Emel Ataktürk Sevimli: Tek taraflı aftan toplumsal barış çıkmaz

Fotoğraf: Evrensel

Emel Ataktürk Sevimli: Tek taraflı aftan toplumsal barış çıkmaz

Bazı toplumsal kesimleri içerde, bazı kesimleri dışarda bırakacak bir af çalışmasından orta vadede de, uzun vadede de toplumsal barış çıkmaz.

Serpil İLGÜN

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bugüne kadar genel ya da kısmi 52 af ilan edildi. Sonuncusu, 2000 yılının aralık ayında, kapsamı ve yol açtığı sonuçlar nedeniyle bugün de eleştirilen Rahşan Affı olmuştu. Çözüm süreci olarak adlandırılan 2013-2015 yılları arasındaki dönemde toplumsal barışı güçlendirme saikiyle genel af talebi gündeme geldiyse de, sürecin sona ermesiyle birlikte bu talep de etkisizleşti.

Af, uzunca bir aradan sonra 24 Haziran seçimlerine iki hafta kala, iktidar ortağı Devlet Bahçeli tarafından yeniden Türkiye’nin gündemine getirildi. Bahçeli, Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıktığı günlerde yaptığı açıklamalarda Alattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz gibi “Ülke ve ülkü sevdalıları” ve “kader mahkumları”nın af edilmesi gerektiğini söyledi. MHP’nin seçim beyannamesinde de yer alan af, geçtiğimiz hafta taslak metninin basına yansımasıyla birlikte yeniden iç siyaset gündeminin ana başlıklarından biri oldu. AKP “gündemimizde yok, izliyoruz” dese de, ortağı MHP’nin “toplumsal barışı sağlama” iddiasıyla gündeme getirdiği af talebine kayıtsız kalamayacağı belirtiliyor.

Diğer yandan, idamla affın eş zamanlı dillendirildiği “yeni Türkiye”nin siyasi ikliminde toplumsal barışı sağlamanın en önemli aktörlerinden olan Cumartesi Anneleri’ne şiddet uygulandı. Eylemleri yasaklandı...

Pazartesi röportajında bu hafta, Avukat Emel Ataktürk Sevimli ile af tasarısını konuştuk. Sevimli, geçmişte yaşanan hak ihlallerinin ortaya çıkarılması, bu ihlallerden etkilenenlerin adalete erişimi ve toplumsal hafızanın güçlendirilmesi konularında çalışan Hakikat, Adalet, Hafıza Merkezi kurucularından. Aynı zamanda Merkezin Hukuk Çalışmaları Program Yöneticisi.

MHP’nin üzerinde konuşacağımız af taslağının gerekçesi ‘toplumsal barışı sağlama’, ‘beyaz sayfa açma’ olduğu için önce ‘af, hangi şartlarda toplumsal barışa hizmet eder’ sorusuyla başlayalım...

Dünyanın başka ülkelerinde de, Türkiye’de de af, genel olarak siyasi tansiyonun ve çatışmaların çok yükseldiği, darbelerin yapıldığı, ağır insan hakları ihlallerinin, kişisel ve toplumsal bazda büyük acıların ve travmaların yaşandığı dönemleri müteakiben gündeme gelmiştir. Kısmen de olsa normalleşme başladığında bir yandan ihlal mağdurlarının faillerin yargılanması ve cezalandırılması talebi gittikçe daha yüksek sesle dillendirilmeye başlar. Diğer yandan zaten çatışmanın diğer taraflarından da çok fazla sayıda tutuklu veya mahkum vardır. Toplumda çatışmalı dönemde yaşananların yumuşatılmasına ve aşılmasına yönelik büyük bir ihtiyaç vardır, aşağıdan da talepler geliyordur. O basınca yanıt vermek zorunda hisseder kendini siyasal iktidarlar. Aşağı yukarı bütün Latin Amerika ülkelerinde af, hep darbeler sonrasında ve o ülkelerdeki yaygın diktatörlükler usulca demokratik rejimlere evrilmeye çalışırken, kendi yüzleşme süreçlerinde gündeme gelmiştir. Yalnız burada önemli bir nokta var; af bu ülkelerde bir toplumsal değişime eşlik ederek, onun bir parçası olarak gelir. Bir yandan ağır insan hakları ihlallerinin mağdurlarından yaşadıkları acılar için özür dilenir, diğer yandan yasal reformlar, hafızalaştırma çalışmaları, onarım ve giderim programları yürürlüktedir. Yani toplum ve siyasi aktörler direksiyonu yeniden demokrasiye doğrultma arzusundadır. Af meselesinin toplumsal barış bağlamında gerçekten anlamlı bir etkisi olabilmesi için benzer bir perspektifle yaklaşılması gerekir. Ancak böyle bir yaklaşım toplumsal gerilimi gidermeye katkıda bulunabilir. Yani, her zaman “af eşittir toplumsal barış” demek değildir.

