Göründüğü gibi olan tek şey sömürüldüğümüz!
Fotoğraf: Pixabay

Göründüğü gibi olan tek şey sömürüldüğümüz!

Dev Yapı-İş yöneticisi bir işçi yazdı: Biz işçiler yine kendi gür sesimizi kendimiz büyütmek zorundayız.

Dev Yapı-İş yöneticisi bir işçi
Ankara

Merhaba arkadaşlar,

Öncelikle beraber çalıştığım, benimle aynı iş kolunda çalışan, ailelerini, çocuklarını özlemle ardında bırakan, en az 4-5 ve bazen 8-10 kişilik koğuşlarda adeta üst üste yatan, yıkanamayan, kokudan geçilmeyen yemekhanelerde çalışan şantiye çalışanı arkadaşlarıma selamlar!

Daha sonra diğer iş kollarında, sadece bir avuç kan emiciye, onların çocuklarına spor araba parası kazandıran, eşlerine son model araba parası kazandıran ve yine şantiyecilerle hemen hemen aynı koşullarda çalışan, bir araya gelmemesi için Türk-Kürt, Alevi-Sünni, kadın-erkek diye aralarına bariyerler konulan, bazen bunların da yetmediği bir spor takımını desteklemenin bile kendi aralarında ayrışma sebebi olduğu tekstil işçileri, hizmet işçileri, sağlık, eğitim emekçileri arkadaşlarıma selamlar!

Biz şantiyelerde çalışmakta olan inşaat işçileri olarak birkaç yıldır sendikalı olmanın zorunlu olduğu gerçeği ile yüzleşerek, Devrimci Yapı Yol ve İnşaat İşçileri Sendikası çatısı altında bir araya geldik ve örgütlenmeye başladık. Bu birlikteliğin ne kadar gerekli olduğunu, Torunlar Center şantiyesinde yaşanan ve 10 arkadaşımızın hayatını kaybettiği iş cinayetleri ile, Tema İstanbul şantiyesinde yemek zehirlenmeleri ile, Bursa Şehir Hastanesinde yaşanan gayri insani barınma ve yemekhane düzeni ile, keza Ankara Etlik Şehir Hastanesi, Eskişehir Şehir Hastanesi, Beykoz Nun Vakfı Okulları şantiyelerinde yaşanan gayriinsani barınma ve yemekhane düzeni ile daha da yakından gördük.

Sayılarımız artmaya başladı, artık sendikalı olmak örgütlü olmak ihtiyacı o denli belirginleşti ki, artık yeni sendikalar da bu mücadele de yer almaya başladılar.

Emaar Square direnişleri, Beykent Üniversitesi direnişleri de bunların ardı sıra yaşandı ve bugünlerde görmekteyiz ki 2017 ve 2018 temmuz ayları arasında 178 bin yeni işçi de diğer tüm iş kollarında sendikalı ve örgütlü çalışmanın kaçınılmaz olduğunu görmüşler.

Bu durum, artık işçilerin emeği üzerinden rant sağlayan, işçilere yenilebilir yemek vermeyerek kârını arttıran asalak bir güruhta çok ciddi korkulara sebep olmuş.

Öyle ki OHAL’i işçilerin her türlü hak talebini boğmanın bir aracı olarak gören yönetim artık gemi daha da azıya almış.

Özetle sizlere bu mektubu yazmak zorunda kalmam gereken yeni bir olaya değinerek asıl konuya gelmek istiyorum. Şantiyelerde artık düzen o noktaya gelmiş durumda ki, taşeronluk denen sistemle adeta bir değirmen dönüyor bu ülkede. İnsanların canını, sağlığını, psikolojisini, midesini, bağırsağını, ailesini, yaşama sevincini öğütüyor bu değirmen. İnşaatta o kadar çok alt iş kolu oluşuyor, o kadar dallanıyor ki bu işler alt taşerona (Fransızcada “pis iş” sahiden çok pis bir iş) iş daha da ucuza veriliyor. Suyun başına çöreklenen zat-ı muhteremler işi eşine dostuna ihalesiz, babasının malını verir gibi peşkeş çekerler, daha sonra bu işi satarak para kazanan bu zatlar, tüm yükü taşerona yıkarlar, taşeron da işi verene dişi geçmeyeceği için varsa kendisinin altındaki taşerona, yoksa da işçiye yıkarlar bu yükü. Bir koğuşta daha fazla insan yatar ve patrondan kazanamadığı parayı işçiye daha ucuz barınakla kazanır taşeron. Besin değeri normal olan yemek daha pahalı olduğu için kokan etlerle yapılan yemekten kazanır taşeron. Bu sistem artık sınırına dayandı doğal olarak.

Yemek kalitesi artık en son sınıra dayandı çünkü yemekten biz işçiler zehirleniyoruz. Barınaklarda artık 4 insan kalması bile patronlara zul gelmeye başladı ve 8-10 kişi kalmaya zorlanıyoruz ve hastalıklar aldı yürüdü.

Sonunda bıçak kemiğe dayandı ve ülkenin her yanından Ankara Etlik’te, Bursa’da işçiler artık yeter dediler, Kartal Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesinde işçiler masaya yumruğunu vurdu artık.

Talepleri de hiç öyle siyasi, politik vesaire değil. Sizlerle paylaştığım fotoğraftaki “trileçe adlı tatlıdan kurt çıkmasın!” diyordu. Etlik Şehir Hastanesinde çalışan işçiler.

Patronlar ne yaptı peki bu talep karşısında? Hemen söyleyeyim: Şantiye içine polis getirip tek tek işçilerin kayıtlarını alarak, fişlemeyi çözüm olarak buldular. Yani saray yaptırmakla itibar kazandığını zanneden, ülkenin neredeyse her şehrine saray yaptırmakla “itibar kazanan”, dünyadaki en pahalı uçaklardan birini kullanan ülke yöneticisi, birazcık da keyfimden feragat edeyim de şu garibanlar insanca yaşasınlar demedi. Şu ihaleleri peşkeş çektikleri adamlara dönüp de:

“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

ama doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yemeyin de şu gariplere de insanca yaşayacak bir şeyler verin” demek yerine polisle işçileri ürkütmeyi görev bildi.

Bu zatın iş ortağı beyefendi de insanları ekmeğe muhtaç eden korku düzenine destek verme karşılığı elde ettiği servetle işçiden alınanı işçiye askıda ekmek olarak vereceğini ilan etti.

Nasıldı seçim şarkısı

“Ezilenlerin gür sesidir o
Suskun dünyanın hür sesidir o
Göründüğü gibi olan, gücünü milletten alan”

Sonuç olarak seçim bitti, vakit gece yarısını geçti, araba balkabağına döndü artık ve biz işçiler yine kendi gür sesimizi kendimiz büyütmek zorundayız, suskun dünyamızın hür sesini büyütmek zorundayız. Ankara’da yaşanan taleplerin ne kadar insani olduğunu bilmek ve bu arkadaşlarımıza ses vermek zorundayız.

Göründüğü gibi olan tek şey sömürüldüğümüz!

Son Düzenlenme Tarihi: 06 Ağustos 2018 14:30
www.evrensel.net