Bahadın: Modellenen ütopyanın küçük bir alegorik anlatımı…

Fotoğraf: Adnan Gerger/EVRENSEL

Bahadın: Modellenen ütopyanın küçük bir alegorik anlatımı…

Bahadın’da yıllardır uğruna nice bedel ödediğimiz ütopyanın modellenen gerçekliği karşısında kendinden geçme halini de yaşadığım doğrudur.

Adnan GERGER

Şenlik Komitesi adına Yazar Sadık Güvenç, Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın Beldesinde bu yıl 21.’si düzenlenen ve teması “Adalet, özgürlük ve eşitlik için dayanışma” olan Kültür Şenlikleri’ne beni davet ettiğinde nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum.

Bahadın’a girdiğim andan itibaren, sanki uzayın boşluğunda zamansız karanlığın içinde kaybolmuşum da bir çıkış deliği bulmuşum gibi kendimi hissettim. Bahadın, bana "Belki de bu dünya, başka bir dünyanın cehennemidir" sözünü eden Aldous Huxley’in “Algı Kapıları Cennet ve Cehennem” adlı kitabında gösterdiği gibi distopik bir ortamda “öteki tarafı”n her zaman var olabileceğini hatırlattı. Bahadın, Şair W.Blake’nin bahsettiği bizi gerçeklerden ayıran algıların kapılarını yüzüme kapattı ve alışkanlığın doğurduğu kayıtsızlığından kurtulmanın bir yol hikâyesi oldu. Zamyatin’in‘Biz’de, Orwell’inde ‘1984’ünde anlattığı devletin o acımasız kıskacındaki bireyin, makineleşmiş ve kendisine dayatılan her düşünceyi kolayca yutan bireyin korkunç açmazı da diğer yandan kafamı kurcalarken Bahadın’da yıllardır uğruna nice bedel ödediğimiz ütopyanın modellenen gerçekliği karşısında kendinden geçme halini de yaşadığım doğrudur.  Aynı Huxley’in dediği gibi, 'İnsanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürdürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir ve bu hep böyle olmuştur.' durumunu yaşıyordum. Elbette bu yazıma böyle başlamamın haklı gerekçeleri var. Bahadın’ı sizinle paylaşınca bu gerekçeleri daha iyi anlatacağımı umuyorum. Küçücük bir kasaba olmasına karşın okuma düzeyi son derece yüksek olduğu kadar okur oranı kadar edebiyatla yazar ve şairliğe kadar varan bir hemhâl olmuşluğu var.  Bunda insanların yurt dışıyla bağlantısının yoğun olması kadar etnografik ve sosyolojik yapılarının güçlü gelenekten gelmesinin rolü var, şüphesiz. Dayanışmayı en üst düzeye çıkaran bir bilinç olarak tanımlayabileceğim bu geleneğin yaşamın içinde somutlaşmış örneklerini şöyle açıklayabilirim: “Kasaba meydanındaki, ‘Al Götür, Oku Getir’ kitaplığı açık bir ödünç kitap alış veriş yeri… İçinde 5 bin kitabın bulunduğu Halk Kütüphanesi… Gençlere internet erişiminin bedavaya sağlanması… Halkın imece yöntemiyle kurduğu 24 yataklı Yaşlı Bakım Merkezi… Kadın dayanışmasıyla kurulan ve kendi el emeği ürünlerinin satıldığı KadıneliDerneği’nen çok faal olması… İki yüz ortaklı Anonim Şirketi’nce kurulan Bahadın Market… Çiftçilerin ürünlerinin korunmasını ve pazarlaması üstlenen Sütçülük ve Hayvancılık Kooperatifi… Otantik araçların sergilendiği Arif Baş Açık Hava Müzesi, spor alanları ve etkinlikler düzenlenen Yusuf Ziya Bahadınlı Kültür Merkezi…” Tanıklık ettiğim Kültür Şenlikleri’nin o ilk gününe dair izlenimlerime gelince… Şenlikler de insanda böylesine alegorik düşünceler uyandıran kasabadaki yaşantı kadar anlamlı başlamıştı.

