Halkın gerçek sorunlarını gizlemek isteyenler mültecileri hedef alıyor

Fotoğraf: EUNAVFOR Med/Flickr

Halkın gerçek sorunlarını gizlemek isteyenler mültecileri hedef alıyor

Avrupa'nın gündeminde bu hafta ırkçılık ve mülteci düşmanlığı tartışmaları vardı.

Almanya’da sürdürülen hararetli göç, göçmenler, mülteciler, iltica politikası tartışmaları ardında halkın gerçek sorunları gizleniyor. Günah keçileri yaratılıyor, sorunları aynı olanlar karşı karşıya getiriliyor, düşmanlaştırılıyor. Spiegel’in yayımladığı makalede göçmenlik üzerine yapılan tartışmaların ne kadar hararetli yapıldığına dikkat çekiliyor.

Fransa’da meclis ve senato resmen yaz tatiline girdi, fakat son haftalarda Benalla davasına bağlı olarak hararetli tartışmalara sahne oldu. Macroncular zor anlar yaşadılar ve davayı “bireysel hatalar” olarak ilan edip kapatmak istiyorlar. Humanite’den çevirdiğimiz makale ise bu davanın sadece bireysel hatalar olarak kapatılamayacağını ve eylül ayında tekrar canlanacağını belirtiyor.

İngiltere’de, UluslarArası Holokost Anma İttifakının tanımını kabul etmeyen İsçi Partisi, Yahudi düşmanı olmakla suçlanıyor ama işin aslı, İşçi Partisi Merkez Yönetim Kurulu, bu tanımı kabul ederse, İşçi Partisi üyeleri, İsrail devletinin suçlarına karşı konuşmaktan men edilecek ve partiden atılmakla karşı karşıya kalacaklar. İngiltere muhafazakar hükümetinin Brexit krizi yaşadığı bir dönemde, ana akım medyanın Jeremy Corbyn ve İşçi Partisini Yahudi düşmanı olarak hedef alması hükümetin yaşadığı krizin üstünü bir nebze örtmüş oluyor.


DÜŞMANLAŞTIRMA, GÜNAH KEÇİSİ YARATMA KISIR DÖNGÜSÜ

Henrik MÜLLER
Spiegel Online

Almanya’da aylardır göç merkezli bir politika sürdürülüyor. Halbuki halkın gerçek sorunları bambaşka. Ancak bu sorunlar temelinde örgütlenme, bir küçük azınlığın halkı kışkırtmaya yönelik örgütlenmesinden oldukça zayıf.

Aslında halkın can alıcı sorunları tartışma konusu yapılmak zorunda. Maalesef başarılamıyor. Halkın gerçek sorunlarını gizlemek isteyenlerin çabalarıyla düşmanlaştırmayı, günah keçisi yaratmayı amaçlayan bir kısır döngü gündemi sarmış durumda.

Göç, mültecilerin sınır dışı edilmesi, Almanya’nın, Avrupa’nın çevresine mültecilerin girmesini engelleyecek yüksek duvarların örülmesi tartışılıp duruyor. Alman hükümeti de bu politikanın girdabına kapılmış gidiyor.

Halbuki Almanların yaşamında bu konu çok az bir rol oynuyor. Yapılan anketler halkın sadece yüzde 8’inin göç, göçmenler ve mültecilerle kişisel sorunu olduğunu ortaya koyuyor.

Halkın sorunlarının neler olduğu açık: Hayat pahalılığı, özellikle de astronomik düzeyde artan kiralar, sağlık ve bakım alanında personel ve bütçe azlığı, okullar ve eğitimin ihtiyaca cevap verecek durumda olmaması, emeklilik konusundaki gelişmeler, ekolojik gelişim, iklim değişikliği”.

Neden böyle? Neden böylesi bir kamuoyu bilinci yaratılmaya çalışılıyor?

Bunun nedeni demokrasilerde etkisi fazla olan azınlıkların kamuoyunun duygu durumunu belirleme gücüne sahip olması. Hele de sosyal medya çağında belli grupların tahrikleri daha da etkili oluyor. Geleneksel demokratik koşullarda sadece kendi sorunlarıyla ilgilenen, sadece kendi çıkarını gözeten dar grupların başarılı olduğu da açık.

Büyük halk grupları, örneğin tüketiciler, bakıma muhtaç olanlar ve yakınları örgütsüz olduklarından politikayı kendi yönlerine çeviremiyorlar, başkalarının oyuncağı haline gelebiliyorlar. Örgütlenmeleri oldukça güç, çünkü günün önemli bölümünde hayatın zorluklarıyla boğuşuyorlar.

