Proudhon, AKP, konut sorunu ve faiz meselesi!

Fotoğraf: DHA

Proudhon, AKP, konut sorunu ve faiz meselesi!

‘Kısa vadeli çözüm boş konutların ihtiyaç sahiplerine dağıtılması, uzun vadeli çözüm ise işçi ve emekçilerin hizmetinde olan bir devlet yönetimidir.’

Sinan Araman

AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana inşaat sektörünü ekonominin dinamosu olarak kullandığı gibi, bu alanı “yandaş” sermaye oluşumunun ve  ördüğü çıkar ağlarıyla toplum üzerindeki hegemonyasının önemli bir unsuru kılmıştır. F. Engels, 1872’de yayınladığı Konut Sorunu adlı çalışmanın büyük bir bölümünde P.J. Proudhon ile polemiğe girişir. 146 yıl önce yazılan bu eser günümüz finans kapitaline ve Türkiye’nin konut piyasasına ışık tutacak bir derinliğe sahip. Bu eserde Proudhon ise AKP’nin konut politikasıyla benzer yaklaşımlarıyla dikkat çekiyor!

Engels’in eseri yazdığı yıllarda Fransız sermayesinin yatırımları öncülüğünde hızla sanayileşen Almanya’da kırsal nüfus yeni kentler akışı ve eski kentlerin sanayileşmeye uymayan yerleşim yapısının yeniden inşası konut sorununu doğurmuştur. Sanayi devriminin bir belirtisi olarak konut açığı o sıralarda Londra, Paris, Berlin, Viyana gibi kentlerde had safhadadır. İşçi sınıfı, “genellikle kötü, aşırı kalabalık ve sağlığa aykırı konutlarda” yaşamaktadır. Büyük modern kentlerin genişlemesi, bu kentlerin özellikle merkezi konumda yer alan belirli kesimlerine yapay bir değer artışı sağlamaktadır. Bu bölgelerdeki eski binalar ise artık değişen koşulları sağlayamadıklarından zamanla yıkılmakta ve yerini başkaları almaktadır. Aynı şekilde merkezi yerlerdeki işçi evleri de yıkıma maruz kalmakta, yerlerine dükkanlar, depolar ve resmi binalar -günümüz Türkiye’sinde de AVM- dikilmektedir. Bonapartçılık, bu eğilimi Paris’te Haussmann kanalıyla yaparken, Haussmann ruhu daha sonra Londra, Manchester, Liverpool, Berlin ve Viyana’ya taşınmıştır. Günümüz İstanbul’unda olduğu gibi metropollerin yeniden yapılandırıldığı bu süreçte işçiler kent merkezinden dış mahallelere sürülmüş, işçi meskenleri nadir, pahalı ve çoğu kez bütünüyle elde edilemez bir hale gelmiştir. Daha pahalı konutlar ile çok daha iyi bir spekülasyon alanına kavuşan yapı sanayii, nadiren işçilere yönelik konut üretmiştir. Haussmann ruhunun daha kötü bir örneği ise günümüzde kentsel dönüşüm projeleri üzerinden İstanbul başta olmak üzere Türkiye metropollerinde dolaşmaktadır. TOKİ ve inşaat şirketleri, ülkeyi yeşil alana alerjik, ucube bir estetik ve mimariye anlayışıyla bir inşaat sahasına çevirmiştir!

Gelelim Proudhon meselesine! Proudhon’a göre, kiracının ev sahibine göre durumu, ücretli işçinin kapitaliste göre durumu ile aynıdır. “Ebedi adalet” için “haraç” olarak nitelediği yüksek kiralara son verilmesini,  konut sorunun çözümü için kiralanmış meskenlerin sahiplerinden alınarak kiracılara maliyetine satılmasını önermiştir. Böylece kiracılar konutun gerçek maliyeti üzerinde yüksek kiralar ödemekten kurtulacağı gibi aynı zamanda evsahibi olabilecektir.  Aynı şekilde kooperatif sistemiyle toplu konut üretimi yapıldığında ve bu konutlar işçilere maliyetine kira ödenir gibi taksitler halinde satıldığında hiç kimse evsiz kalmayacaktır. Bu amaçla faizlerin devlet eliyle sıfır ya da sıfıra yakın bir düzeye çekilmesini isteyen Proudhon, bu şekilde sermayenin faizi ile toprak rantının ortadan kalkabileceğini ve de “özgür ve mesken sahibi” bir toplum oluşabileceğini savunur. Herkesin evsahibi olabileceği bir ortamı kapitalist sömürüye son verecek devrimci bir dönüşüm olarak ele alan Proudhon,  kapitalist bir ekonominin işleyiş mekanizmalarını ıskalar. Ona göre, bir kararname ya da bir yasa ile bütün sermayeler üzerindeki faiz yüzde bir ve giderek sıfıra indirildiğinde bütün evsahipleri evlerini maliyetleri üzerinden kiracılara satmaya razı olacaktır. Haliyle Proudhon, “bütün ekonomik gerçekleri olduğu gibi, faiz oranını toplumsal üretim koşulları ile değil, bu koşulların genel ifadesini bulduğu devlet yasaları ile açıklamaktadır. Devlet yasaları ile toplumdaki üretim koşulları arasındaki ilişkiye dair herhangi bir sezişten yoksun olan bu görüş açısından, bu devlet yasaları, zorunlu olarak, herhangi bir anda tam karşıtları ile aynı şekilde ikame edilebilecek tamamıyla keyfî emirler olarak görülmektedir.”  

