikçe kısalmakta, sadece şok ve flaş haberler olmakta. Daha kalıcı ve daha anlaşılır olması için edebiyat olmasına özen gösterdim. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir insan bu kitabı okuduğunda şunu fark etmeli; bir gün savaş kapılarına geldiğinde herkesin birebir başına gelebilecek şeyler.

PELUŞ AYICIKLAR İÇİN YIKIK BİNAYA GİRDİ

Kitaba ismini veren öyküden bahseder misiniz?
‘Belkî îşev binive’ kitaptaki ilk öykü. Sokağa çıkma yasaklarının kalktığı ilk gün Cizre’ye gittik. Yasaklar sırasında 7 akrabasını kaybeden bir teyze ile bir röportaj yapıyorduk. Cesetlerini sonradan yıkıntılar arasında bulmuşlar. Röportaj bittikten sonra sokaktan iki kadının geldiğini gördük. Biri diğerinin kolunu çekiştiriyor, diğeri ondan kurtulmaya çalışıyordu. Kurtulan kadın yıkıntı halindeki 3 katlı binaya girdi. Binada hiç duvar olmadığı için ne yaptığını görebiliyorduk. Üçüncü kata çıktı. Aşağıda kalan kadın ağlıyordu. Biz de onunla birlikte üçüncü kata bakıyorduk. Yukarı çıkan kadın üçüncü katta belirdi. Elinde bir şeyler vardı. ‘Buldum getiriyorum’ dedi. Aşağıdaki kadın ise, ‘Her şeyin canı cehenneme. Değer miydi gittiğine’ diye ağlamaya devam ediyordu. Kadın ikinci kata indiğinde elindekilerin ne olduğunu gördüm ve fotoğrafını çektim. Elinde iki peluş ayıcık vardı, ‘Onları getirdim’ diyordu. Yanımdaki ağlayan kadına, bu peluş ayıcıklar için mi teyze içeri girdi diye sordum. Kadın, ‘Evet 8 aydır çocuklarını köyde uyutmaya çalışıyor. Şehre dönemiyorlar yasak olduğu için. Küçük bir kızı var uyumuyor. Beni evime götürün, ayıcığımı getirin diye ağlıyor. Ayıcığı getirmek için girdi’ dedi. Sonra kadın aşağı indi yanımdaki kadını aldı ve uzaklaşırken dönüp çamurlar içinde bir kısmı yırtılmış ayıcığı göstererek ‘Belki bu gece uyur’ dedi. Yani aslında huzursuzluğun ve birçok şeyin hikayesiydi ‘Belki bu gece uyur’. Yani o uyumak sadece o kız çocuğunun uyuması değil daha sonra günlerce uyumayan gazetecinin de uyuyamaması, savaş nedeniyle vicdan azabı çektiği için uyumayanların, yakınını kaybettiği için uyumayanların ve bütün uyumayanların hikayesi.

‘KURGU DEĞİL GERÇEK’

Kitap tamamıyla gerçek insan hikayelerinden mi oluşuyor? Kurgu var mı?
Kitaptaki her öykü kendi başına bir öykü iken öykünün tamamı bir gazetecinin öyküsünü anlatıyor. Çünkü dinlediğiniz insan hikayeleri sizde mutlaka bir iz bırakıyor, hayatınızın bir parçası oluyor. Bu yüzden gazetecinin de insani yönünü anlatmaya çalıştım. Kitap, bir gazetecinin tarihe sadık kalmaksızın daldan dala atlamasından oluşuyor. Dolayısıyla gazetecinin gözünden hikayelerin birleştirilmesi kurgu. Ama yer ve fotoğraflar, insan hikayeleri kurgu değil. Gerçek insan hikayeleri, gerçek yerler, farklı bağlantılar.

