Karaburun Bilim Kongresi başlarken

Fotoğraf: Evrensel

Karaburun Bilim Kongresi başlarken

Taylan Gürol, 5 Eylül'de başlayan 13. Karaburun Bilim Kongresi'ne ilişkin değerlendirmelerini yazdı.

Taylan GÜROL

13'üncüsü düzenlenen Karaburun Bilim Kongresi, 5 Eylül Çarşamba günü art arda üç oturumla başladı. Tartışması ve polemiği bol olmaya aday bir o kadar öğretici içerikteki oturumların her biri ayrı ayrı yorumlanmayı, ek olarak sonuçlar çıkarmayı hak etmekle birlikte çıkarılabilecek politik sonuçları bakımından göze batan ögeleri değerlendireceğim. Öncelikle burada ele almayı planladığım iki oturumu ana hatlarıyla özetlerken aralara bir takım eleştirel notları da sıkıştırma yönünde bir metodoloji kullanacağımı belirtmiş olayım.

‘Herkes için Gıda’ başlıklı oturumdaki sunumlar kapitalist gıda üretiminin hem tüketim hem de üretim yönlü önümüze koyduğu sorunlardan ve bu sorunlardan çıkış üzerine tartışmalardan oluşuyordu. Eski bir Tarım Bakanlığı çalışanı olan Göknur Yumuşak, Çok uluslu şirketlerden devletlere doğru bir nedensellik zinciriyle tarım ürünlerinin artan bir oranda içerdiği aşırı ilaç kullanımı kaynaklı zehir potansiyelinden bahsediyor, vurguyu da geç kapitalistleşen ülkelere has bir ilişkiler yumağı zincirinin bir sonucu olarak devletin konvansiyonel tarım lehine bir denetimsizlik politikası olmasına kaydırıyordu. Selma Değirmenci ve Özlem Işıl’ın sunuşları ise ayrı ayrı müşterekler yönlü bir ekonomi politik çözümün olanaklarına odaklanırken, geçmiş ve günümüz kooperatif tecrübeleri tartışmayı amaçlıyorlardı. Son konuşmacı Celal Altın ise ülke emekçilerinin en sömürülen kesimlerinden birinden, mevsimlik tarım işçilerinin örgütlenme sorunlarından bahsetti, ancak görünen o ki süreklilik sağlamanın zor olduğu bir örgütlenme alanı karşımızda.

Kongrenin teması itibariyle ‘Ne Yapmalı’ tartışmasının da ‘alternatif’ bir odağını oluşturması itibariyle Selma Değirmenci’nin sunuşu alternatif tarım ekonomileri olarak da adlandırılan ve kapitalist ilişkiler içerisinde bir çeşit kooperatifler ağı olarak var olmanın, başka bir deyişle ara ekonomik yapılar olarak var olmanın arazlarıyla birlikte tecrübelerini edinmenin ve bunun bilgilerini müşterek olarak dolaşıma açmanın önemine odaklanırken konuya epey sağlıklı bir yerden yaklaştığını teslim etmek gerek. Alan çalışması olarak odaklandığı Girit tarım kooperatifler ağının gelişiminin Yunanistan kriziyle birlikte tetiklendiğini belirtmesi ise potansiyel araştırma konumuz olarak bir diğer önemli ders gibi duruyor, zira komünal deneyimler ‘Ne Yapmalı’ sorunsalının çok da tali bir kısmını teşkil etmiyor, memleket solunun/ahalisinin yaygın kanısının aksine.

Özlem Işıl’ın konuşması da buna tamamlayıcı olarak gıdayı bir müşterek olarak, özetle aslında olması gerektiği gibi düşünmenin araçlarına işaret ediyordu. Zira konvansiyonel tarımın dünya genelinde galebe çalması organik tarım ürünlerinin yüksek gelirlilerin satın alabileceği metalar haline gelmesini teşvik edici bir rol de oynuyordu. Organik tarımın piyasa-içileştirilme sürecinin sınıfsal bir süreç olduğu zaten aşikar. Bunun tersine işletilebilecek bir müşterek ve demokratik temelli tarım üretiminin olanaklarını BUKOP tüketici kooperatifleri özelinden anlatırken ekolojik tarım yapan üreticilere ulaşmanın ve bir tur dayanışmacı bir ağ haline gelmenin önemine vurgular oldukça önemliydi.