Bu türden dar kolektif harekete geçme mantığı, demokrasinin azınlıkları değil, çoğunlukları savunmak, onların ihtiyaçlarını dikkate alarak yaşamlarını iyileştirmek göreviyle karşı karşıya olma prensibiyle çelişiyor. Lobiciler milletvekillerinin arka odalarında olan biteni belirliyor, kamuoyunu da medya ve sosyal medyayı kullanarak peşlerine takıyorlar.

Sosyal medyayı kullanarak dikkati çekmek, tek tek olayları abartmak, paralel öyküler yaratmak, bunlar arasında bağlantılar kurmak ve şamar oğlanları yaratmakla başarılı oluyorlar. Bu, şimdilerde mülteci politikasında kendini buluyor.

Almanya’nın yoksul, yabancı akınına karşı kendini savunması hikayesi dilden dile anlatılıyor. 2015 yılında mültecilere kapıları açan ve kısmen anlaşılabilir endişelere yol açan Angela Merkel baş düşman ilan ediliyor, adım adım göç politikası sertleştiriliyor. Ama her şeye rağmen halkın bu konudaki endişesi de azalıyor, 2015’te mültecileri sorun olarak görenlerin oranı yüzde 56 iken şimdilerde yüzde 38’e iniyor.

Heyecan azalıyor, tahrik olanların sayısı düşüyor ancak politika boş durmuyor, şimdilerde İçişleri Bakanı Seehofer, CSU (Hristiyan Sosyal Birlik) Politikacıları Dobrindt ve Söder’in yaptığı gibi boşluğu doldurmak, sahte düşman yaratmak için yeni sloganlar, yeni hikayeler, yeni abartılar art arda geliyor. Halk sunulanların gerçek problemlere deva olmadığını anlıyor, yine de Bavyera seçimlerinde CSU’nun oy oranını arttırmak amacıyla propagandanın dozu arttırılıyor.

Gerçek problemler üzerine etkili çözümler bulmak zor. Bakım ve sağlık alanındaki sıkıntılar giderilecek gibi değil, ödenebilecek kiralı sosyal konutlar sunulması, okulların tamiri, eğitimin adil hale getirilmesi, emeklilikte yoksulluğun önüne geçilmesi hararetli tartışılacak konular olmaktan çok uzak. Bu nedenle en iyisi aslında mülteciler olmasaydı, göç durdurulsaydı bu sorunlar olmazdı yalanına sarılmak. Ve böylece politik panoramada gerçek sorunlar arka plana itiliyor.

Tepedekilerin ajandasına giremeyen sorunların çözümü için çaba harcanmasını beklemek nafile. Halkın içinde sorunları ve acılarının politika tarafından ciddiye alınmadığı duygusu yaygınlaşıyor.

Tüm problemlere rağmen halkın yüzde 82’si de ekonomik durumunu iyi buluyor. Yüzde 16’sı gelecek endişesi taşıyor.

Eksik olan geleceğe yönelik güven duygusu. Önümüzdeki on yılla ilgili bir perspektif yok. Halkın içinde belirginsizlik duygusu artıyor. Avrupa birliği korunacak mı? Ya korunmazsa ne olacak?

Eğer dünya çapında ticaret savaşı patlak verirse Almanya ihracata dayalı ekonomik modelini koruyabilecek mi? Donald Trump’ın sık sık tehdit ettiği gibi ABD bizi korumazsa güvenliğimizi korumak için askeri açıdan neler yapmak zorundayız?

Demografik krize karşı (Nüfusun yaşlanmasına karşı) neler yapabiliriz? Bunu önleme konusunda bir fırsat olan göçmenlerin iş piyasasına entegrasyonunu kısa sürede nasıl sağlayabiliriz? Dijitalleşmeyi halkın yararına işler hale getirmenin yolları neler? İklim değişikliği frenlenebilir mi? Ya frenlenmezse ne olacak?

Büyük sorular, karmaşık problemler! Bu sorulara çözüm olacak cevaplar verebilecek, anlaşılır şekilde anlatabilecek politikacılar aranıyor. Halkı aptal yerine koyan ve günah keçisi yaratan popülizmi engelleyecek bir programa ihtiyaç var.

