Avrupa’nın Gündemi: AB’nin ABD karşısındaki İran çıkışı utangaç

Fotoğraf: Pixabay (Kolaj Evrensel'e aittir)

Avrupa’nın Gündemi: AB’nin ABD karşısındaki İran çıkışı utangaç

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta ABD'nin İran'a karşı yaptırımları ön plana çıktı.

ABD geçen salı İran karşı yaptırımlarını ilk dalgasını yürürlüğe soktu. Aylardır süren tartışmalardan sonra İran ile ticarete devam eden tekeller, ABD tarafından yüklü cezalara çarpıtılabilecek. AB’li yetkililer kuşkusuz kendi tekellerinin çıkarlarını savunarak bu yaptırımlara karşı çıkıyorlardı ve derhal 1996’da tasarlanmış bir koruma yasasını yürürlüğe soktular. Bu yasaya göre AB’li tekellere ABD’li yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunabilecekler fakat bunun bir şeyi değiştirmeyeceğini herkes biliyor. Daha ilginç olan ise bu yasaya göre İran pazarından çekilen AB’li tekellere, AB’nin kendisi ceza verebilecek. Böylesi bir yasanın yürürlüğe sokulması bile AB’nin giderek daha fazla çatışmayı göze alan bir pozisyona doğru ilerlediğini gösteriyor. Fakat bunun için bir türlü sağlayamadığı kendi birliğini daha da pekiştirmesi gerekiyor. İşte bundan dolayı atılan adımlar şimdilik utangaç adımlar olmaya mahkum. Fransa’da yayınlanan Les Echos gazetesinde AB’nin bu çekimser karşı çıkışı eleştiriliyor.

Öte yandan AB’nin koruma girişimine rağmen Trump’ın İran yaptırımları karşısında Alman ve Avrupa tekelleri, İran’la ekonomik ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar bile. Almanya’da yayınlanan Handelsblatt gazetesi de, Almanya ve AB’nin Amerikan yaptırımları karşısındaki pasifliğini eleştirdi.

İngiltere’de ise The Guardian Gazetesi Yazarı Afua Hirsh, İran’a yaptırımlarının ahlaki olarak yanlış olduğunu ve yaptırımların sıradan İranlıların hayatlarını iyileştirmek için değil, daha çok ABD’nin çıkarlarıyla ilgili olduğunu yazdı.


İRAN: BRÜKSEL’İN WASHINGTON’A KARŞI UTANGAÇ ÇIKIŞI

Yves BOURDILLON
Les Echos

“İran’la ticaret yapan kimse Amerika Birleşik Devletleri ile YAPAMAZ”. 8 Mayıs’ta Washington’un, İran nükleer anlaşmasını teşhir etmesinden sonra bu salı sabahı ABD’nin İran’a karşı ceza dalgalarının birincisinin yürürlüğe girmesinden hemen ardından Donald Trump yeni bir tweet atarak Tahran ile ticarete devam etmek isteyen ülkeleri uyardı. Buna karşı, İran’ın uluslararası ceza aşamasından (2007-2015) çıkmasını sağlayan Temmuz 2015 anlaşmasını savunmada kararlı olan Avrupa Birliği ise “güncelleştirilmiş blokaj” yasasının yürürlüğe girdiğini ilan etti.

1996 yıllında tasarlanmış fakat aslında hiçbir zaman kullanılmamış olan bu yasa, Avrupalı şirketleri Washington’un kendi toprakları dışında vereceği cezalara karşı korumayı amaçlıyor. Fakat bu koruma aslında çok teorik bir koruma. Söz konusu şirketler AB ülkelerinin adalet kurumlarında çarpıtıldıkları cezanın uygulanmasından sorumlu Amerikan yetkilileri hakkında para cezası isteyebilirler. Fakat bunun gerçekleşmesinin ciddi bir şansı yok.

Bu koruma yasasının, tuhaf bir şekilde bir de ceza bölümü var, zira yasa Avrupa şirketlerine ABD cezalarına uymayı yasaklıyor. Yani ABD’deki çıkarlarını göz önünde bulundurarak İran’dan çekilen bir Avrupa şirketi bu sefer de Brüksel tarafından cezalandırılabilir. Fakat AB Komisyonu “olağanüstü durumlarda” kimi istisnalar uygulayabilir.

İran’da faaliyet yürüten çok uluslu şirketlerin çoğu Washington’un tehditlerine boyun eğdiler. Fransızlar açısından Total, PSA, Renault’nun yanı sıra Boeing, Airbus, Siemens, Maerks, ve hatta Rus Lukoil bile İran’dan çekileceğini ilan etti. Lüks arabaları ve kamyonlarda dünya birincisi olan Alman Daimler bile salı günü onlar gibi yaptı. 1953’den bu yana İran’da olan Daimler, 2016’da yeni anlaşmalar imzalamıştı.

