'O acıyı biliyorum; içimde, ciğerimde, taaa yüreğimde'

Unutmadımakaklımda

'O acıyı biliyorum; içimde, ciğerimde, taaa yüreğimde'

Sivas Katliamı sırasında 7 yaşında olan ve dehşet anlarına tanık olan Eylem Lodos, belleğinde kalan izleri Evrensel'e yazdı.

Eylem LODOS

O gün neler olmadı ki… 7 yaşındaydım. Bir kültür merkezinin içinde hapsolmuş, kurtarılmayı bekliyordum. Tarih 2 Temmuz 1993’tü ve biz Sivas’taydık. Oysa her şey ne güzel başlamıştı. Şenlik olacaktı. İnsanlar Türkiye’nin dört bir yanından bu şenlik için Sivas’a gelmişlerdi. Bebek arabaları vardı, içinde de bebekler. Kardeşti onlar…

Başımda, üstünde Pir Sultan Abdal’ın resminin olduğu beyaz bir şapka… Ablamın üstünde de beyaz bir tişört, onun üstünde de Pir Sultan Abdal var. Resimdekinin Pir Sultan Abdal olduğunu biliyorum da, o kimdi işte onu bilmiyorum.

Sivas’ta, Meydan’dan Çifte Minare’ye gidiyoruz. Eskinin Cıbıllar Parkı’ndan geçiyoruz. Annem şapkamı alıyor, çantasına koyuyor. Ablama da hırka giydirip, önünü sıkı sıkı kapatıyor. Ama hava sıcak, soğuk değil ki…

Çifte Minare’ye gidiyoruz. Babam orada, Aziz Nesin diye biri varmış, onun yanındaymış, onu koruyormuş. Aziz Nesin kimdi, babam onu neden koruyordu? Oradan da Pir Sultan Abdal Şenliklerinin yapılacağı Atatürk Kültür Merkezi’ne gideceğiz. Dikkatli olmalıyız, ama neden? Ben tüm bu soruların cevabını, çok değil gün sonunda öğreniyorum.

Atatürk Kültür Merkezi’nin önüne Pir Sultan Abdal’ın heykelini koymuşlar. Hani şu kamyona bağlanan iple yerlerde sürüklenen heykel. Ailece heykelin önünde fotoğraf çektiriyoruz. Hatıra olsun diye. Zaten o heykel de daha boğazına geçirilen iple idam edildi.  Ne çok fotoğraf çektirdik, hatıra olsun diye. Daha dün babam, sakallı bir amca ve abi ile fotoğraflarımı çekti. Yaşlı olanın adı Musa Eroğlu, abinin adı ise Hasret Gültekin’di. Başka amcalar ve ağabeyler de vardı orada; Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Asım Bezirci… Tüm bu insanları son görenlerden olmak ne acı. Ailelerine karşı ne büyük sorumluluk…

Kültür Merkezi’nden içeri giriyoruz. Çok kalabalık. Bir süre sonra bir ses geliyor. Annem, babam, halam, eniştem, amcam… Etrafımızda kim varsa yok oluyor birden. Annemin yanına gitmek istiyorum, Fatma Teyze izin vermiyor. Cuma Namazından çıkan bir grup bize yani içinde olduğumuz Atatürk Kültür Merkezi’ne taş ve sopalarla saldırmış. Amcam tişörtü yırtık, elinde yangın söndürme tüpü ile oradan oraya koşuyor. Ben korkuyorum, ya ölürlerse… Beni, amcamın korktuğuna, o yüzden kaçtığına ikna etmeye çalışıyorlar. İnanıyorum, amcam kaçtıkça ben gülüyorum. Olayın aslını sonradan öğreniyorum. Amcamın tişörtü yaralılara ilk yardım yaparken bez lazım olduğu için yırtılmış. Ve elinde yangın söndürücü ile oradan oraya kaçtığını sandığım amcam; aslında o gözü dönmüş gurubun bizi yakmak için içeriye attığı ateşi söndürüyormuş. Arada bir kalabalığın içeri doğru koştuğunu duyuyoruz ve Fatma teyze ablam ile beni koltukların altına saklayıp üstümüze oturuyor. Bunu birkaç kez yaptığını hatırlıyorum. Sesler geliyor, Fatma Teyze bizi koltukların atkına saklayıp, bizim altında olduğumuz koltukların üstüne oturuyor. Ablam ağlıyor…

-Ölürsem annemin yanına gömün beni, diyor.

Ben 7 yaşındayım. Ya ablam ölürse. Annem, babam, amcam, halam, eniştem, yengem; adını bilmediğim ağabeyler, ablalar, kardeşler ölürse… Bir ara nasıl yaptım bilmiyorum ama annemlerin yanına koşuyorum. Her yer cam kırığı, taş, tahta parçaları. Biz binaya girdiğimizde masalar vardı. İşte o masalar camların olduğu yerde. Sanki kırılan camların yerine o masaları koymaya çalışmışlar. Sandalyeler var üst üste… Annemi buluyorum. Gözlerine korku ve öfke oturmuş. Herkesin gözünde aynı korku ve öfke var. Yaralılar var… Annem askere soruyor:

-Neden havaya ateş açıp dağıtmıyorsunuz? Öldürecekler bizi…

Asker:

-Abla, şarjör boş, diye cevap veriyor.

Şarjör neydi acaba ve neden boştu? Murat Abim de asker diyorum, asker abiye. Bizim de asker tanıdıklarımız var haaa. Sen kurtarmazsan o gelir bizi kurtarır. Çünkü o da asker, demek istiyorum aslında.

Dışarıdaki kalabalık, bizi öldürmek istiyor. Neden? Yoksa ben onların kalbine Allah’tan koymayı mı unuttum? Ama Allah bizi görüyordu… Eeee, öyleyse neden buna izin veriyor? Korkuyorum, ya ölürlerse, ya ölürsek… Böyle 6 saat geçti. Dışarıdaki kalabalık namaz kılmaya, Cıbıllar Parkı’nın bitişiğindeki camiye gitmiş. Bizi otobüslerle Ali Baba Mahallesi’ne götürüyorlar. Aslında bunun kaçma olduğunu büyüyünce anlıyorum.  Şenlik yapmaya geldiğimiz Atatürk Kültür Merkezinden Alevilerin ve solcuların yoğunlukta yaşadığı Ali Baba Mahallesi’ne otobüslerle kaçırılıyoruz, dedemlerin yaşadığı binanın tam da önüne.

Bıyıklı bir amca var yanımızda. Babam:

-Buyurun eve gidelim, bir şeyler yeriz. Çay içeriz, diyor.

Amca:

-Çocuklar otelde, aklım onlarda, diye karşılık veriyor bu teklife. Ama bırakmıyoruz…

O amcanın; 12 yaşındaki Koray ve 14 yaşındaki Menekşe Kaya’nın babası, İsmail Kaya olduğunu çok sonra öğrendim.

Eve gidiyoruz. Çay koyuyoruz… Evde bizi bekleyen dedeme ve babaanneme olanları anlatıyoruz. Amcam; babaanneme 7 numaradaki Hacı’nın da orada, bize saldıranlar arasında olduğunu söylüyor. Babaannem, kolumdan tutuyor ve biz 7 numaranın önüne gidiyoruz. Kolum acıyor, babaannem çok sıkıyor kolumu, kaybetmekten korkarcasına. Kavga etmeye, daha doğrusu hesap sormaya gidiyoruz. Babaannem kapıyı çalıyor ve Hacı kapıyı açıyor. Babaannem kolumu daha çok sıkıyor.

-Bu çocuktan da mı utanmadın. Ocağımı başıma yıkacaktın, çocuklarımı öldürecektin, diyor. Ben 7 yaşında, büyüyorum. Kocaman oluyorum. 70 yaşındaki adam küçülüyor. Ve sadece suratımıza bakıyor… 

Eve gidiyoruz. Bir süre sonra amcam arıyor:

-Balkona çıkın. Madımağı ateşe vermişler…

Balkona koşuyoruz… Sivas’ın üstü kapkara bir bulut ile kaplı. Annem, babaannem feryat ediyor. Koray ile Menekşe’nin babası… Madımak Otel’inin bulunduğu yere koşuyor. Ben 7 yaşındayım. Madımak’tan çıkan o kap kara bulutları, ciğerlerime soluyorum. Ciğerlerim yanıyor…

Ali Baba Mahallesi’nin girişinde askerler bekliyor. Sokağa çıkmak yasaklanmış, annem diyor. Biz evdeyiz, korkuyoruz. Akşam oluyor. Otelin yandığını, saatler önce birlikte olduğumuz o amcaların, ağabeylerin, ablaların ve teyzelerin öldüğünü öğreniyoruz. Dedemin, babaannemin, annemin, babamın, amcamın, halamın…  gözünde tarifi imkansız bir acı, çaresizlik. Ben öfkeleniyorum. Allah yok diyorum. Olsaydı buna izin vermezdi. Kim buna izin verebilirdi ki. Allah olmadığına göre benim de suçum yoktu…

Gece oldu, uyuyacağız. Kanepe, koltuk, masa ne varsa kapının arkasında. O kalabalık eve girmesin diye koymuş babamlar. Yatacağız. Bizim yatağımız odanın ortasında, oysa ben hep camın önündeki kanepede yatardım. O gece babamla yatmak istedim. Korkuyorum. Ya o kalabalık eve gelir de bizi öldürürse. Uyuyoruz ve ben kabus görüyorum. Bugün bile o kabusu hatırlıyorum. Kabusumda da o kalabalık bize saldırıyor, camlar kırılıyor. Kırılan camların sesini duyuyorum. 