PROUDHON’UN YANILGISI

Proudhon artı-değerin kiracı-evsahibi ilişkisinden elde edilmediğini göremediği gibi, ekonomiye devletin istediği gibi yön verilebileceği yanılgısına düşer. Oysaki, Engels’in de belirttiği gibi faiz oranı, kararname ya da yasaya göre değil, bağlı olduğu ekonomi yasaları tarafından yönetilmektedir. Bunun içindir ki, günümüzde uluslararası para otoriteleri hükümetlerin keyfi uygulamalarına karşı sermayenin ortak çıkarlarını gözeterek merkez bankalarının özerkliğini dayatmaktadırlar. Konut piyasası üzerinden ekonomiyi ayakta tutmaya çalışan AKP Hükümeti ise, “dış mihraklar” olarak nitelediği uluslararası sermayeye karşı sözde muhalefetin ötesine geçememektedir. Kur ve enflasyonla birlikte piyasa faiz oranlarının yükselişine engel olamamaktadır.

Konut sorununa dair Prodhoncu “devrimci çözüm” yaklaşımı kapitalizmin ufuklarını aşamadığı gibi, piyasa ekonomisine eklemlenen bir niteliğe sahiptir. Keza, sonrası bir yana daha 19. Yüzyıl koşullarında dahi gelişmiş kapitalist ülkelerde kiraları arttırarak evlerin değerini iki ve üç katına kadar çıkarabilen spekülatör şirketlerce bu sistem uygulamaya geçirilmiştir. Kuzey-Doğu Fransa’da M. Dollfus ve diğer büyük imalatçılar bu sistemi yalnızca para kazanmak için değil, ayrıca kafalarının gerisindeki bir siyasal nedenle uygulamışlardır. İşçilere yıllık taksitler halinde küçük meskenler satarak onları fabrikaya bağlamaya çalışmıştır. Engels’in bu noktada dipnot şeklinde belirttiği şu tespitler ise günümüzde “finansal kapitalizm” olarak adlandırılan sistemin işleyişini oldukça iyi tarif etmektedir:

“Konut sorununun işçiyi kendi evine bağlayarak çözme yolunun, büyük ya da hızla büyüyen Amerikan kentlerinin yakınlarında, kendiliğinden nasıl doğduğu, Eleanor Marx-Aveling’in Indianapolis’ten, 28 Kasım 1886 tarihli bir mektubundaki aşağıdaki pasajlarda görülmektedir: ‘Kansas City’de, ya da yakınında, her biri yaklaşık olarak üç oda içeren, hâlâ çölde bulunan bazı sefil, küçük tahta kulübeler gördük; arsa bedeli 600 dolardı ve ancak o küçük evin büyüklüğündeydi; kulübenin bedeli de bir ikinci 600 dolardı, yani birlikte, kentten bir saat uzaklıkta, çamurlu bir çöl içindeki o küçük sefil şey için 4.800 mark.’ Bu yolla işçilerin bu meskenleri almak için dahi ağır ipotek borçları altına girmeleri gerekmekte ve böylece işverenlerin açıkça kölesi haline gelmektedirler. Evlerine bağlıdırlar, uzaklaşamazlar, ve kendilerine sunulan çalışma koşulları ne olursa olsun tahammül etmek zorundadırlar.”(Engels, 1982: 34).

Öncelikle bu satırlar Soma’da çiftçi oldukları halde bankalara borçlanarak maden ocağında ucuz ve güvencesiz bir şekilde çalışmak zorunda kalan maden işçileri başta olmak üzere ülkemizdeki benzer akıbeti paylaşan binlerce işçinin durumunu hatırlatıyor! Sonuçta kapitalizmin iktisadi yasaları farklı zaman ve mekânlarda benzer şekillerde işliyor!

