İngiltere Rusya’ya meydan okuyacak mı?

Fotoğraflar: DHA - AA

İngiltere Rusya’ya meydan okuyacak mı?

Avrupa'nın gündeminde bu hafta İngiltere'deki Rus asıllı ajan krizi, Almanya'nın Suriye'ye saldırı mesajı ve Macron'un Audin'in katlini itirafı vardı.

İngiltere’de Rus asıllı İngiliz Ajan Sergey Skripal’in zehirlenmesi vakasının şüphelileri Aleksandr Petrov ve Ruslan Boşirov, bu hafta, verdikleri röportajda İngiltere’deki yaşanan olayla bir ilgilerinin olmadığını ve İngiltere’de sadece turist olarak bulunduklarını iddia etmişti. İngiliz hükümeti şüphelilerin açıklamalarını reddetti.

Hükümet yanlısı Telegraph gazetesi ise İngiliz hükümetinin Rusya’ya karşı tutumunun daha sert olması gerektiğini ama bazı finansal çıkarlardan dolayı İngilizlerin Rusya’ya “Meydan okuyamadığını” yazdı. Gazete, “Hükümet, İngiltere’deki Rus parasının üstüne gitmedi ve Avrupa Birliği’ni (AB) bahane olarak kullanıyor. AB de bu konuda yavaş hareket ediyor çünkü (AB’nin) bazı güçlü üyeleri Rus enerjisine muhtaç” diye yazdı.

ORMAN YASASI

Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’in, Suriye rejiminin kendi halkına karşı kimyasal silah kullanması durumunda muhtemel bir misilleme operasyonuna katılma olasılığını gözden geçirdiğini açıklaması tepki yarattı. Almanya’nın bu bahaneyle Suriye’nin bombardımanına katılması askeri açıdan da Almanya’nın dünya devleri arasında yer alma planına bağlanıyor. Telepolis’te yayımlanan makalede; “Güçlü olan kendi yasasını yapar, orman yasalarına göre hareket eder” deniyor.   

FRANSA GENÇ KOMÜNİSTİN KATLİNİ ÜSTLENDİ

Fransa’da Emmanuel Macron’un, Cezayir Savaşı esnasında, 11 Haziran 1957 tarihinde faili meçhul olarak kaybedilen Genç Komünist Maurice Audin’in Fransız ordusu tarafından katlettiğini kabul etmesi, Fransız emperyalizminin sömürgeci tarihinin tekrar gündeme gelerek tartışılmasına neden oldu.

Matematikçi genç komünistin işkencede öldürüldüğünü, aynı yıllarda onunla beraber işkence gören Yazar Henri Alleg defalarca belirtmiş ve Fransız emperyalizminin katliamlarını “Sorgu” adlı kitabında işlemişti. Macron’un artık bir avuç aşırı milliyetçi dışında herkesin kabul ettiği sömürgecilik dönemi katliamlarının gerçekleştiğini kabul etmesinde, devrimci ve ilericilerinin uzun yıllardır süren mücadelesinin tarihin karanlıklarındaki tüm katliamların aydınlatılmasında belirleyici bir rolü var. 


İNGİLTERE’NİN RUSYA’YA MEYDAN OKUMASI GEREKİYOR

Telegraph
Başyazı

Moskova, düşmanlarıyla alay etmeyi seviyor. İngiltere’de Skripal vakasıyla ilgili basına sunulan belgeler sonrası Rus yetkililer, Başbakan Theresa May’in (Afrika ziyaretinde çocuklarla ettiği dansa vurgu yaparak) dans stilini Rus Dışişleri bürosundaki basın şefine benzettiler.

İki Rus şüpheli ile yapılan bir röportaj kelimenin tam anlamıyla bir düzmeceydi. Bu kişiler Mart ayında Salisbury şehrinde ne yapıyorlardı? Alexander Petrov’un ve Ruslan Boşhirov’un açıklamalarına göre, şehrin 123 metre uzunluktaki kulesini, saatini ve dünyanın en eskilerinden birisi olan katedralini görmeye gitmişler, ama kiliselerde bulunan eski dönemlere ait taşları toplayan kişilere hiç de benzemiyorlar. Verdikleri cevap Vikipedia’dan alınmış gibi gıcırdıyor ve Salisbury şehrinde çok kısa bir süre kalmalarının nedeni de Rusların vereceği bir cevaba da uygun değil: Çok kar vardı.