Toplumsal barış için başka hangi mekanizmalara ihtiyaç var?

Yaralanan toplumun dinginleşmesi ve toplumsal barış için birçok farklı mekanizmanın bir arada devreye girmesi gerekiyor. Birçok dünya ülkesinde çatışmalı dönemlerin ağır insan hakları ihlallerini araştırmak için, farklı türlerde hakikati araştırma komisyonları kurulmuş -ki sayıları dünyada 40 tan fazla-, çeşitli özür mekanizmaları devreye girmiş. ‘Nunca mas / bir daha asla’ denilerek, o karanlık dönemler bir kez daha yaşanmasın diye birtakım yargısal reformlar yapılmış. Yeni bir tarih anlatısı oluşturulmuş ve buna ilişkin çalışmalar başlatılmış. Ceza yargılamaları da bu geçiş ve dönüşüm döneminin önemli bir parçası. Toplumu paralize eden, birbirinin acısına bakmayı imkansızlaştıran halleri ortadan kaldırmak hedeflenmiş ve birbirini besleyecek bütün bu çalışmalar bir arada uygulanmış. Af da onlardan sadece biri olarak gündeme gelmiş. Hatta bazı af türleri bazı ülkelerde çok da eleştirilmiş.

Neden?

İnsan hakları savunucuları genellikle ‘insanlığa karşı suçlar’ ve ‘savaş suçları’nın failleri için af olmaması gerektiği görüşündedir. İster devlet görevlileri ister paramiliter güçler, isterse de illegal örgütlerin mensupları olsunlar fark etmez. Mesela Güney Afrika’da hakikat karşılığı af gibi, hakikati anlatan faillerin aftan yararlandırılması ya da cezalarında indirime gidilmesi gibi bir durumun uzun vadede toplumsal barışa hiç de hizmet etmeyeceği yönünde çok itiraz olmuş ve bu nedenle insanlığa karşı suçlar işleyen Apartheid rejiminin faillerinin aftan yararlandırılmasına karşı çıkılmış. Bir de tabii, bütün o diğer mekanizmalar doğru planlanıp birlikte devreye sokulmadığında toplumsal barışın ihtiyaçlarına yanıt verecek o yumuşamanın, yeniden birlikte yaşama arzusunun çok mümkün olmadığını savunmuşlar. Ki aslında çok doğru bir şey.

Arjantin, Şili örneklerine de baktığımız zaman, hepsinde af aynı şekilde bu çoklu mekanizmaların (terminolojide bu mekanizmalara bir bütün olarak geçiş dönemi adaleti deniyor) bir parçası olarak gündeme gelmiş. Yani af, çatışmalı dönemlerden çıkarken bütün o kilitlenme ve kırılma noktalarının nereler olduğuna bakılarak ve buradan çıkan analizler üstüne inşa edilmeli.

Türkiye’ye gelirsek, darbeler, savaş ve çatışmalardan kaynaklanan ağır insan hakları ihlalleri ve bunların yol açtığı travmaların yaşanmaya devam ettiği bir ülke olarak toplumsal barış ihtiyacı için öncelikli ihtiyaç af mıdır? Af nasıl ele alınmalı?

Doğru perspektif şu olmalı: Yaşanan gerilim, çatışma neydi? Ne tür insan hakları ihlalleri söz konusu oldu? Yaralanmış toplumsal ilişkilerin bir toplumsal barışa evrilebilmesi için hangi hakikatlerin ortaya çıkarılmasına ihtiyaç var? Önce bunun analizi yapılmalı. Bu meselede taraf olabilecek herkesin görüşü alınmalı. Bunu niçin yapıyoruz? Toplumsal barış için. Dolayısıyla, önce çatışmaların taraflarına ve bu çatışmalardan etkilenen toplumsal kesimlere bakmak gerekir. Bazı toplumsal kesimleri içerde, bazı kesimleri dışarıda bırakacak bir af çalışmasından orta vadede de, uzun vadede de bir toplumsal barış çıkmaz, dünya uygulamasında da böyle bir durum yok. Tek taraflı ya da sorunlu af çalışmaları hiçbir şeye çözüm olmadığı gibi, toplumsal barışa da yaramıyor.

