Sanatı var eden dinamikler sınıfsal ve kültürel çatışmalardan doğuyor

Fotoğraf: Evrensel

Sanatı var eden dinamikler sınıfsal ve kültürel çatışmalardan doğuyor

Yazar Deniz Poyraz ile ilk kitabı “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler” üzerine konuştuk.

Birkan BULUT
İstanbul

“Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”,  mesele edindiği insanlık hallerini gerçekçi bir anlatımla, çarpıcı bir şekilde okuyucuya sunuyor. Yoksulluktan cinsel şiddete, korkularımızdan aşka kadar birçok konuyu deşen öyküler, yalın diliyle bize dair yaşamları samimiyetle betimliyor. Yazar Deniz Poyraz ile ilk kitabı “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler” üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Öykülerinde yüzleşmeye dikkat çeken Poyraz, “Sanatı var eden dinamikler hâlâ sınıfsal ve kültürel çatışmalardan doğuyor” dedi.

İlk öykü kitabı sancılı bir süreç olmalı. Edebiyata nasıl başladın? “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”nasıl ortaya çıktı?

Etkilendiğim yazarlara öykünerek başladım yazmaya. Tabii başta çok uzak bir evrendelermiş gibi geliyorlar size. Uzaktan bakılınca irili ufaklı yıldızlara benziyor her biri. Okudukça yakınlaşıyorsunuz. Yakınlaşınca da hepsinin aynı galaksinin birer parçası olduğunu görüyor ve aralarındaki şeffaf bağları keşfetmeye, belirginleştirmeye başlıyorsunuz. Öyküye bakış açım da bu türün ustalarını okudukça değişti. Böylece bu türün dinamiklerini kavramaya başladım yavaş yavaş.

Mekân olarak mahalle atmosferini kullanman çokça konuşuldu. Öykülerinde ele aldığın mahalle nasıl bir yer? Ayrıca tekstil veya fındık işçileri gibi emekçilerin gündelik yaşamlarından görüntüler de karşımıza çıkıyor metinlerinde. Kaleme aldığın birçok karakter hayat kavgası veren emekçi bireyler…

Kişiliğimizi oluşturan birtakım belirlenimler var, bunlar bizim dışımızda şeyler. Kendi sosyal gerçekliğime dönüp bakınca; işçi bir ailede doğdum, bir işçi kentinde büyüdüm… Yaşama dair bu tür hassasiyetler geliştirmiş olmamı doğal buluyorum. Ayrıca, yazarken size tanıdık gelen, bildiğiniz, hâkimi olduğunuz bir çevreyi tercih etmeniz yararınıza oluyor. Ele aldığım karakterler de varoluşsal birtakım durumları, bana dert olan bazı meseleleri aktarma çabasının birer aracıdırlar. Söylemek gerek, insanları birtakım fiziksel sınıflandırmalara tabi tutmak ne etik ne de mümkün. Her bireyin kendine mahsus, karmaşık bir iç dünyası var. Öte yandan, öykünüzü bir propaganda malzemesi hâline getirmek veya sanatsal yönünü es geçip, meselenizi tatsız tuzsuz bir rasyonalitenin içinde anlatmaya çalışmak da bana pek doğru gelmiyor. Anlattığım şey her ne ise, öncelikle estetik açıdan doyurması gerekiyor beni; içerik bir basamak geride kalıyor.

Öykülerinde ev içi cinsel şiddetten toplumsal cinsiyet rollerine, geçim sıkıntısından aşk acısına uzanan geniş bir yelpaze var. Her öyküde okuru bir meseleyle yüzleştiriyorsun. Kitabı yazarken senin de yüzleştiğin bir konu oldu mu?

Sanatın her disiplini, hem onu üreten hem de tüketen için bir yüzleşme alanı bence. Yazarın, kendiyle yüzleşmeye cesaret etmesi zaten yazarlığının da temel prensibi olmalı. Yazmanın en keyifli ve aynı zamanda en zor yanı kendinizi deşmek zorunda oluşunuz. Ben bu cesareti de yine okuduğum kitaplarda buldum. Elbette her yazdığınızı yaşamış olmanız gerekmiyor. Sizi var eden dinamiklerin dışına çıkıp da bir meseleyi kaleme alıyorsanız -ki bu bence cüret etmektir- muhakkak bir yerinden özdeşlik kurmak zorundasınız. Benim de “cüret ettiğim” bazı meseleler oldu.

Mesela?