Gece bitiyor. Takvim yaprakları değişiyor. 3 Temmuz 1993…

İnsanlar öfkeli…  Annem, babam, ağabeyler, ablalar Madımak Oteli’ne gitmek istiyor. Asker ve polis izin vermiyor. Babaannem yanımda, elimden tutuyor. Biz bir tepenin üstündeyiz ve Madımak Oteline gitmek isteyenler de hemen o tepenin altında. Polisin biri elindeki o siyah sopa ile anneme, babama, ağabeylere, ablalara vuruyor. Vurma diyorum. Annemlerin yanına gitmek istiyorum, babaannem bırakmıyor; ağlıyorum. Vurma…

2 polis, 1 kadını dövüyor… Polislerden biri kadının saçlarından tutmuş, diğeri kadının bacaklarının arasına tekme atıyor. Arada da bir ayağı ile beline bastırıyor. Diğeri, kadının saçlarını çekmeye devam ediyor. Çekmeee diye bağırıyorum. Canım yanıyor, gitmek istiyorum; babaannem bırakmıyor…

Sonrası mı, sonrası cenaze evleri, acı ve gözyaşı… Gülender Akça ve Sait Metin’in cenazesini ve evini hatırlıyorum. Gülender Akça, 1 Temmuz’daki Hasret Gültekin Resitali’nde yanımıza gelmiş, dayı dediği dedemin elini öpmüştü. Ben, birkaç gün sonra onun cenazesindeydim. 

10 Ekim 2015… Ben yine ‘gidenlerin ardından bakan’ oldum. O gün, 2 Temmuz 1993’de Madımak’tan çıkan o dumanı soluyan ve yanan ciğerlerim; 10 Ekim 2015’de öyle bir sızladı ki, ben bugün o sızının acısını çekiyorum. 3 yıl sonra ciğerlerimin acısına nefes almaya korkuyorum. Korkmaz’ın ölüm haberini aldığımda atamadığım o çığlığın temelleri, 25 yıl öncesine 2 Temmuz 1993’e dayanıyor. Bu acıyı biliyorum ben. Tanıyorum. 7 yaşında iken yaşadığım acıyla aynı. Ben; tüm çocukluğumu, gençliğimi 2 Temmuz 1993 ile bugün arasında bir cenderenin içinde sıkışarak yaşadım. 2 Temmuz 1993 ile bugün arasında sıkışıp kalan ruhum ise 10 Ekim 2015’de takıldı kaldı… Sivas’ta, Ankara’da katleden aynı… 10 Ekim’de patlamadan hemen sonra yaralıların üzerine gaz bombaları ile saldıran zihniyet ile 3 Temmuz 1993’de Madımak Oteli’ne gitmek isteyenlere copla, tekme ile saldıran zihniyet aynı. Acı, gözyaşı aynı… Dedim ya ben o acıyı biliyorum. İçimde; taaa yüreğimde, ciğerimde. 

Zaman… Derman derler. Merhem, acıyı dindirmek içindir… Sivas’ın ve Ankara’nın hangi yarası sarılmış ki, merhem yaralarımıza iyi gelsin ve Sivas Davası’na zaman aşımına uğrasın. Ankara Gar Katliamı Davası tüm gerçekliği ve acısıyla karşımızda. 93’de “Dışardaki vatandaşlarımıza bir şey olmadı” diyen de Sivas Davası zaman aşımına uğradığında “Hayırlı olsun” diyen, 10 Ekim’den sonra istifa edecek misiniz sorusuna sırıtarak cevap verenler farklı kişiler olabilir, ama zihniyetleri aynı.

Yüzyıllar önce derisi yüzülen Seyit Nesimi, Hızır Paşa’ya boyun eğmeyen ve asılan Pir Sultan Abdal… Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan… Bu toplumda derin izler bırakmış. Onların acısı, zaman aşımına uğramış mıydı? Unuttuk mu biz onları, çıktımı belleklerimizden? Dersim, Maraş, Çorum unutuldu mu? Dinmiş miydi yüreklerdeki sızısı?

Son Düzenlenme Tarihi: 02 Temmuz 2018 15:32
www.evrensel.net