Fotoğraf: Adnan Gerger

 “ Çocukların tarihini gözlerinden
ve düşlerinden
bir anneyi ellerinden ve alnından
böyle mi anlatmalı bilmiyorum…”

Şair Esra Şenyüz, “Palyaçolar, Pembeler ve Morlar”  adlı şiirini bu dizelerle bitirirken Yusuf Ziya Bahadınlı Kültür Evi’ni dolduran kalabalığın heyecanlı alkışlarıyla,  21. Bahadın Kültür Şenliği’nin coşkun başlangıcını yapıyordu. Şenliklerin böyle bir şiir etkinliğiyle başlamasının ayrı bir önemi vardı. İleride adını çok sık duyacağımızdan şüphe duymadığım ve şiirde kendi özgünlüğünü ve dilini yaratan şair Esra Şenyüz’ün dizelerini şimdiye kadar kitlelere ulaştırmama kararından böyle bir etkinlik için vazgeçmesi etkileyiciydi. Şenyüz’ün şiir etkinliğinden hemen sonra başlayan panellerin içeriği de, katılımcıların yaptığı değerlendirmeler de son günlerde hasret kaldığımız düzeyi çok yüksek bir sunumlardı. Panel katılımcılarından biri olan günümüz yazın dünyasının önemli ismi eleştirmen ve editör Emek Erez de Bahadın’daki kültür şenlikleri için “etiksel” olarak etkinliklere katılmama ve konuşmama kararından vazgeçmişti. Erez de büyük bir ilgiyle dinlenen “Yazı ve Edebiyat Bir Direnme Biçimi Olabilir mi?” başlıklı paneldeki konuşmasında, yıkım dönemlerinde edebiyat ve sanatın çaresiz kaldığı en önemli anın belki ölüm olacağının altını çizdi. Ölenin üzerine söylenen tüm sözlerin hep eksik olduğunu vurgulayan Erez, dilimizin sessizliğine dikkat çekti:

“Blanchot’ya göre; “imkansıza bakan kişi için, dünyada yaratılma ve terk edilme duygularıyla hiçbir ortak örtüsü olmayan, özsel gururlu ya da umutsuz bir yalnızlık vardır. Kendisini dünyalar halinde kurmaktan, aciz imkansızlıkların, ıssız ve üzüntülü alanındaki yalnızlıktır bu. Tanrılar çekip gittiğinde edebiyat, en radikal ölçüde, olanın varlığının – onun ortadan kayboluşunun mevcudiyetinin kendisini- konuşmaya ve gerçekleşmeye bırakmaktır.’ Edebiyat, tanrısı bile çekip gitmiş imkansıza bakan varlığın dili olacaktır. Her şeyini kaybetmiş, yalnızlığı, terk edilmişliği en derinden hissetmiş bir varlığa ses olacaktır. Yıkımı yaşayan için tanrı ölmüştür. Sığınacak hiçbir şey kalmamıştır işte bu çaresizlikteki insanın sesi olmalıdır belki de edebiyat, mağdurun tanrısını tekrar konuşturmaktır. Ama bunu yaparken dil önemlidir çünkü hakkında konuştuğunuz artık sessizdir, dilsizdir. Bu nedenle onun dilini yeniden kurmak gerekir ama bunu yaparken onun yerine konuşmaktan çok olayın öznesi olanın yaşadığına tanık olmuş kişinin çaresizliğini bir şekilde ifade etmek gerekmektedir.”

Fotoğraf: Adnan Gerger

Bu panelin hemen arkasından “Edebiyatta Nitelikli Okur Yazar İlişkisi” temalı yapılan bir başka panel, dinleyicilerin de katılımıyla çok tartışmalı geçti. Panelin konuşmacılarından biri olan yazar Kenan Şahbaz, ne okuduğumuzla nasıl okuduğumuz sorusunun cevabının okurluk niteliğini ortaya koyduğunu söyledi. Şahbaz, konuşmasında nitelikli okur denildiğinde öncelikle insanı okuyan, doğayı, yaşamı okuyan, ölümün değil yaşamın kutsallığına inanan birey olması gerektiğine inandığını belirterek, “ Temeline insanı almadığı sürece neyi okuduğunun bir önemi yoktur. Nasıl okuduğunun önemi öne çıkar. Ne okuduğumuzla nasıl okuduğumuz sorusunun cevabı okurluk niteliğini ortaya koyar. Her alanda emeğe yönelik bir saldırı varken edebiyatın bunun dışında olması düşünülemez. Bu sebeple emeğin yanında, okuru vasatlığın eline teslim etmemek üzere mücadelenin yükseltilmesi gerekiyor” dedi.

Fotoğraf: Adnan Gerger

Şenliklere büyük ilgi, bilinç ve aktif katılımın varlığı şaşırtıcıydı. Modellenen bir ütopyanın gerçekliği olarak karşımızda duran Bahadın halkına da bu tavır yakışırdı, zaten.

Özce ne yaşadımsa; Bahadın’da yaşadığım o günü hayatım boyunca unutmayacağım... Oradan ayrılırken bir bataklığa batar gibi yavaş yavaş karanlığa gömüldüğümü de; bana yeniden dayatılacak koca bir ‘yalan’ gerçeğiyle yüzleşeceğimi de…

Fotoğraf: Adnan Gerger

 

Son Düzenlenme Tarihi: 11 Ağustos 2018 13:05
www.evrensel.net