(Çeviren: Semra Çelik)


İSRAİL IRK AYRIMCILIĞINI YASALLAŞTIRIRKEN, CORBYN DE YAHUDİ DÜŞMANI İLAN EDİLDİ

Shabbir LAKHA
Counterfire

İşçi Partisinde bir süredir devam eden “Yahudi düşmanlığı” tartışmaları sonunda bazı insanların varmak istedikleri yere geldi, İsrail’e karşı eleştirileri susturmak. Jeremy Corbyn’i Yahudi düşmanı olarak gösteren karalama kampanyası, başlangıçta Corbyn ve Filistin dayanışma hareketine saldırmak amaçlıydı. Şimdiye kadar yapılan tüm iki yüzlü iddialar, Filistin yanlısı İşçi Partili üyelerinin askıya alınması ve atılması, ve medyanın yürüttüğü saldırılarla işin aslına geldi. İsrail’e karşı olası eleştirileri sansürleyecek bir Yahudi düşmanlığı tanımını İşçi Partisine kabul ettirmek oldu.

Geçtiğimiz hafta, Margaret Hodge, Jeremy Corbyn’i (küfür ederek) “bir … Yahudi düşmanı” ve “ırkçı” olarak adlandırdı (Ve bu saldırgan açıklamalarını tekrar tekrar savundu). Bunun üzerine sağcı İşçi Partili milletvekilleri kısa bir süre sonra toplandı ve Merkez Yürütme Kurulunun, Uluslararası Holokost Anma İttifakının [Yahudi Düşmanlığı] tanımını verilen tüm örnekleriyle benimsemesinden yana oy vermesi için ve İngiltere’de üç İsrail yanlısı Yahudi gazetesi, Corbyn hükümetinin Birleşik Krallıkta Yahudi yaşamına “varoluşsal bir tehdit “ teşkil edeceğini iddia eden ortak bir editör yazısı yayımladı.

(...)

DİRENİŞ

Boykot, tasfiye ve yaptırımlar (BDS) stratejisinin temelini oluşturan şey İsraillin gittikçe büyüyen ırk ayrımcılığıydı. İsrail hükümeti milyonlarca insanı BDS hareketini engellemeye ve durdurmaya yöneltti. Herhangi bir BDS hareketini Yahudi düşmanlığı olarak tanımladı. İşte Uluslararası Holokost Anma İttifakının Yahudi Düşmanlığı tanımlaması tam da burada karışıyor. Hatta bu tanımlama bir çok kez Filistinlilerin ezilmelerinde rol alan şirketlere yatırımların geri çekilmesini engellemek için kullanıldı. İngiltere’de İsrail Irk Ayrımcılığı Haftasını engellemek ve belediyelerin İsrail şirketlerini tasfiye etmelerini engellemek için, Hükümet dahil, İsrail yanlıları bu tanımlamayı kullandı.

İsrail ulusal haberlerindeki bir yazıya göre (Kanal 7):

Uluslararası Holokost Anma İttifakının açıklamasından yola çıkarak BDS’ın gerçekleştirmiş olduğu her eylem İsrail’e karşı yapılan bir Yahudi düşmanlığıdır. Aynı durum tartışmalı “Batı Şeria” ve işgal altında olan Golan ile ilgili olarak sadece İsrail aleyhine uygulanan çeşitli Avrupa Birliği etiketleme kuralları için de geçerlidir.

Fakat gerçek Filistin yanlısı aktivistler, Yahudi düşmanlığına her zaman karşı çıkmış ve ırkçılık olarak görmüşlerdir. Bu ırkçılık, Yahudilerin, Filistinlilerin ve diğer ırkların barış bulabileceği demokratik ve laik bir Filistin mücadelesini engelliyor.

Sol, bu münakaşada daha iyi olmalı. Yahudi düşmanlığına karşı gerçek mücadelede, Filistin için özgürlük mücadelesinde ve muhafazakar hükümetini görevden alma konusunda yeterli itibarı sağlayamıyor. Ve çok uzun bir süre boyunca, başkanlığın etrafındakiler dahil olmak üzere, sol kesim kendilerini savunmaktan öteye gidemedi ve bu karalama kampanyasındaki iddialar meşruymuş gibi davrandı.

(Çeviren: Bircan Güneş)


BENALLA DAVASI DAHA BİTMEKTEN ÇOK UZAK

Aurelien SOUCHEYRE
Laurène BUREAU
Olivier MORİN
Humanité

Dağılın oradan, bakacak bir şey yok. Benalla davası bitti. İşte Macroncular bize bunu inandırmak istiyorlar. Kendi aralarında ayar yaptıktan sonra hep birlikte tüm meselenin sadece bir kişinin hatası olduğunu tekrar edip duruyorlar. Salı günü Başbakan Edouard Philippe, milletvekillerine bu olayın “(Elize Sarayı’nda) bir görevli ile Paris Valiliğine atanmış polisler arasında çıkar ilişkileri ve bireysel hatalardır. Yapılması gereken yapıldı. Demokrasi işleyişini gösterdi” diye belirterek artık bu sayfayı çevirdiğini düşünüyordu. Dosya kapanmış, yangın ise artık söndürülmüştü. Fakat çarşamba günü (Macroncu LaREM Grubu Meclis başkanı) Richard Ferrand tekrar yangın söndürücüsünü çıkartarak ortalığı sislendiren aynı sözleri tekrarladı. LaREM’ci milletvekilleri başkanı Le Monde gazetesine verdiği mülakatta “Her şeyden önce bu bireysek bir hatadır” diye belirtiyordu. “Sözde bir devlet skandalından başladık ve sonunda sadece bir kişinin hatalı davranışına vardık” diye ekliyordu sözlerine.

