Kutsal ailelerin ‘ÇARESiZ’ kadınları

Kutsal ailelerin ‘ÇARESiZ’ kadınları

Bu dünyaya kadın olarak gelmek büyük talihsizlik. Kutsallaştırılmış aile bütün kutsallığını kadından alıyor ve herhangi bir aksi durumda kadına büyük bedeller ödetiyor. Kadın cinayetlerinin son yıllarda daha da artmasını başka nasıl açıklayabiliriz ki? Sistemin suni bir şişirmesi olan bu kutsallık yaşamlarımızın her alan

Sevda Aydın

Geriye kalan, evdeki ve öteki olan kadınların yaşamlarına odaklanıyor. Bu iki kadın hikayesinden bakınca Türkiye’de kadın olarak yetiştirilmenin nasıl bir resmi çıkıyor karşımıza?

Çiğdem Vitrinel (Yönetmen): Dünyanın yapılanması mülkiyetçilik üzerine kurulu. Kadınlar  da bir çeşit sermaye. Kadınların sistem tarafından zapt edilmesi gerekiyor çünkü kadınlar o sistemi reddederlerse, bütün  sistemin çatır çatır çatlayacağını görüyorsunuz. Bunu özellikle söylüyorum çünkü bu konu sadece Türkiye’de yaşayan kadınların sorunu değil. Tabii ki buradakiler daha şiddetli yaşıyorlar. Avrupa’da sosyal haklar daha güçlü olduğu halde en küçük bir krizde geri alınan haklar kadınların hakları oluyor. Bu durumun kadınlarda ciddi boyutlarda zihinsel ve duygusal deformasyon yarattığını düşünüyorum. ‘Kadın olmak şöyle bir şeydir. Kadın olmak böyle bir şeydir’ kisvesi var. Ve bu yalanı kadınlar da yiyor. Feminist kadınlar da düşüyor bu tuzağa. Kadınlara doğurganlıkla, annelikle çok daha özel bir yer atfediyorlar. Benim özellikle uzağında durmaya çalıştığım nokta bu. Bence kadınlar için bunlar özel bir durum yaratmıyor. Bunlar tabii ki farklı hakları getirir ama kadınları daha özel kılmaz. Sömürülen, fiziksel ve zihinsel olarak temel ihtiyaçlarından yoksun insanlar kimlik bozumuna uğrarlar. Kadınlar da yaşamlarındaki tehditlerle aynı kimlik bozumuna uğruyorlar ve varolan yaşam alanlarını korumak için sisteme uyum sağlamaya çalışıyorlar. İnsanın ruhu böyledir, yaşamaya çalışır.

BİZ BİRBİRİMİZE KIYMAK İÇİN YETERİZ

Türkiye dahil dünyanın pek çok yerinde kadın cinayetleri ve tecavüzler artıyor. Bu açıdan bakıldığında Sevda’nın korumaya çalıştığı sistemin payı nedir sizce?

Şebnem Vitrinel (Senarist): Tabi ki payı var. Bize senaryo yazdıran, film çektiren, bunları anlatmamıza neden olan şey de bu pay zaten. Türkiye’deki feminist hareketler bir türlü iğneyi kendine batırmıyor, yani kadına dönüp, bakmıyor. Artık ataerkil bir sistem yaşamıyoruz. Sadece erkeklerin baskısı altında yaşamıyoruz. Asıl yaralayıcı olan ise artık erkeklere de ihtiyacımız yok. Anneler, kadın komşular, kadın öğretmenler, yaşlı teyzeler, genç kadınlar... Biz birbirimizi kıymak için yeter hale geldik.

Çiğdem V: Sakarya’daki tecavüz sanıklarından birinin avukatı kadın mesela.

ŞebnemV: 14 yaşında bir erkek çocuğuna 20 kişi tecavüz etse ve ondan sonra da hakim çıkıp ‘Ama bu çocuk istemiş bunu’ dese, çok merak ediyorum acaba erkekler de bizim burada oturduğumuz gibi oturabilirler mi? Biz kadınlar gibi ‘ Ya evet o da istemiş olabilir’ derler mi?  Sessizliğimiz gerçekten bu anlama geliyor. O davalarda verilen kararları onaylıyormuşuz gibi çıkarmamız gereken sesimizi asla çıkarmıyoruz.