Aklı başında bir şekilde Salisbury’deki saldırıları reddederek Vladimir Putin, dehşetli durumu hafifletiyor ve (İngiliz halkının) kafasında kuşku yaratıyor. Yalanın kendisi ne kadar büyükse o kadar iyi: (Ruslar) bu kadar açık ve ortadaki bir olayı gerçekten uydurabilirler mi sorusunu insanlara sorduruyor. Takıntılı olan insanların aya yapılan inişte gölgeli bir kareyi şüpheyle incelemesi gibi, saf ve kötü niyetli olanlar Skripal vakasının (Rusya’yı) zor duruma düşürmek için yapılmış bir vaka olduğunu ısrar edecek.

Gerçek sanıldığından çok daha basit: Sinir sistemi üzerinde etkili bir kimyasal madde Britanya topraklarında kullanıldı ama istedikleri asıl hedefi öldüremediler ama olaya sadece seyirci olan birisini öldürdükleri kesin. Moskova’nın yaptığı açıklama çok saçma geliyor çünkü Rusya Sayın Putin ne isterse onu yapmaya alışkın ve çok iyi düşünülmemiş hikayeler uydurarak olayları örtmeye çalışıyor. Şu anda İngiltere’ye de gülüyor.

İngiltere meydan okumadı. Hükümet, İngiltere’deki Rus parasının üstüne gitmedi ve Avrupa Birliği’ni (AB) bahane olarak kullanıyor. AB de bu konuda yavaş hareket ediyor çünkü (AB’nin) bazı güçlü üyeleri Rus enerjisine muhtaç. Bu arda Batı, propaganda savaşında yenilgiye uğruyor. Rusya bizim seçimleri oylarla oynayarak baltalamıyor, aksine sistemimize gürültü ve saçmalık yağdırıyor, bu da kötü olmaya başlıyor. İngiltere -anlaşılır nedenlerden dolayı- bu saçmalıkların seviyesine düşmüyor ama siyasetçilerin de anlaması gereken şey karşılık vermemek ve bürokratik broşürlere yönelik bağlılık bizi hayal kırıklığına uğratıyor.

İngiltere’nin Sayın Putin’e karşılık vermesi tam 7 ay sürdü ve medya aracılığıyla çok az bilgi paylaşıldı. Şu ana kadar (Öldürülmeye çalışan Rus kökenli İngiliz ajanın kızı) Yulia Skripal sadece bir tane röportaj verdi. Propaganda savaşında Ruslara karşılık vermenin vakti geldi ve geçiyor, ve hiçbir şey olmayacaksa bile (Rusların) bu suçu ciddiye almaları gerektiğini göstermeliyiz.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)


CEZAYİR SAVAŞI: MUHASEBESİNİ YAPABİLMEK İÇİN MACRON’UN GEÇMİŞİ YETERİNCE TEMİZ

Françoise FRESSOZ
Le Monde

Kim Maurice Audin davasını hatırlıyor? 11 Haziran 1957’de, Cezayir’in bağımsızlığı için mücadele ederken 25 yaşında faili meçhul olarak kaybolan komünist matematikçiyi kim hatırlıyor ki? Aslında ailesi, ordu, Komünist Parti, tarihçiler, sol militanlar ve kısa bir süre önce bir basın açıklaması düzenleyerek “Devlet düzeyinde güçlü bir söz söylenmeli” diyen Matematikçi ve Macroncu Milletvekili Cedric Villani’nin dışında çok az bir kesim hatırlıyor bu davayı.

Maurice Audin davası Vel’ d’Hiv’in toplu tutuklaması gibi, yani 9 bin Fransız memurun 16 ve 17 Temmuz 1942’de Nazi katliam kamplarına göndermeden önce Paris Vélodrame d’Hiver (adlı) spor salonuna topladığı 13 bin 152 Yahudi’nin katledilmesi gibi büyük bir sembolik anlamı yok. Buna rağmen Emmanuel Macron’un, Fransız Cumhuriyeti adına Maurice Audin’in işkence gördükten sonra öldüğünü belirtmesi, devlet başkanının bu ölümün 1956’da Cezayir’de sükunetin yeniden getirebilmesi gerekçesiyle hükümete tüm yetkileri veren özel oylamadan sonra “Yasal olarak oluşturulan sistemin” bir sonucu olduğunu kabul etmesi, Cezayir savaşında tüm kaybolanlara dair arşivleri açma niyeti ve olayları yaşayanları tanıklık etmeye çağırması aslında kamuoyunu etkilemek için.