Kaleme aldığınız öykülerde gazetecinin ya da hikayesini paylaştığınız insanların ismini kullanmamanızın özel bir sebebi var mı?
Gazetecini isminin yanı sıra bir cinsiyeti, yaşı ya da bir konumu da yok. Bir gazetecinin üzerinden gazetecileri anlattım çünkü bu, gazetecilerin yaşadığı bir trajedinin hikayesi. Yani  gazetecilik mesleğinin getirdiği bir şey olduğundan o meslekle adlandırdım. İnsanları anlatırken de çok nadiren direkt isimlerini verdim. Bir sosyal konumun, cinsiyetin etkili olduğu yerlerde direkt isim verdim. Mesela Tahir Elçi. Çünkü onun isim olarak toplumsal bir değeri var. Mesela peluş ayıcıklı annenin ismi ya da yüzü yok. Çünkü o bir anne. Bir yüz, bir isim değil. Bebeği için oraya giren herhangi bir insan.

‘KÜRT DUYGUSUNDA YAZDIM’

Kitabın ilk olarak Kürtçe basılmasının özel bir nedeni var mı?                 
Bu kitaptaki duygular da anlatım da sadece Kürt dilinde değil; Kürdün duygusunda, yaşamında. O yüzden ilkin Kürtçe okunmasını istedim. Hatta sadece Kürtçe yazmadım insanlar konuşurken ağızlarından nasıl çıktıysa öyle yazdım. Öykü anlatım dili Kürt modern gramer kurallarına ve imla kurallarına uygun ama tırnak içindeki insan konuşmalarının tamamı onların ağzından çıktığı gibi. Çünkü bazen cümleyi kurma şekli de insanların duygularını yansıtan bir şey. İnsanlar o duygu yoğunluğunda oturup çok düzgün bir cümle kuramaz. Kuramadılar da. O yüzden cümleyi tamamlamadığı zaman kimsenin yerine tamamlamadım. Fotoğraflar insan hikayelerini anlatıyor, sözler fotoğrafın anlatamadığı yerlere giriyor. Yani aslında söz de bir fotoğraf. İkisi birbirinin destekçisi tamamlayıcısı olan iki şey. Biz buna edebi gazetecilik dedik. Çünkü fotoğraf çekip insan öykülerini anlatmak bir yönüyle gazetecilik ama bir yönüyle de edebiyat.

TORUNLARI ÜZÜLMESİN DİYE PORTAKALLA BEKLEMİŞ

Kitaptaki fotoğraflardan birini daha gösteren Bayram, o karenin hikayesini şöyle anlattı: “Tekerlekli sandalyedeki yürüme engelli ihtiyar bir dede. Karşısında duran yıkıntı onun evi. Daha önce torunlarıyla burada yaşıyormuş. Torunları en çok bahçede oynamayı seviyormuş ama savaş olunca torunlarıyla beraber diğer çocuğuna taşınmışlar. Şimdi iki aile bir apartman dairesinde yaşıyorlar. O sabahın ilk saati dede, tekerlekli sandalyesiyle evinin önüne gelmiş. Kucağında birkaç portakalla... ‘Amca o portakalları ne yapacaksınız’ diye sorduk. Torunlarını gelip de bahçelerinin yıkıldığını görünce üzülürler ise onlara vereceğini söyledi.”

HAYATIN KURDUĞU BİR KURGU

Bayram kapak fotoğrafının öyküsünü şöyle aktardı: “Kapaktaki amcanın hikayesini almadım ama ilgimi çekti. Bastonuna tutunup yürüyordu. Yıkıntılar arasında durdu. Elindeki alyans güneşte parlıyordu. O yıkıntılar arasında bir çiçek kalmıştı sadece. Hayatın kurduğu bir kurgu gibiydi. Bir amca yürüyor, bastonuna tutunuyor, ailesini simgeleyen alyans var, yıkılan duvarlar ve içinde bir çiçek var. Birçok şeyin tek karede birleştiği bir fotoğraf.”

ÖNCEKİ HABER

FIBA Genel Sekreteri Baumann hayatını kaybetti

SONRAKİ HABER

İYİ Partili ilçe başkanına saldıranlar yakalandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa