‘Merhabalar, nasıl gidiyor arabalar...’


Fotoğraf: Havalimanı işçileri

‘Merhabalar, nasıl gidiyor arabalar...’

Haydi, dilediğin gibi tüm yetki sende, vaat ettiğin gibi uçur bizi!

Hakkı ÖZDAL

5 Ekim 2018 Cuma günü, özellikle son 6 yıldır memlekete sık sık “bunu da yaptılar” dedirten bir iktidar için bile ‘yüksek performans’ günü oldu. Gündüz saatlerinde Dev Yapı-İş Sendikası’nın genel Başkanı Özgür Karabulut tutuklandı. Daha önce, aralarında İnşaat-İş sendikası yöneticilerinin de bulunduğu 33 havalimanı işçisi tutuklanmıştı. Karabulut’un kelepçelenerek tutuklanması, sermayenin uluslararası ve yerli temsilcileri ile, krizi esasen çalışan sınıfların üzerine yıkmak konusunda bir uzlaşmaya gittiği anlaşılan iktidarın önümüzdeki dönemde işçi sınıfının her türlü hak arama eylemine karşı göstereceği tutum konusundaki kararlılığını –aynı zamanda da olası bir hareketten duyduğu ürküntüyü teyit etti.

Cuma günü akşam saatlerindeyse, bir gün önce “örgüt üyeliği” suçlaması ile yargılanan Grup Yorum üyeleri davasında hakim ile ‘tartışan’ avukat Ömer Kavili, ileride “bugünleri anlamayı kolaylaştıracak” bir ‘gerekçe’ ile tutuklandı: “Ters psikoloji ile müvekkilini ve kendini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalışmak”! Sanırım üzerine çok bir şey söylemeye gerek yok.

Bir sendikacının işçi haklarını savunduğu için ve bir avukatın müvekkilinin dosyada haklı çıkmasını sağlamaya çalıştığı için tutuklanması; zaten çoktandır “hukuk” çerçevesinin dışına çıkmış olan sürecin vardığı nokta açısından anlamlı ve tarihi bir hukuki iz de bırakıyor elbette. Rejim, gelip geçici bir hevesi asırlık bir ağacın gövdesine gazoz kapağıyla kazıyan ergen ‘aşıklar’ kadar sorumsuzca kalıcı iz bırakıyor arkasında, kendi niteliğine dair... Ama bu kararlar, elbette bir ‘hukuki rezalet’ olmakla birlikte siyaseten de bir şeyler söylüyor. Zaten, teknik anlamda hukukun bu denli dışında gerçekleşen bir olgunun ‘ait olduğu yer’de, siyasal egemenlik mücadelesinde neye işaret ettiğini de bakmakta yarar var. Yapılan hukuki taşkınlığın olası vahim sonuçları gözetilerek Avukat Ömer Kavili’nin ertesi sabah alelacele bir yazı ile tahliye edilmesi de meseleyi iyiden iyiye ceza hukuku tartışmasından siyaset alanına taşıyor zaten.

Mücadeleci bir sendikacı ile tüm olumsuzluklara rağmen işini yapmakta ve hakimleri, savcıları prosedüre davet etmekte ısrarcı davranan bir avukatın tutuklanması, öncelikle bir ‘ön alma’dır elbette. Krizin artan etkileri toplumdaki hoşnutsuzluğu ve dolayısıyla protestoları artırma potansiyeli taşırken, bu potansiyele karşı hem sınıfsal hem de idari anlamda bir ‘koruyucu tedbir’ kapsamında görülmelidir.

Öncelikle iktidarın, özel olarak sınıf muhalefetini hedef alan, dikkatini oraya yoğunlaştıran siyasal bir yönelimini gösterir –ki işçi hareketinin bir an için en görünür olduğu simgesel bir noktada, 3. Havalimanı inşaatında yaşananlara baştan beri gösterdiği olağanüstü tepkinin bir devamı, bu ‘tepki’nin süreceğinin belgesidir.

İkinci olarak toplumun tüm kesimleri açısından ‘hak arama’ mücadelelerinin önünü kesmeyi amaçlayan bir hedef gözetmektedir –“haklı çıkmaya çalışmak” diye bir ‘suç’ imal edilerek bunun tutuklama gerekçesi yapılması tüm topluma verilmiş bir tahammülsüzlük mesajıdır.

Ancak, başta işçi sınıfı olmak üzere toplumdan gelecek itirazlara karşı hem sınıfsal hem de siyasal bir koalisyonu büyük oranda sağlamış görünen iktidar bloku açısından bu ‘kararlılık gösterisi’, meseleyi çözmek anlamına gelmiyor. Herkes bilir ki en çok bağıran en çok korkandır. Bir başka deyişle, kendisine ‘hukukçu’ diyen bir takım görevlilerin, bu ‘tarihi düzeyde absürt’ kararları üretmesini sağlamak, yargı üzerinde çok önemli bir siyasallaşmış etkinin varlığını gösterdiği kadar bir ‘zayıflığı’ da gösterir. Kontrolden çıkmış öfke, mantıksız eylemlere yol açan kızgınlık, abartılı sonuçlar üreten gövde gösterileri; insanlar için olduğu gibi siyasal egemenlikler için de; kararlılık ve özgüven naralarıyla perdelenmiş içgüdüsel kaygı çığlıklarına işaret eder.

Bugünkü iktidar blokunun siyasal anlamda iki başat ortağı olan AKP ve MHP, sergiledikleri uyumlu görüntüye rağmen hem kendi hinterlandlarında hem de birbirleriyle ilişkilerinde yapısal sorunlar yaşıyorlar. ‘Büyük ortak’ AKP’nin, toplum nezdinde, etkileri giderek artacak ekonomik krizin hesabının sorulacağı ilk merci olması yeterince bir içsel gerilim yaratıyor. 500 milyon dolarlık lüks makam uçağı ya da hasta ekonominin bir Amerikan kurmay heyeti ile müzakere halinde ‘tedavi’ edileceğinin ilanı, ideolojik ve dini bagajların da alet edildiği iç tartışmaları kışkırtıyor. Farklı siyasal ya da dini duyarlılıkları temsil ediyormuş gibi görünseler de esasen farklı burjuva fraksiyonların ‘arzuları’ ile şekillenen AKP içi klikler; gitgide küçülen olanaklar ve ayrıcalıklar sofrasının etrafında yeni gerilimler üretmeye müsait bir şekilde istiflenmiş bulunuyor. Bir ucunda “bu beyinsizlikler yüzünden helak olabiliriz, tevbe edelim” diyen Akit Yazarı Abdürrahim Dilipak ve benzerlerinin şimdilik utangaç seyreden ‘iç muhalefetinin’; diğer ucunda, tıpkı bir madde bağımlısı gibi hep daha yüksek dozda ‘biat’ ve ‘itaat’ isteyen, ama her defasında da bunu üretme potansiyeli azalan ‘merkezi çekirdeğin’ bulunduğu bir istif bu... Ve kriz koşullarında, basit sarsıntılarla bile dengesi bozulabilecek bir kırılganlık kazanıyor gitgide.

‘Küçük gibi görünen’ ortak MHP ise, nimetlerinden yeterince yararlanamadığını düşündüğü bir iktidarın krizinden hasar görmek endişesiyle daha talepkar davranıyor. “Sorumluluk üstleneceksem yetki de isterim” diyor. Yerel seçim ittifakı konusundaki derin görüş (ve çıkar) ayrılıklarının yanında; af, batıyla ilişkiler, devletin kadro rejimi gibi konulardaki yapısal farklılıklar MHP’yi sadece daha talepkar değil, ‘huzursuz ve hırçın’ da yapıyor. İYİP ve başkanıyla girilmiş ağız dalaşının tam bir fiyaskoya dönüşen sokak ayağı; bu hırçınlığın yönetilmesinin de kolay olmadığını gösteriyor.

Kürt siyasetine, hakkını arayan işçilere, hukuku hatırlatan avukatlara gösterilen tahammülsüzlük, bu kırılgan tablonun yarattığı endişelerden de besleniyor. 24 Haziran’da, esasen de ‘rakiplerin tutumu’ sayesinde olduğundan büyük görünen ‘zafer’, üzerinden 4 ay geçmeden, geleceğe dair söylenecek sözlerin etkisini peşinen azaltan bir ‘yüke’ dönüşüyor: “Haydi, dilediğin gibi tüm yetki sende, şimdi vaat ettiğin gibi uçur bizi!”

Bu beklentiyi karşılamak ya da neden karşılanamadığını anlatmak, Meclis çıkışında “Merhabalar, nasıl gidiyor arabalar” tekerlemesiyle bile “havası güzelleşen” organik gazetecileri eğlemek kadar kolay değil elbette.

Son Düzenlenme Tarihi: 06 Ekim 2018 14:45
www.evrensel.net
ETİKETLER Hakkı Özdal