Çiğdem V: Dünyadaki feminist hareketi yakından takip ediyorum. Şebnem kadar bu konuda umutsuz değilim. Çünkü bunun aslında daha sistematik bir mesele olduğunu fark etmiştim. Kadın hareketi sadece kadınlarla ilgili bir hareket değildir. Kadın, erkek ve sistemle ilgili çok yapıcı olması gerekir ve anarşist bir söylem üretebilmelidir. Bunlar yeni yeni konuşulmaya başlandı. Feminist harektlerin ne kadar heteroseksist  bir yapılanma olduğunu eleştirmeye başladılar. Bu durumun dünyadaki siyasi hareketler içinde önemli bir açılım getireceğini düşünüyorum.

ŞebnemV: Mesele artık bizim haklarımızı almaktan çıktı. Mesele devrim yapmaya geldi. Çünkü devrim yapılamazsa, biz sadece kendimizi değil, erkekleri de, çocukları da, LGBT’lileri de kurtarmak zorundayız. Bu meselenin kendi aramızda kilitlenmesine izin vermemeliyiz. Bunun ekonomik bir mesele olduğunu görmek gerekiyor. Yani Angelina Jolie, ne kadar kadın da olsa, Çiğdem’le aynı sorunları yaşamıyor. O anlamda kadın değil, 6 tane çocuk büyütebiliyor, iki tane BOX offis filmini o yıl içinde çekebiliyor ve Birleşmiş Milletlerin temsilcisi olarak mülteci kamplarına gidebiliyor. Ne mutlu ona. Çünkü 20 tane yardımcı kiralayabilecek durumda, özel uçağıyla seyahat edebilecek durumda. Bunlar ekonomik meselelerdir. Nerde yaşıyorsunuz, ne kadar para kazanıyorsunuz, etrafınızdaki kadın netvorkü ne durumda gibi. Sınıfsal ayrım olduğu için her kadının sorunu aynı değildir. Bunları çözmek gerekiyor ve ‘kadın, kadın, kadın’ diye de kafamıza vurulmasına izin vermemek gerekiyor.

Ekonomik olarak Zuhal’le Sevda’nın faklılıkları da var. Sevda kocasına ekonomik olarak bağlı ama Zuhal değil...

RUHUNU SATMAKTAN DAHA İYİDİR

Umudun sonu da çok iyi olmuyor...

Çiğdem V: Evet çok feci bir final oluyor.

ŞebnemV: Final zaten en çok tartıştığımız noktaydı. Bizim filmi yazmaya başladığımız yerde aslında o finaldi. Bütün hikayeyi oradan kurmuştuk. Bana umutsuzluk vermiyor final. Çünkü gittiğimiz bir çok festivallerde, izleyenlerden aldığımız reaksiyon Zuhal’in hayatını kararları üzerinden sürdürüyor olmasını, kurduğu yaşamda direniyor olmasını, vazgeçebiliyor olmasını, kadınlar fark ediyor. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Senarist olarak seyircilerden iki kadına bakıp bir tercih yapmalarını istesem, Zuhal derdim. Ne olursa olsun, sonu nereye giderse gitsin Zuhal derdim.

Çiğdem V: Ruhunu satmaktan daha iyidir yani. Filmde en sert eleştiri evdeki kadına yapılıyor. Evdeki kadınlarla, annelerle ilgili çok yumuşak karnımız var. Sürekli onları koruyup, kollama eğilimindeyiz. Kendi aramızda finali konuşurken, Sevda’nın çok mutlu olmasını istemedim açıkçası. Evet çok uğraştı, ona göre bir zafer kazandı ama geriye kalan ne?

Cezmi’nin karısıyla olan ilişkisini ‘iş arkadaşlığı’na benzetmesi de önemli...

ŞebnemV: Ama Cezmi yalan söylüyor orada. Sadece Cezmi de değil üstelik bu konuda Sinema da, edebiyat da yalan söylüyor. ‘Evliliği kadınlar istiyor’ diyorlar. Bu kadınların kafasına çakılmış en büyük yalan. Cezmi’nin istediği evdeki bu düzen dururken, dışarıdaki eğlencesinden de mahrum kalmak istemiyor. Zaten ona yapma diyen de yok. İki kadın da, iki kadının etrafındaki kadınlar da karşı çıkmıyor bu duruma. Çok enteresan bir sistem. Ben de erkek olsam, çok samimi söylüyorum ben de böyle yaşardım. (Gülüyor)

Filminizin kadın dünyasına yaptığı eleştiriler, izleyenlerde nasıl tepkiler yarattı?

Çiğdem V:  10 festivalde gösterildi ve çok farklı tepkiler aldı film. Biraz manüpilatif bir iş galiba bazı insanların sinirlenmesine neden oldu. Bu hoşuma da gitti açıkçası. Gişede de üç aşağı beş yukarı aynı şeyler olur herhalde. Altın portakalda çok ilginç tepkiler vardı. Teyzenin biri yanma gelip, ‘Ben kocamı 20 sene çektim. Sonra dayanamayıp, çektim gittim.’dedi mesela. (Gülüyor) Milletvekillerinin, Bakanların bile TV  dizilerindeki kadın karakterlerin yaşamına parmak saldığı bir yapıda, gelenekselleşen kadın rolünü eleştiriyorsunuz. Bunun size dönüşleri nasıl oldu?

