Namıdiğer Afife Jale

Fotoğraf: Wikimedia Commons

Namıdiğer Afife Jale

Oya Yağcı yazdı: Afife ilk olmanın bahtsızlığını yaşadı. Adının önüne sıfat olarak eklenen Türklük de Müslümanlık da kaldıramadı onu.

Oya YAĞCI

Afife Jale ismi, günah çıkarma ayinlerinde sunağa yatırılan ve adına kahramanlık destanları yazılanı anımsatır biraz. Bir öncü olarak anılır ve hikayesinden önce, öncülüğünü belirleyenin ne olduğu sorusuna verilen yanıttır Afife, riyakar tarihin yazıcıları için. “Kim?” olduğu ya da olmak istediği ile değil, nüfus cüzdanında yazılı, gıyabında belirlenmiş “ne?”liğe ilişkin kriterlerdir aykırı hikayesinin temellendiği zemin. Bir insanı ne olduğuyla yüceltenlerin tarihinde asıl hikayenin ne olduğunu sormak haktır o halde. Afife’nin kim?’liğini bastıranların sıfat listelerinin dışına çıkmaktır derdimiz.

Bir inat hikayesidir Afife Jale her şeyden önce. İstemekten vazgeçmeyen, isyan eden ve iki yüzlülüğü ifşa eden bir asi ya da tarihe bir türlü sığdırılamayan, hep bir köşesinden taşandır. Bu vazgeç(e)meyiştir yıkımının sebebi, zayıflık değil. Afife’den melodram çıkaran ve yazımına katkıda bulundukları hikayenin sonuna ağlayanlardır onu ilk terk edenle aynı suçu işlemeyi sürdürenler. “Taşkın bir saadetle ağladığında”(1) alkışlamaya doyamadığımız “sanat fedaisi”, namıdiğer Afife Jale… Yaşat(a)madıklarımızın ismini koyarız binalara, sahnelere, yarışmalara, neyse ki Afife kendi ismini seçecek bir iradeye sahip olandır.

Aşk hazmı zor bir kadın yapar Afife’yi. Selahattin Pınar’a duyduğu aşk, Pınar’dan önce tiyatro, Pınar’la tiyatro ve Pınar’dan sonra tiyatro... İmkansızın adıdır aşk her iki cephede de Afife için. Aşkı büyüten belki de hikayeyi çevreleyen toplumun suratsızlığıdır, acımasızlığı ve vefasızlığıdır. Kim bilir? Kahramanları, fedaileştikleri anla yücelten, sabırsızlığı ölçüsünde hafızasız bir coşkuyla karşılayandır toplum. Eğer eylemlerinde ısrarcı olurlarsa aynı sabırsız coşkunlukla unutmaya, görmemeye, daha da ileri gidip cezalandırmaya heveslidir.

ZARARSIZ GÖRÜNENİ KABUSA DÖNÜŞTÜRENDİR ‘İLK’ OLMAK

“İlk Türk Müslüman Kadın Oyuncu!” Bir ismin önüne bu kadar çok sıfat yüklendiğinde, tarihi yazıldığı yerden okumamak gereğine ilişkin sağlam bir ip ucu sezmek gerekmez mi? Türklük, Müslümanlık, kadınlık, oyunculuk… Bunların tümünü bir araya getiren ilklik... Tek başına zararsız görüneni bir araya getirdiğinde kabusa dönüştürendir “ilk” olmak. 

Bunca sıfatı bir ismin önüne eklediğimizde, tarihe titrek harflerle not düştüğümüz insanın hikayesini de örtmüş olmuyor muyuz? Adına ödüller verilen, tiyatro- tarih kitaplarında bir kaç satır -hadi paragraf olsun- ile anılan bu isim aynı zamanda kendinden önceki “kahramanlar”ı da örtmenin, silmenin bir büyük vesilesi yapıldığı için de haksızlığa uğruyor. Hem de en yüceldiği yerden; kimlik denilen başa bela mevzudan. Ki Afife’nin tüm sıfatlarının üzerine açgözlü bir iştahla yatan bir başka kadın Bedia Muvahhit’le farkı biraz da buradan okunabilir. Bedia sıfat hırsızlığı yaparken Afife kimsenin hikayesine bilerek örtü yapmamıştır kendisini. O, “gayrimüslim” oldukları için hikayeleri ayrı bir tozlu rafta tutulanlarla aynı hıncın muhatabı olmuş ve şöhretten ziyade sahnede olmaklığı özlemiştir. Bedia Muvahhit aynı tarihin kazananlar tarafına yazılmak istediği için hikayesinden çok gölgesi büyümüştür sahnede. Sahne büyük değilse de derindir, içine baktığınızda gerçek hikaye ile göz göze gelmeniz kaçınılmazdır. Oyunculuklarından önce kötü bir terzinin aceleye getirdiği hikayelerini birlikte düşünmek kaldıysa bize, Afife’nin gözümüzü kaçırdığımız her yere inadına dikilen kırgınlığını, bir imtiyaz düşkünlüğüne tercih etmek yeğdir belki de. “ilk”lik adına kopartılan fırtınaların bu güne taşıdığı moloz yığını olmasaydı belki yine de anlamlı bulabilirdik bu tartışmaları.(2) 