Tıpkı Jacques Chirac’ın 1995’de, Fransa’nın 2. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin kamplara toplanması ve katledilmesindeki sorumluluğunu ilk defa kabul eden konuşması gibi. İkinci dünya savaşının aktörlerinden olmayan Jacques Chirac olaylardan tam 53 yıl sonra, Vichy’nin faaliyetlerinden Fransız Cumhuriyetinin sorumlu olmadığını düşünen General (Charles) De Gaule, ardından François Mitterand tarafından beslenen bu (Fransa’nın hiçbir sorumluluğunun olmadığı) uydurmasına son vermek için ülkenin yeterince olgunlaştığını düşünüyordu.

Emmanuel Macron, Cezayir Savaşı konusunda aynı hesabı yapıyor. Maurice Audin’in ölümünden bu yana 61 yıl geçmiş, kendisi de savaşın bitmesinden tam 15 yıl sonra doğdu. Devlet Başkanı, IV. Cumhuriyeti’nin son yılları ve V. Cumhuriyet’in doğmasına neden olan olaylardan sorumlu olmadığını biliyordur. Ve üstelik bu yılların muhasebesini yapabilmek için geçmişi yeterince temiz. Fransız ordusunun, dolayısıyla devletin işkence sahnelerinin ağır yükünün eski sömürgelerden gelen halkların öfkesini beslediğini ve entegre olmalarına engel olduğunu düşünüyor.

Daha Cumhurbaşkanı seçilmeden önce Emmanuel Macron, Cezayir şehrinde Fransız sömürgeciliğini “insanlığa karşı bir suç” olarak nitelendirerek geçmişin muhasebesini yapma konusunda çok ileri gitmişti. Bugün ise, aşırı sağın ve sağın bir kısmının öngörülebilir öfkelenmesi dışında, tarihin titiz yeniden okunmasının bir yatıştırma getirebileceği üzerine hesap yapıyor.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


ORMAN YASALARI: GÜÇLÜ OLAN HAKLIDIR!

Jochen MITSCHKA
Telepolis

ABD, daha önce de eğer ABD vatandaşı biri İnsan Ceza Mahkemesinde yargılanırsa uluslararası mahkemeyi tanımayacağını duyurmuştu. Ancak aradan zaman geçti, ülke bu tür kararlara karşı dokunulmazlığı olduğunu bir kez daha duyurdu ama politik karşıtlarının yok edilmesinde işe yaradığı için mahkemeyi prensip olarak reddetmekten vazgeçti. Şimdi ABD Güvenlik Danışmanı (John) Bolton’un açıklamasıyla devletler hukukunun son görüntüsü de yıkılmış oldu. Artık orman yasaları, ta eskilerde olduğu gibi güçlülerin yasaları, geçerli. Aydınlanma, hümanizm, Birleşmiş Milletler ve devletler hukukunun göstermelik olduğu bir kez daha ifşa edildi.

Doğaya göre güçlünün güçsüze, güzelin çirkine, çalışkanın tembele, soylunun tebaaya karşı gücünü göstermesi, şiddet uygulayarak egemenlik sağlaması normal. Hayvanlar aleminde olduğu gibi devletler aleminde de bu böyle. Güçlü ve ‘iyi’ devletler, güçsüz ve ‘kötü’ devletleri işgal edebilir, halkı köle haline getirebilirler. Örneğin Hükümdar Serhas için onu sınırlandıran hiçbir yasa yoktu. Ormana göre davrandı, yasaya göre değil.

Şimdi de öyle: Bir Alman politikacı -yapacak güce sahip olduklarından- Suriye’yi bombalayabileceklerinden söz ediyor. Gerekçe hiç kimsenin inanmadığı, Esad’ın kimyasal silah kullanacağı saçmalığı! Kullandığını varsaysak bile bir ülkenin bombardımanı devletler hukukuna aykırı ve Alman Anayasası da saldırı savaşına izin vermiyor.

ABD’nin BM Güvenlik Konseyi tarafından imzalanan sözleşmeleri tek taraflı sonlandırması gibi Almanya da güçlülerin tarafında olduğu için bir ülkeye saldırı savaşı başlatabileceğini iddia ediyor ve duyuruyor.