Çiğdem V: Tepkilerin geleceğini düşünüyoruz ama bu işi yaparken dürüst olmaya çalıştık. Kendi duygularımız ve düşüncelerimiz anlamında kapalı evrende kaldık. Ama benim tahminimden çok daha fazla onaylandı film. Dizilerde de, sinemada da çizilen kadın karakterler üzerinden küçük küçük de olsa iyi şeyler yapılıyor.

Canlandırdığın Zuhal karakterinden biraz bahsedebilir misiniz?

Devin Özgür Çınar: Ben hastanede beraber çalıştıkları doktorla, evli olduğunu bildiği halde ilişkiye giren bir kadını oynuyorum. Öteki tarafta ise adamın bir karısı var. Karısı sanki hayattan ne istediğini çok iyi biliyormuş gibi duran, evlenmek için yetiştirilmiş bir kadın. Zuhal ise odan daha farklı. Kendi parasını kazanan, bir kere evlenmiş, bir çocuğu var. O da evliliğinde hayal kırıklığı yaşamış. Erkeklerle ilgili düşündüğü, çıkardığı, karar verdiği şeyler var. Filmde Zuhal’i belki çok soğuk kanlı görüyoruz ama ben, içinin yandığını ve acıdığını düşünüyorum. İki kadının da yaşadıklarını farklı açılardan görüyorum. Sevda kendi mücadelesini veriyor ama geriye kalan ne? Zuhal’in ise  temkinsizliğini ve gözü karalığını karşılayacak bir gücü yok. Zaten buna izin vermezler. O yüzden de Zuhal direkt olarak öteki kadın oluyor. Ama genel olarak  sadece güvene dayalı, aşktan, sevgiden söz edemeyeceğimiz, sevgisiz ilişkileri anlatıyor. Ben en çok bu yüzden sevdim bu filmi. Kimsenin sevmeye mecali yok. Zuhal yaşadığını hissetmek için bu ilişkiye giriyor. O yüzden üç karakteri de bu sistemin içinde mağdur olarak görüyorum. Filmle ilgili Sevda’nın kararlarının tartışmasını nasıl değerlendiriyorsun? Sevda’nın temsil ettiği sistemi düşünürsek, Sevda o evliliği korumak için kocası Cezmi’ye bile gerçekleri sormuyor, ya da ‘gel ilişkimizi konuşalım’ demiyor. Sevda için bu evliliğe tek engel Zuhal. Kocasının onu sevmeyişi, ona yalan söyleyişi değil. Buradan baktığında da egemen ideolojinin bu olduğunu görüyorsunuz. Seni görmezden gelen, kendi hedefine doğru ilerleyen ve bu şekilde insanları eriten bir ideoloji.  Kadınlar açısından bu çok üzücü. Bunun için de kadınların inisiyatifi ele almaları gerekiyor.

SEVDA GİBİ KADINLAR OLMAMIZ BEKLENİYOR

Sevda’nın bir takım korkularla kocasıyla yüzleşmekten kaçınması izleyenlerin tartıştığı bir nokta. Sen bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsun?

Şebnem Hassanisoughi: Bir insanın kendisiyle olan yüzleşmesinin bu kadar yüzeysel olması, yaptıklarının ya da yaşamak istediği hayatın bu kadar az farkında olması tabii ki üzücü. Ona yüklenen kadın rollerini bu kadar kolay benimsiyor olması da öyle. Bu sisteminin işleyişini kolaylaştırmak için kadınların Sevda gibi kadınlar olmaları bekleniyor. Sevdanın tek bildiği bu, ona öğretilen bu. Sevda’ya dışardan baktığımızda eleştirebiliriz ama o, ona öğretilenler doğrultusunda haklı olduğunu düşünüyor. Çocuğunun anne ve babasıyla büyümesini, kocasına iyi bir eş olmasını, evinin tertemiz olmasını bu doğrultularda yürütüyor. Kocası için kendince mücadele ediyor ve belki de şimdiye kadar hiç düşünmediği hayatın anlamını, bu mücadele içinde sorguluyor. Filmin sonunda Sevda gerçeklerle yüzleşmekten kaçmayı bırakacak mı bilmiyoruz ama umarım kaçmak yerine o çarptığı gerçekleri görür.

www.evrensel.net