Afife’nin soluğu bize kadar ulaştıysa, devletin, ailenin ve toplumun organize suçunu ve suçluluğunu da açığa çıkaran bir karşı kahraman olmasındandır. Silinemeyecek denli ses çıkarandır Afife, sesini sustur(a)mayandır. Üstüne saygısızca basanların ayağına bulaşan bir yokluk hikayesinden büyür varlığı. Her anma vesilesinde, devlet-aile-toplumun suçu “ne?”liğine yapılan vurguda itiraf edilir. Afife yokluğuyla konuşturur ağzı sıkı tarihi ve devletin vefasız kurumları da kendilerini ifşa etmek zorunda kalırlar her seferinde; emir demiri kesmiş, Afife kolaylıkla hem iş hem hayatta kadrosuzlaştırılmış ama yok edilememiştir. Ne eril devletten, ne de devletin kurumluluğunu paylaşan eril tiyatrodan silkelenemeyen bir güçle başka bir tarihte,“namevcutların” giderek büyüyen tarih-sahnesinde.tutunmuştur Afife. Kimliği gasbedilenlerin, “ne?”liği aşıp gerçek kimlikleri ile anıldıkları-anılacakları öteki sahnede...

“Temiz aile kızlarının” uzak tutulduğu yaşam- sahne, hijyenden ölecektir nihayetinde. Erkeklere ayrılmış yaşam- sahne kadının yokluğunda ensest bir saçmalıktan ibaret kalacaktır. Yüceltildiği ölçüde insansızlaştırılan sanat da kendi iddiasını yalanlamak zorundadır: Kurduğu maneviyatçı dil ile makbul vatandaş yetiştirirken şimdinin hikayesine bir garabet olarak sızar geçmişten taşıdıklarıyla.

DERİN BİR SÜREKLİLİK HİKAYESİDİR CUMHURSUZ TARİH

Eğer aynı tuzağa düşmeseydik, Afife’nin ‘ne?’liğinden değil, ‘kim?’liğinden söz ediyor olurduk. Oyunculukta yarattığı ya da yaratamadığı üsluptan vs... Koca bir cumhuriyet tarihinde gelinen nokta, geriye gidişin değil hâlâ aynı yerde olduğumuzun göstergesidir. Derin bir süreklilik hikayesidir ne de olsa cumhursuz tarih. Devletin dersinde Şeyhülislam hâlâ yerinde duruyor ve Afife’lere nefreti baki. Afife’leri sahneden indirenlerin kini kadar, sessizlikleriyle bu kinin ortaklığını yeşertenler de o her şeyden yüce tuttukları, değeri kendinden menkul sahnelerinin moloz yığını altında aynı yokluk hikayesinin parçalarıdır artık. Afife’ye melodram biçenler kendi komik yokluklarının bilincine varır belki, kim bilir...

Afife ilk olmanın bahtsızlığını yaşadı. Adının önüne sıfat olarak eklenen Türklük de Müslümanlık da kaldıramadı onu. Kadınlık tek başına yetti bu iki sıfatın yükünü ölümcül kılmaya. Türk -Müslüman ve kadın: Varlığın, ölümsever bir zihnin kafesinde boğulmaya terk edildiğinde alnına yapıştırılan etiketi. Kutsandıkça değersizliği açığa çıkan sıfatlar cehenneminde şeyhülislam tek değil yek’tir.

Afife’yi idealize mi ettik? Olsun! Bugüne dek sömürüldüğü sıfatların dışına bakmak istedik. Selim İleri’nin dediği gibi biz de “kendi kalbimizdeki Afife’yi anlatmak istedik.”(i) Ne adına verilen ödüller, ne de titrek elle tarihe düşülen sıfatları olmadan, kendi olan Afife’yi, kendi olmak isteği yüzünden kalbi ağrıtılan Afife’yi sevdik biz. Haysiyetini kendi yıkımı yapan ve kalp ağrısını bastıramayan Afife’yi. 

Tiyatro aşkından ziyade, haksızlığa duyduğu ve bastıramadığı öfke ve bir türlü geride bırakamadığı kırgınlıktır belki de kalbimizi ağrıtan... Tiyatroyu aşkla ananların sesleri hep çok yüksek çıktığındandır belki de aşkı sesi çalınanların kalbinde görmemizin nedeni...

Namıdiğerin nam kısmına ne koymak isterseniz odur sizin Afife’niz. Ama asla o olmayacaktır da. Kursağımızda bir düğümdür ve biz dönüşmediğimiz sürece de çözülmeyecek olandır. Derstir Afife!

DİPNOT

(1) Refik Ahmet Sevengil, Türk Tiyatrosu Tarihi V-Meşrutiyet Tiyatrosu, 1968 ve Refik Ahmet Sevengil’den akt. Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi, 1970, s.153.

(2)Gülriz Sururi’nin bir başka iddiası için

Son Düzenlenme Tarihi: 24 Temmuz 2018 01:44
www.evrensel.net
ETİKETLER Afife Jale