KONUT SORUNU NASIL ÇÖZÜLEBİLİR

Peki kapitalist gelişme ve sanayileşmenin ortaya çıkardığı konut sorunu nasıl çözülebilir? Temel yaklaşım ne olmalıdır? Proudhon’un yanılgılarına karşı Engels, kapitalizm koşullarında çözümü işçi sınıfının örgütlü gücü ve devlet üzerindeki etkisiyle açıklar. Keza, “konut darlığını” giderecek miktarda mesken ve bina halihazırda zaten vardır. Bu konutlara evsiz ve kalabalık yaşayan ailelerin yerleştirilmesi ile sorun kısa vadede çözülebilir. Bunun için belirleyici olan işçilerin sınıf bilinci ve örgütlü gücüdür. Bununla birlikte bu durum kalıcı bir çözüm değildir. Kapitalizmde konut sahipliği bir tapu belgesi ya da hisse şeklinde bir özel mülke dönüştüğü ölçüde işçilerin işini kaybetmesi, ipotekli kredileri geri ödenememesi vb. nedenlerle bu varlıklar yeniden elden çıkabilir. Dolayısıyla kapitalist bir ekonomide üretim araçlarından yoksun ve sürekli çalışarak hayatını kazanmak zorunda olan emekçilerin konut şeklinde edindikleri mülkün korumalarının hiçbir garantisi yoktur. Tarih boyunca ezilenlerin sürekli bir şekilde barınma ve konut sorunu yaşadığına dikkat çeken Engels’in de belirttiği gibi bu sorununun kalıcı çözümü kapitalizm ve özel mülkiyet ilişkilerine son verilmesiyle mümkün olacaktır.

Engels’in konut sorunu üzerinden kapitalizmin doğasına yönelik bu tespitleri tarihsel süreçte doğrulanmıştır. Keza, Sovyet etkisiyle birlikte işçi sınıfı örgütlülüğünün daha da ileri düzeyde olduğu 2. Dünya Savaşı sonrasında BM konut hakkını temel bir insan hakkı olarak kabul ederken, sosyal devlet politikalarının bir gereği olarak başta Avrupa olmak üzere çok sayıda ülkede çalışanlara ve dar gelirli kesimlere yönelik sosyal konutlar üretilmiştir. Geç kapitalistleşen ülkelerde ise yetersiz sosyal konut üretiminin yanında, sanayinin işgücü ihtiyacı ve emeğin yeniden üretim maliyetlerini düşürmek amacıyla şehirlere göç eden halkın gecekondu yapımına büyük oranda göz yumulmuştur. İşçi sınıfının örgütlü gücünün önemli ölçüde kırıldığı neoliberal dönemde konut üretimi yeniden piyasaya dinamiklerine havale edilmiştir. Konut, değişim değerinin belirleyici olduğu bir ürüne ya da metaya dönüşmüş ve sermaye birikim alanına dahil edilmiştir.  

ÇÖZÜM EMEKÇİLERİN HİZMETİNDE OLAN  DEVLETTE

Konut yapım sürecinde inşaat emekçileri tarafından üretilen artı-değer, şirket sahiplerine kâr, finansal kuruluşlara faiz ve toprak sahiplerine rant şeklinde dağılmaktadır. Kapitalist bir ekonomide rekabet gereği kâr oranları ortalama olarak eşitlenme eğiliminde olsa da, sabit sermaye miktarındaki artışlar genel olarak kâr oranlarını düşürme eğilimine sahiptir. Sermaye birikimiyle sağlanan fonların aşırı yöneldiği sektörlerde ise fiyatlarını aşırı artışı ile “varlık balonları” oluşmaktadır. Bu durum genel olarak “eksik tüketim” ya da “aşırı üretim” şeklinde krizlerle sonuçlanmaktadır. 2008 ABD Mortgage krizi ve öncesinde sektörel, bölgesel ve küresel ölçeklerde yaşanan kriz böyle ortaya çıkmıştır. Türkiye’de de piyasa temelinde yapılan konut üretiminin akıbeti bunu kaçınılmaz kılmaktadır. AKP’nin piyasa ekonomisinin kendi yasalarına rağmen faiz oranlarını düşürmek istemesi, kamu bankalarına düşük faizlerle konut kredisi açtırması, inşaat şirketlerinin elindeki stokları tüketmek üzere kampanya üzerine kampanya yapmaları, “gayrimenkul çılgınlığı”  ve reklamlarda inşaat bombardımanı vb. birçok görüntü bu durumun yüzeydeki alametleridir!..

Velhasıl, konut sorununda kısa vadeli çözüm boş konutların ihtiyaç sahiplerine dağıtılması, konutların uygun kalite ve fiyatlarda çevre ve insan merkezli üretilmesine yönelik sosyal politikalardır. Uzun vadeli kalıcı çözüm ise işçi ve emekçilerin hizmetinde olan bir devlet yönetimidir.

Son Düzenlenme Tarihi: 13 Ağustos 2018 09:28
www.evrensel.net