CIA’nın Nikaragua hükümetini devirmeye karar verdiği Ronald Regan’ın başkanlığı dönemine, ’80’li yılların başına bakalım: Bu karar sadece devletler hukukuna aykırı olmakla kalmıyor, herhangi bir darbenin ancak kongrenin izniyle yapılabileceğini belirleyen ülke içi yasalara da ters düşüyordu. Ancak CIA ve Reagan, bunları dikkate almadan Nikaragua’nın limanlarına mayın döşeyerek sivil gemi seferlerini bile tehlikeye attılar. Kongre durumdan haberdar olduğunda yükselen sesler devletler hukukuna aykırı saldırıya değil, bunun kongreden izin alınmadan yapılmasına karşıydı. Programı tümden ahlaksız bulan sesler de, az da olsa, vardı tabii ki...

Bunun üzerine kongrede hükümetin aşırı sağ kontra isyancıları desteklememesi ile ilgili karar alındı. Reagan ve CIA bunu da dikkate almadı. Nikaragua’daki sol hükümete karşı savaşan isyancılar, ABD’ye tonlarca uyuşturucu sızdırılması karşılığında verilen parayla ayakta tutuldular. Aşırı sağ isyancıların nasıl finanse edildiğini gizlemek için ABD hükümeti İran’a silah satmaya başladı. İran, ABD’nin baş düşmanlarından olmasına rağmen o sırada Irak’a savaş açmış durumdaydı ve ABD bu savaşın silah yetersizliği nedeniyle sona ermesine izin veremezdi. Silahlardan elde edilen para Nikaragua’daki kontra isyancıların silah ihtiyaçları için harcandı.

Bu da ortaya çıktı. Kısa süre önce ölen Araştırmacı Gazeteci Robert Parry’nin İran-Nikaragua Skandalı üzerine ABD’nin marifetlerini ortaya koyan haberleri kamuoyunda büyük tepki yarattı. Ölmeden önce, Suriye konusunda da neler olup bittiğini ortaya koyan yazıları da yayımlandı ama ne yazık ki pek ilgi çekmedi.

Dönelim İran-Nikaragua Skandalı’na: Basında çıkan haberler sonrası soruşturma başlatıldı. Reagan Hükümetinin çok sayıda görevlisi yargılandı, bazıları cezaya çarptırıldı. Reagan’ın yardımcısı olan Bush, onun mirasçısı olarak ABD’nin 51. başkanı seçildi. Bu miras şaibeli bir miras olduğundan Bush, başkanlık hakkını kullanarak kendini, diğer suçluları ve tabii ki Reagan’ı bağışladı, soruşturmalar sona erdirildi.

Ancak ABD, Uluslararası Adalet Divanında yargılandı ve Nikaragua’ya yüksek bir tazminat ödemeye mahkum edildi. ABD hükümeti cezayı kabul etmedi, bu türden hükümlere karşı dokunulmazlığı olduğunu savundu. Reagan başkanlığındaki ABD yönetimi mahkeme kararını tanımamasına gerekçe olarak duruşmanın gidişatında yanlış yapıldığı iddiasında bulundu. Yoksa prensip olarak mahkemeye karşı değildiler, en azından mahkeme ABD’nin düşmanlarını mahkum ettiği sürece... Şimdilerde ise mahkemenin ABD vatandaşı biriyle ilgili aldığı hiçbir kararını kabul etmeyeceği açıklandı.

Ama Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıçları tüm tehdit ve açıklamalara rağmen ABD’nin Afganistan’daki marifetlerini ortaya koyan bir davanın açılmasını sağlayacak soruşturmaya izin verdiler. Ceza verileceği açık olduğundan ABD başkanının son güvenlik danışmanı mahkemeyi gayrimeşru ve oldukça tehlikeli ilan etti, dava açılması halinde yaptırımlarla karşı karşıya kalacağını açıkladı.

Baş şikayetçi Fatou Bensouda, geçen kasım ayında Afganistan’daki savaş suçlarıyla ilgili bir soruşturma yapmış ve yayımladığı raporda ABD ordusu ve dış haber alma teşkilatı CIA üyelerinin 2003-2004 yıllarında çok sayıda tutukluya işkence yaptığı ya da vahşi müdahalede bulunduğunu açıklamıştı.

Antik ya da Orta Çağ’a hoş geldiniz! Devletler hukuku ve insan haklarıyla ilgili tüm duyduklarınızı unutun. ABD’nin yaptıklarına ve Suriye ile ilgili olarak Almanya’nın politik arenada ve medyada ilan ettiklerine boyun eğmekle yetinin. Güçlülere her istediklerini yapma hakkı veren yasalardan başka yasa geçerli değil!

(Çeviren: Semra Çelik)

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Eylül 2018 20:12
www.evrensel.net