Dolayısıyla, adalet ihtiyacı da karşılanmamış oluyor?

Evet. Adalet her şeyden önce hem ihlal mağdurlarında hem toplumda oluşması gereken derin bir tatmin hissi. Yıllar boyunca tekrar eden büyük toplumsal travmalardan etkilenen kesimlerin yaşadıkları acılar, mağduriyetler görülmezse, tanınmazsa, onların yaraları onarılmaz, haysiyetleri iade edilmezse, üstüne üstlük bu kesimler, bu insanlar bu yaralara sebebiyet veren kişilerle, kurumlarla her gün hiçbir şey olmamış gibi yan yana yaşamak zorunda bırakılırlarsa buradan ne kısa, ne orta, ne uzun vadede toplumsal barış üremiyor. Üremediği gibi adalet talebi yıllar sonra geri geliyor.

DOKUNULAMAYAN BAZI KİŞİLERE RAHATLATICI BİR POZİSYON YARATMAK AMAÇLANIYOR

Fotoğraf: Evrensel

Basına yansıyanlar üzerinden baktığınızda MHP’nin hazırladığı tasarı ‘toplumsal barışa’ hizmet ediyor mu?

Basına yansıdığı kadarıyla hazırlanan tasarıda af meselesinin toplumsal boyutu üzerine çok fazla düşünülmüş gibi görünmüyor. Hiçbir dönemde çıkarılan af kanunlarında da pek böyle olmadı. Siyasal iktidarlar af meselesini genellikle seçim öncesi oy potansiyellerini artıracak bir siyasal argüman olarak kullandılar. Yine öyle olduğunu düşünüyorum. Daha çok taslağı hazırlayan partilerin kendi seçmenlerinin beklentilerine yanıt verme arzusu ile yapılıyor gibi.

Peki, taslağın amacına ilişkin ne söylersiniz?

Anlaşılan o ki toplumsal çatışmalardan hasar alan tüm kesimlerin değil, sadece kendi tabanlarının adalet ihtiyacına yanıt veren bir af çalışması. Evet, iddia çok güzel, toplumsal barış hepimizin çok sahip çıkacağı bir amaç ama farklı toplumsal kesimlerin görüşlerini, beklentilerini, taleplerini görmezden gelirseniz, buradan toplumsal barış çıkmayacağı çok açık. Çıkmayacağı gibi meseleyi daha da derinleştirmiş olursunuz.

Kanun teklifi haline geleceği söylenen metinde terör suçları, devlete karşı işlenen suçlar, kadına ve çocuğa yönelik cinsel suçlar, kadın cinayeti ve uyuşturucu imalatı, kaçakçılığı gibi suçlar hariç tutulmuş. Tartışmalardan ve AKP’nin pozisyonundan anladığımız kadarıyla bu belki bir af şeklinde olmayacak, belki infaz kanunlarında bir değişiklik yapılarak, hükmün infazında cezaevinde geçirilecek süreleri kısaltma yönünde bir uygulamaya gidilecek. Ama her ne olursa olsun bugün için basına yansıyan içerik oldukça sorunlu.

MHP kurmaylarının, af kapsamında yer alan cinayet, dolandırıcılık, yaralama, suç failleri için kullandıkları ‘kader mahkumu’ tabiri için değerlendirmeniz ne olur? ‘Sosyal devlet vasfı yeteri kadar yerine getirilmediği için kişilerin bu suçlara yöneldiğini’ savunan MHP’nin bir şemsiye tabir olarak kullandığı kader mahkumu nitelemesinin toplumdaki algısı bugün nasıl?

Bence bu tabirin anlamı tüm toplum için aynı değil. Açık ki toplumun geniş bir kesimi için bu suçlardan hükümlü olanlar kader mahkumundan biraz fazla anlam ifade ediyor. Yani ürkütücü suçlar. Suçlu da olsa her insanın yasalarda tanımlı hak ve özgürlükleri vardır ve bunlar korunmalıdır, bu ayrı mesele. Ama buradan hareketle sadece belli bazı suç tiplerini ve suçluları mağdurlaştıran bu söylem pek kabul edilebilir değil. Eleştirilerin önünü almaya dönük olarak da kullanılıyor olabilir. Kaldı ki daha çok karşılıksız çek nedeniyle yatanları öne sürüyorlar ama artık bu tür suçlardan dolayı cezaevinde yatan insan kalmadı. Hırsızlık, dolandırıcılık gibi suçların cezaları da oldukça indirildi.