Günün ikinci oturumu ise bana kalırsa ‘Ne Yapmalı?’ sorusunun politik ayağını doğrudan Lenin’in önemli eseri üzerinden ‘yeniden’ tartışmaya açan Ahmet Haşim Köse’nin başkanlığını yaptığı ‘Lenin ve Güncel Sorusu: Ne Yapmalı?’ başlıklı oturumdu. Bu oturum özellikle Türkiye sosyalistlerinin Ne Yapmalı?’ sorusunu bir sorunsal olarak Lenin’den hareketle yeniden ele almalarının sıkıntılı yönlerini de açığa çıkarması bakımından özellikle önemliydi bana kalırsa. Ancak oturumlarda fark edilebilecek genel sorun, Lenin’in ‘Ne Yapmalı’sını hem içerecek hem de diğer çalışmalarıyla birlikte yorumlayacak şekilde tarihsele içkin ve bir devrimci metot/düşünme-pratik biçimi olarak Lenin’i ayırabilme becerilerindeki sıkıntıydı. Daha da önemlisi böyle bir derdin netleşmiş olarak ifade etme iradesindeki eksiklikti diyelim. Örneğin devrimci avukatlar adına konuşma yapan Süleyman Acar, mevcut nesnelliği değiştirme iradesine (bence aşırı) vurgu yaparken ve bununla ilintili olarak Leninist parti formunun (Ki hangi tarihsel momentin partisi sorusu hâlâ açıktadır bu çerçevelemede) geçerliliğinden hiçbir şey yitirmediği çerçevesiyle öne çıkarken, Çetin Eren Ne Yapmalı’nın devrimci çizgide bir birlik projesi olduğuna ve farklı yerel ve devrimci tecrübeleri içeren bir çoğulluğa çağrı olduğuna vurgu yapmayı tercih ediyordu. Bu bağlamda Çetin Eren, devrimci program ve strateji gerekliliğinin somut koşulların somut tahliliyle birlikte ele alınması gereken tarihsel bir olgu olarak ele alınması gerektiğini düşündürüyordu. Bu noktada ise tartışmaların bugünkü sermaye birikimi ve Türkiye kapitalizminin özgüllükleri ve genel eğilimleri ile yeni proleterleşme biçimleri ve ona uygun örgütsel formlar üzerinden sürdürülmemiş olması ciddi bir diğer eksiklik olarak kayıtlara geçirilmeli. Bu bağlamda parti de bir form olarak elbette ki tarihselliğinden payına düşeni almalı.

Bu çizgide Çağdaş Yazıcı da ‘Ne Yapmalı’nın çağrısının evrenselliğine vurgu yaparken kastettiği daha çok veri nesnelliğe müdahale edebilecek bir partinin yokluğu olurken, emperyalizm olgusunun Lenin’in ele aldığından pek de farklılaşmadığı, emperyalizmin zayıf halkası olarak kopma gerekliliği tezinin de geçerliliğini korumasından mütevellit bir tür ‘her şey aynı’ politik sonucuna bizi götürmesi bana kalırsa bir diğer handikaptı. Bu tarz ele alışların evrenselliği kategorilerin bir tür tarih-dışılaştırılmasıyla karıştırma anlamına gelebileceğini akılda tutmak iyi olabilir diye düşünüyorum.

Müşterekler ve siyasi müdahalenin birlikteliği daha çok vaktimizi alması gereken tartışma konuları olmaya devam ediyor ve edecek, aynı 1917’ye doğru Sovyetler olgusunun ortaya çıkışı ve partinin rolü gibi.

Son Düzenlenme Tarihi: 06 Eylül 2018 20:44
www.evrensel.net