İran’da kalacağını belirten tek büyük şirketler Çinli şirketler. Üstelik, 5 Kasım’da yürürlüğe girecek ve İslami Cumhuriyetin neredeyse döviz gelirlerinin tümünü oluşturan İran hidrokarbürünü satın alanları cezalandıracak ikinci ceza dalgasına karşı Tahran da Pekin’e güveniyor. Fakat bunun için Tahran’ın, Çinliler için fiyatları önemli oranda düşürmesi gerekiyor. Buna rağmen İran’dan günde 680 bin varil (petrol) ithal eden Pekin, günde ithal ettiği 2.6 milyon varilin çoğunluğunu Tahran’dan alma konusunda tereddüt ediyor, zira bu durum kendi tarihsel satıcıları aleyhine olur. Buna bir de İran pazarından yaklaşık 30 kat daha büyük olan Amerikan pazarının kapanmasını göze alacak Çinli şirketlerin çok nadir olduğunu da eklemek gerekiyor.

(Çeviren : Deniz Uztopal)


AVRUPA, ABD’YE DİŞ GÖSTERECEK HALDE DEĞİL

Moritz KOCH
Handelsblatt

Gerçeği görmenin zamanı geldi, devir değişti, daha ötesi yok. Almanya ve Avrupa da değişen dönemle ilgili retorik stratejik hattı belirliyor.

“ABD tarafından garanti edilen eski dünya düzeni tarihe karıştı, Avrupa kendi başının çaresine bakmalı. Savunma ve güvenlik çıkarlarını dayatmalı, Ortadoğu’da gücünü göstermeli, kısacası dünya devi olmalı!” Almanya Başbakanı Angela Merkel dahil Avrupalı politikacıların ihtirasları böylesine büyük.

Tamam, tespit doğru: Amerikan .aşkanının son Avrupa ziyareti, emekliliğe ayrılma isteği, yorgun ve bıkkın ABD’nin dünya jandarması rolünden veda turnesi şeklinde yorumlanabilir. Avrupa’nın daha fazla bağımsız olma talebi de şimdiye kadar her ne kadar abartılı ve aşırı dramatik ifade edilse de anlaşılabilir. 

Avrupa’nın büyüklük iddiasıyla aczi arasındaki fark hiçbir zaman şimdi olduğu kadar açık şekilde görülmemişti. Bu hafta, Donald Trump, İran’la nükleer sözleşmeyi sabote etmeye başlayınca Avrupa’nın karnının ne kadar yumuşak olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Amerika yaptırımlarla tehdit ediyor, Avrupa’nın hükümetleri inatçı, öfkeli sloganlarla cevap veriyor ama Avrupa tekelleri ABD’nin baskısına dayanamayıp boyun eğiyor. 

Avrupa Birliği bir koruma düzenlemesiyle endüstriye yardım etmek istiyor, Avrupalı tekeller ise buna yanaşmıyor. Brüksel’le Washington arasındaki güç farkına bakıp gerçekliğe göre hat belirliyor.

Avrupa dünya politikasında büyük olmak istiyor ama ABD’ye karşı çıkacak güce sahip değil. Çinliler bile, İpek Yolu projesinde görüldüğü gibi, çıkarlarını Avrupa’ya rağmen dayatıyorlar. Rusya ve hatta kriz içinde boğulmakta olan Yunanistan bile Avrupa’yı titretebiliyor.

Avrupalılar süper güç statüsüne ancak retorik olarak yaklaşabiliyorlar. Hele de Almanlar boş laflarla kendilerine ve çevrelerine gaz verip duruyorlar. Dışişleri Bakanlığı’nda geleceğin dünyasının planları yapılıyor. Dışişleri Bakanı HeikoMass, kırmızı hattı geçenlere dur diyecek çok ülkeli bir ittifakın kurulması gerektiğinin propagandasını yapıyor. “Amerika’nın Nerosu Donald Trump’a haddini bildirecek“, şimdiki  düzeni savunan bir kolektif hayali kuruyor.

İlk bakışta Avrupa’nın gücünün hiç de küçük olmadığı görülüyor. Nüfusu ABD’ninkinden fazla, ekonomik olarak da iyi durumda. Ancak sivil, ekonomik açıdan güçlendirilmiş dünya hayali çökmeye mahkum. Yarının dünyasında  dünün kuralları geçerli olacak.

21. yüzyıl, 19. yüzyıla 20. yüzyıldan daha yakın. Milliyetçiler Trump, Putin, Salvini veya Orbán görüntüsünde geri döndü. Savaş sonrası dönem çöküyor, devletler hukuku, ticari hareketler ve küresel kurumlar bilek gücüyle yola getirilmeye çalışılıyor. Esnek iktidar organları, ekonomik başarı, kültürel çekicilik önemini yitiriyor. Politik etki askeri güce bağlı olarak şekilleniyor.

Almanya bu gerçekliğe göre biçimleneceğine zorunlu askerlik ve nükleer silahlanma gibi uydurma sorunlarla boğuşup duruyor. Yaz boşluğu tiyatrosunda stratejik kültür eksikliği tüm çıplaklığıyla kendini gösteriyor. Alman ordusunun ne part time askere ne de nükleer silahlara ihtiyacı var. Daha iyi bir donanım ve vasıflı elemana sahip olması yeterli. Bu da şimdiye kadar  ayrılandan daha fazla paraya mal olacak. Stratejik vizyonlar oluşturmak kadar partiler içinde ve seçmenler arasında ikna çalışması yapmak da önem kazanıyor. Bu konuda Merkel, Maas ve diğer politikacıların yapacağı çok şey var.

Almanya’nın yapması gereken silahlanmanın arttırılması konusunda tartışma sürdürmek değil, orduyu dış müdahalelere hazır hale getirmek. Şimdiki dünya düzeninin korunmasından yanaysak bu amaçla daha fazla para harcamaya hazır olduğumuzu göstermeliyiz.

Ancak bu şekilde güçlü AB ülkelerini ortak askeri alyans içinde bütünleştirmek ve ABD’nin yerine geçecek bir güç olunabileceği konusunda potansiyel partnerler Japonya ve Kanada’yı ikna etmek mümkün olabilir. 

(Çeviren: Semra Çelik)


İRAN’A UYGULANAN YAPTIRIMLARI AHLAKİ OLARAK YANLIŞ

Afua HIRSCH
The Guardian

Yıllar önce, felaketle sonuçlanan Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’a müdahalenin ardından, yaptırımlar uluslararası olaylarda yeni acil tepki aracı haline geldi. Bu hiç düşünülmeden uygulanmaya başladı. Yaptırımlar uluslararası camia tarafından 1990’larda Yugoslavya’da savaş esnasında, 1991’de askeri darbeyle seçilmiş cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Arıştide’nin devrilmesinden sonra, ve tabii yıllarca ABD, Küba’nın komünist rejimine karşı ticaret ambargosu uygulamıştı. Acil servis numaraları gibi, yaptırımlar çok sık uygulanıyordu.

İran’a karşı, Donald Trump’ın hediyesi olan, Amerikan’ın en son yaptırımları bu hafta başlıyor. Bu yaptırımlar sanayiye, ürünlere, enerjiye ve finans alanına büyük etki yapacak ve İranlıların gündelik hayatlarını her yönüyle etkileyecek. Ülkenin para biriminin değer kaybetmesiyle ülke ekonomisi de batıyor.

İnsan haklarını, özgürlüklerini ve hukuki prosedürleri savunan hiç kimse İran’ın mevcut rejimi savunamaz; hak istismarları, basın özgürlüğüne baskılar, azınlıklara zulüm ve demokratik ve yaşama süreçlerini yok saymakla dolu bir tarihi var. Ancak, basın özgürlüğü dahil olmak üzere, insan hakları ve özgürlükler konusunda ABD’nin üstünlük taslaması, Trump’ın kendi basınına yaptığı saldırıları bu yüzden çok ürkütücü.

Yaptırımlar artık o kadar sıradan ki, işe yarayıp yaramayacaklarını sorguluyoruz ama ahlaki yanını pek fazla sorgulamıyoruz. Mesela Obama, İran’a 2010–2012 arası yaptırımlar uyguladı, 2018’deki yeni yaptırımlar gibi o zamankiler de İranlı şirketleri hedef aldı ve ülkeyi uluslararası finansal sistemden dışladı. Obama ısrarla o yaptırımların İran’ı nükleer silahtan arındıracak ve “İran hükümetinin nükleer programına yatırım yapma ve geliştirme kabiliyetini kalbinden vuracak” dedi. Bunlar aynı zamanda “akıllı” yaptırımlardı daha sonra müzakere sonucu JCPOA olarak bilinen İran'ın nükleer programına ilişkin ortak geniş eylem planı imzalanmıştı.

“Akıllı” olarak adlandırılan yaptırımlar elit tabakayı ve “insan hakkı ihlalleri yapanları” hedefliyor, ama “İranlı halkın bilgi ve iletişim özgürlüğünü mümkün kılan” teknolojileri dahilinde tutmuyor.