Diğer yandan doğru, söyledikleri gibi, bozulan toplumsal barış süreçlerinde sosyal devlet olgusunun darmadağın olması ve bundan her düzeyde toplumsal kesimin etkilenmesi çok beklenebilir bir sonuç. Ama o zaman sosyal devletin fonksiyon bozukluğundan etkilenen tüm kesimleri kapsayan düzenlemeler yapılmalı öyle değil mi? Bir de sosyal devletin bu işlevi bundan sonra nasıl yerine getirilecek, o da ayrı mesele. Yasal değişiklikle salıverilecek mahkumların denetimi için nasıl programlar hazırlandı bilmiyoruz mesela. Öyle görülüyor ki, arkalardaki organize ilişkilerin unutturulmaya çalışıldığı, dokunulamayan, soruşturulmayan kişiler ve kurumlara, bunlar mafya bağlantılı olabilir, siyaset bağlantılı olabilir, ama her ne olursa olsun o dokunulmayan kişilere ve kurumlara ya da kurumların mensuplarına böyle bir şemsiye altında bir çeşit rahatlatıcı bir pozisyon yaratmak amaçlanıyor. Belki hemen salıverilecekleri bir pozisyon olmayacak ama çok kısa bir süre sonra kontrollü salıverilme şeklinde bir düzenleme yapılacak gibi.

Bir de bu içerikteki affın yasalaşması, şiddetin gündelik hayatın her alanında artmasının yol açtığı toplumdaki huzursuzluğu, tedirginliği büyütmesi gibi bir sonuç da üretecek, ne dersiniz?

Gerçekten de perifer düzenlemeler ve planlamalar yapılmadan bu kadar yüksek sayıda mahkumun serbest bırakılması birçok başka suça davetiye çıkarabilir.

BUNA GERÇEKTEN İNANIYOR MUSUNUZ?

Hakikatlerin ortaya çıkarılması, adaletin sağlanması, yüzleşme gibi ihtiyaç ve taleplerin orta yerinde duran Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta eylemlerine yönelen devlet şiddeti ve eylemi yasaklama kararını nasıl değerlendirirsiniz?

Öncelikle, toplanarak görüşlerini silahsız, saldırısız ve barışçıl şekilde ifade etmemenin Anayasanın 34. Maddesi’nde bir hak ve özgürlük olarak tanımlandığını hatırlatalım. Bu insanlar 700 haftadır hiçbir şekilde şiddet kullanmadan gayet büyük bir sessiz çığlıkla orada kayıplarının ve faillerin bulunmasını dile getiriyorlar. Talepleri gerçek, yaşananlar gerçek. Devletin, iktidarın bir sorumluluğu varsa, Anayasal haklar kullanıldığı için kötü muamelede bulunmak değil, taleplerini olabilen maksimum güvenlikte dile getirmelerini sağlamak için şartları oluşturmak, o taleplere kulak vermek, kayıpları etkili bir şekilde soruşturmak, sorumlularını tespit etmek, uygun cezalarla cezalandırmak ve infaz süreçlerinin gerçekleşmesini sağlamak... Onlara şiddet uygulamak, eylemlerini yasaklamak değil.

Doğrusu bazı sözler var ki onlar sarf edildiğinde insan muhatabına ‘Buna gerçekten inanıyor musunuz?’ diye sormak istiyor? Cumartesi Anneleri’nin artık üçüncü kuşaktır torunlarıyla birlikte her cumartesi oraya gelip yaz kış, sıcak soğuk demeden olmamış bir şey için beklediklerini söylüyorlarsa, etik olarak, ahlaki olarak, vicdani olarak buna söylenecek fazla bir şey yok gerçekten. Biz insan hakları alanında mücadele edenler hukuksal alandaki savaşımıza devam ederiz. Yasak, Cumartesi Anneleri için bir şey ifade etmeyecek. Seslerini duyurmak için Galatasaray’da ve yaratabilecekleri her ortamda mücadelelerine devam edecekler.

AF TARTIŞMASININ DENGELENMESİ İÇİN İDAMLA AF AYNI ANDA GÜNDEME GETİRİLİYOR

İdamla affın eş zamanlı dillendiriliyor olmasını nasıl değerlendirirsiniz? Bunun nasıl bir mesajı var?

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hem 6, hem 13 numaralı protokollerini bu iktidar döneminde imzalayan, yürürlüğe koyan; idam cezasını da Anayasasından 2004 yılında bu iktidar döneminde kaldırmış bir ülke.