Oysaki Benalla davası sadece boş zamanlarında 1 Mayıs yürüyüşüne katılan insanları dövmeye giden Cumhurbaşkanının yakınlarından birisinin davası değildir. Aslında bu bile çok tabii. Fakat mesele bundan çok daha ileride: Kabul edilemez bu davranışından sonra Alexandre Benalla devletin en üst kademelerinin koruması sayesinde mahkeme önüne çıkartılmadı. Daha da kötüsü: kariyerinde yükselmeye devam etti, Somine Veil’in Anıtkabiri Ponthéon’a konulma töreni ve Fransız Milli Takımının resmi kutlamasına görevli olarak katıldı. Erkler ayrımını tamamen ayaklar altına alan bu koruma kıyağını Macron bile kabul etti: 24 Temmuz’da onu koruyarak “Tek sorumlu benim” demişti.

MECLİS ARAŞTIRMA RAPORU HAZIRLAMAYACAK

Devlet Başkanının bu sorumluluğuna meclis ve senato araştırma komisyonlarında da dikkat çekilmişti. İçişleri Bakanı Gerard Collomb, Paris Valisi Michel Delpuech ve Cumhurbaşkanı Kabine Başkanı Patrick Strzoda, üçü de sorumluluk zincirinin Elize’de olduğunu kabul ettiler. Ne üçü, ne de başkası olayı bilmiş olmalarına rağmen Ceza Kanunu’nun 40. maddesini uygulamadı. Bu maddeye göre “tüm yetkililer, tüm kamu görevlisi ya da memur, görevleri dahilinde bir katliam ya da suç işlendiğine dair bilgiye ulaştıkları durumda derhal cumhuriyet savcısını bilgilendirmek zorundalar”. Dolayısıyla Benalla davası (Bunun yapılmamasından dolayı) doğrudan devletin sorumluluğuna dikkat çekiyor, Macroncuların üstünü kapatmaya çalıştıkları tam da budur. LaREM önce Meclis Araştırma Komisyonunu istemiyordu. Fakat engel olamayınca, çalışma alanını olabildiğince sınırlandırarak ve sonunda muhalefetin bu “soytarılığa” alet edilmemesi için kapıyı çarparak terk etmesine neden oldular. “Gerçeğin su üstüne çıkması için hiçbir fren konulmadığını” belirten Richard Ferrand, “sonuçta ortaya çıkan gerçek muhalefetin beklentilerine uymadığı için kapıyı çarpmayı tercih” ettiklerini belirtiyor. Yani ona göre, “bireysek sapmalar” üzerine çağırmaları “gereksiz” bulan ve böylelikle komisyonun incelemelerini engelleyen Yasalar Komisyonu Başkanı Yaël Braun-Pivet’in davranışlarının hiçbir sorumluluğu yok bunda.

Hatta “Cumhuriyetçiler Partisi Ek Raportörü Guillaume Larrive” nin olmadığı koşullarda komisyonun formel hiçbir raporu hazırlamayacağı bile ilan edildi.

Diğer yandan savcı sadece 1 Mayıs günü uygulanan şiddetle ilgili bir araştırma yürütmüyor, yanı sıra üç polis hakkında “MOBESE görüntülerinin çalınması” meselesinde soruşturma başlattı. Komiser Maxence Creusat (MOBESE) görüntülerin (Benalla’la) verilmesi konusunda “Bizim için tüm güvenlik sorunlarında (Benalla) Macron’u temsil ediyordu” diye açıklama yapıyor. Benalla ise bu görüntüleri derhal Ismaël Emelien’e, yani Cumhurbaşkanının özel danışmanına göndermiş… İşte tüm bunlar sadece “bireysel hata” ve “sözde bir devlet skandalı” diye tarif edilen bir mesele için çok fazla olmaya başladı. Yürütme, ağır bir hataya rağmen, bir çalışanını muhafaza etmek için onu gizlemeye yönelik meseleyi organize etmiş ve bugün ise büyütülecek bir dava yok diye öfkeleniyor.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

 

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Ağustos 2018 09:18
www.evrensel.net