Mesela, kadın anlatıcılarımın ağzından okuduğunuz öyküler. Ya da günlük yaşamımda sosyal, kültürel, ideolojik veya tüm bunların belirleyeni olan “sınıfsal anlamda” bana uzak olan karakterleri ele aldığım öyküler. Bunlar beni başka kimliklere bürünmeye, farklı düşünsel kanallara geçmeye zorladı. Şunu da göz ardı etmemek lazım: sınırlı bir nefesiniz var yeryüzünde… Bazı şeyleri yazmak için onları yaşamayı bekleyemezsiniz.

Kitabın kısa sürede ikinci baskıyı yaptı ve üzerinden belli bir süre de geçti. Bugüne kadar nasıl tepkiler aldın?

Okurun, sizin yazdıklarınızla sizden bağımsız -hatta sizi görünmez kılıp bir ilişki kurması bana büyüleyici geliyor. Üretirken dayandığınız referans noktalarının okurca es geçilip öykülerinize farklı saiklerle yaklaşılması edebiyatın sihirli anları oluyor benim için. Bu, yazmadan bilemeyeceğim ve asla öngöremeyeceğim bir şeymiş…

‘KARAKTERLERİN SINIFSAL POZİSYONLARINI ÇİZMENİZ KOLAY OLMUYOR’

Emekçilerin yaşamının günümüz edebiyatında yeterince yer aldığını düşünüyor musun? Almıyorsa nedeni ne sence?

Toplumsal hiyerarşi dünden bugüne pek değişmedi; hayatı ve dolayısıyla sanatı var eden dinamikler hâlâ sınıfsal, kültürel çatışmalardan doğuyor. Oysa kapitalistler ezberlerini, yöntemlerini değiştirdiler. Sermaye sınıfının yeni yöntemleri, bireyleri sosyal kültürel bağlamından koparıyor. Artık su bulanık. Bu nasıl ki emekçiler, ezilenler için bir problemse benim ve çağdaşım olan yazarlar için de problem. Karakterlerin sınıfsal pozisyonlarını çizmeniz eskisi kadar kolay olmuyor. ‘Soru’na dönecek olursam, çağdaş edebiyatta emekçi temsilleri karşımıza sık sık çıkmıyor olabilir ya da bu konuları mesele edinen yazarlar gündeme gelmiyor, görünür olamıyor olabilir. Bunun nedenlerini tartışmaya açabilecek bir donanımım yok ne yazık ki. Ama şunu söylemeli; sinemamızı bu konuda oldukça başarılı buluyorum. İçeriklerini “emekçi yaşamlarına” indirgemek doğru değilse de emek sömürüsüne maruz kalanların ve birçok açıdan dezavantajlı bireylerin birer özne olarak var olduğu başarılı, ufuk açıcı filmler çekildi son yıllarda.  Zerre, Toz Bezi, Babamın Kanatları, Sarı Sıcak ilk aklıma gelenler. Neticede, sanatın hangi türünde üretiyor olursanız olun, ezilenlerin dünyasını romantik ya da dramatik bir biçimde ele almayıp o dünyayı kendi çelişkileriyle ve az evvel bahsettiğim bulanıklığın içinde ortaya koyabilmek, belirginleştirebilmek önemli. Özünde insana dair bir umudu da saklı tutarak…

‘SANATSAL DERİNLİĞİ SAĞLAMAK ZORUNDASINIZ’

Öykülerini yazarken farklı sanat disiplinlerinden de besleniyor musun?

Sanatın diğer disiplinleri ile -sıradan bir izleyici olarak da olsa- ilişki içinde olmak, beni yazmaya iten güdüyü beslemiş olabilir diye düşünüyorum.Resim sanatını ele alacak olursak;kısıtlı bir alan içinde icra edilen bu disiplinin her fırça vuruşu, düşünüşün bin bir türünü ihtiva ediyor. Öte yandan resim, ahşap bir çerçeve içerisinde anlatılan, bir bakışlık, yani tek hamlelik bir disiplin izleyici için. Daha ilk bakışta sanat izleyicisini sarsmak, sanatsal derinliği sağlamak zorundasınız. Heykel de öyle. Günlerce, emek emek örersiniz dört bir yanını. Oysa sanatsever onu birkaç dakikada tüketir. Bu yüzden birtakım oylumlar yaratmalı ya da rahatsız edici, zorlayıcı detaylar var etmelisiniz ki öylece geçip gidemesin tablonun/heykelin başından. Öykü eğer malûm yazarın tabiriyle “maçı nakavtla almak zorunda” ise, bu açıdan onu resim ve heykel sanatına benzetebiliriz. Bence okur da bir kitapla hemhal olurken elini kolunu sallayarak dolaşmamalı sayfaları.

Son Düzenlenme Tarihi: 27 Ağustos 2018 16:56
www.evrensel.net