Anayasa değişikliği yaparak idam cezasını geri getirmenin bizi Avrupa Konseyi sistemi dışına çıkaracağı net. Ayrıca Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 2. protokolünü de imzalamış bir ülkeyiz. Yani BM nezdinde de Türkiye’nin zor durumda kalacağı açık. Dolayısıyla bana bunlar bugün pek alınabilir risklermiş gibi gelmiyor. Af ve idam cezasının aynı anda gündeme getirilmesi af tartışmasının dengelenmesi meselesidir belki.

DEVLETİN KENDİ FONKSİYONLARININ YERİNE GETİRMEDİĞİNİN KABULU

Taslağın bir diğer gerekçesi de, “doluluk oranının cezaevinin ıslah kabiliyetini sıfırlaması”. Islah kavramı, devletin/iktidarın bunu nasıl ele aldığı konusu başka bir büyük tartışma kuşkusuz ancak gerekçe şu soruyu üretiyor: “kader mahkumlarını” dışarıda hergün daha da kötüye giden iktisadi ve siyasi atmosfer mi “ıslah” edecek? 

Bu çok haklı bir soru. İçerde cezasının infazı sürecinde geliştirmeyi, dönüştürmeyi sağlayamadığınız bir mahkumu dışarda dönüştürmeniz için gerçekten ciddi bir planınız programınız olması gerekir. Eğer yoksa toplumsal barış korkarım ki daha da çok bozulabilir. Bunların ince ince düşünüldüğünü çok sanmıyorum.

Cezaevlerinin hem doluluğu, hem de insan haklarına uygun olmayan şartları elbette doğru. Ancak, “Cezaevlerimiz çok dolu, 280 bin küsur hükümlü var, ıslah şartları da oldukça zor. O zaman biz çözüm olarak böyle bir düzenleme yapalım” demek, devletin kendi fonksiyonlarını yerine getirmediğinin kabulü olduğu gibi, böylesi sorunlu ve sınırlı bir düzenleme daha büyük sıkıntılara yol açar. “Darbe girişimi öncesinde durum böyle değildi” diyorlar ancak o da öyle değil. Çünkü af tartışmaları aslında uzun zamandır gündemde.

TOPLUMDA RAHATLAMA DEĞİL, HUZURSUZLUK VE ENDİŞE YARATIYOR

“Tasarı, Çakıcı’yı da kapsıyor mu” sorularına MHP’li yöneticiler kaçamak yanıt veriyorlar ancak, çubuğun bu kadar aleni bir şekilde, Alaattin Çakıcı’dan Sedat Peker’e, organize suç örgütü liderlerinin kollanması, korunması ve muteber görülmelerine doğru bükülüyor olmasının nasıl bir karşılığı var?

Bir yandan toplum o kadar dilsizleştirildi ve diğer yandan toplumun kendini ifade kanalları o kadar kısıldı ki medya organlarının tekelleşmesi ile birlikte bu durum ortaya feci bir sonuçlar çıkardı;  şu anda toplumun gerçekten bu suç örgütü liderlerinin serbest bırakılması konusunda ne düşündüğünü  öğrenme imkanı pek yok. Geniş toplumsal kesimler bu tasarıdan memnuniyet mi duyuyor endişe mi, kimse bilmiyor? Herkes kendi durduğu yerden görüş belirtiyor. Oysa böylesi ciddi sonuçları olacak düzenlemelerde mutlaka toplumun farklı kesimlerinin görüşleri alınmalı ve bu görüşlerin itibar gördüğü bir uzlaşı noktasında kanunlaştırma çalışmaları yapılmalı. Eskiden bazı haber kanallarında sokaklarda röportajlar yapılır insanların görüşleri alınırdı, yahut konuyla ilgili uzmanlığı olan sivil toplum görüşlerinin çalışmalarına iyi kötü itibar edilirdi. Şimdi bunları dahi yapmaya pek cesaret edilemiyor ne yazık ki.

Yani sorunuzun cevabını kendi okumam üzerinden cevaplayabilirim ancak ve bana gore bu sorunlu tasarı toplumda bir rahatlama değil, huzursuzluk ve endişe yaratıyor. Mafyatik ilişkilerin çeşitli işbirlikleriyle toplumda yeniden kaosu tırmandırmasından mafya içi hesaplaşmaların artmasına kadar, günlük yaşamı derinden etkileyecek daha zor zamanların gelmesinden duyulan bir kaygı var.

Son Düzenlenme Tarihi: 02 Eylül 2018 21:28
www.evrensel.net