YAPTIRIMLAR ÇOCUK EVLİLİĞİNİ BİLE ARTIRDI

“Akıllı” markası göz kamaştırabilir ama gerçek olmayacak kadar iyi. Obama’nın yaptırımları altında, İran’da yoksulluk içinde yaşayan aile sayısı nerdeyse ikiye katlandı, milyonlarca insan gerekli olan sağlık tedavisine ulaşamadı, ve bir veriye göre çocuk evlilikleri beşte bir oranında arttı çünkü ekonomik zorluk çeken aileler kız çocuklarını okuldan alıp aşırı finansal zorluktan kurtulmak için onları evlendirdi. Suçsuz sivillerle alakası yokmuş gibi görünen yaptırımların tahmin edilemeyecek sonuçları oluyor, mesela İran uluslararası camiadan uzaklaştırıldığından beri yedek parçalara sınırlı ulaşılabildiğinden nerdeyse 2 bin İranlı uçak kazalarından hayatını kaybetti.

Yaptırımlar için ahlaki bir gerekçe bulmak zor. Yaptırımların amaçlarına -çoğu zaman amacı rejim değişikliği- ulaşması için sıradan insanların büyük eziyetler çekmesi kaçınılmaz.

Peki ne zaman bu gereklidir? Birincisi, (halkın) rızası varsa. Mesela Güney Afrika’da Apartheid rejiminin ne kadar ahlaktan yoksun olduğu malum. 1980’lerde ABD ve İngiltere’nin BM Güvenlik Konseyinde Apartheid’e karşı yaptırımları engelleyen iki ülke olduğumuz için utanç duymalıyız. (…)

Güney Afrika’daki ilerici kesim ve sürgündekiler, özellikle çok etkili olan uluslararası Apartheid’a karşı koalisyonda kampanya yürütenler, yaptırımları istemekle kalmadı aktif olarak lobi çalışması yürüttü ve bu mücadelede tutuklanarak gözaltına alındılar.

Bu yaptırımları isteyen  -ABD’nin bu rejimi kaldırmadan önce gelecekteki demokratik hükümeti kurmak için bulması gereken - ilerici İranlılar nerde? Eğer ABD’nin amacı sivil toplumu güçlendirmekse, onları gerçekten temsil edenlerin fikirlerin dinlemek için hangi adımlar attı?

YAPTIRIMLAR İRAN DEVLETİNİ ZAYIFLATACAK MI?

Bunu yapmadı çünkü bu yaptırımlar sıradan İranlıların hayatlarını iyileştirmek için değil,  daha çok ABD’nin çıkarlarıyla ilgili. (…) ABD, yayılan zorluk, ayaklanma ve ekonomik kargaşandan en çok zarar görecek olan İranlı halkı kendisinden soğuturken, belirtiler rejimin bu yaptırımları atlatacağını gösteriyor. İran’ın bu yaptırımları hak ettirecek, nükleer programına ilişkin anlaşmayı ihlal edip etmediği bir yana kalsın, Obama dönemindeki yaptırımlara bakılırsa, bu yaptırımlar devletin gücünü azaltmak yerine büyütecek. Yaptırımlar meşru orta sınıf şirketleri ülke dışına sürdü ve devletin ekonomiyi tekeline almasını sağladı; tam da ABD’nin istediğinin tersi. Bir işe yaramayacakları böyle açıktan, yaptırımlar desteklenemez.

İlerici halkın rızası ve etkili olmayan yaptırımların tahmin edilmeyen sonuçları vardır. Bu bir sürpriz olmamalı. 1990’larda Birinci Körfez Savaşından sonra Birleşik Milletlerin petrol karşılığı gıda yardım programı, Saddam rejiminin yiyecek ve ilaç karşılığı petrol satabileceği bir programdı. Yine de tahminlere göre 500 bin çocuğun ölümüne sebep olduğu söyleniyor.

Yoksulluk yaratmak dünyayı daha iyi bir yer haline getirmez. Yaptırımlar bir şiddet yöntemi. Ve bu demek ki, dünya sahnesinde kullanılan diğer şiddet türleri gibi, kullanımını haklı göstermek için önemli bir kat aşmalı. O acil numarayı aramadan önce, (yaptırımları) uygulamak isteyen ülkelerde etkili olacağından emin olmalı, ve verilecek sivil bedel ahlaki olarak kabul edilebilmeli. Trump’ın İran yaptırımlarının bu testleri geçeceğini görmek pek mümkün değil.

(Çeviren: Çınar Altun)

www.evrensel.net