Milliyetçi oyları nasıl okumalı?

Fotoğraf: AA

Milliyetçi oyları nasıl okumalı?

Ercüment Akdeniz milliyetçi oylar, yoksullar ve emperyalizm bağlamında 24 Haziran seçim sonuçlarını kaleme aldı.

Ercüment AKDENİZ

Başlarken hemen söyleyeyim: 24 Haziran gecesi yaşananlar hiç normal değildi. Bu yüzden sandıktan çıkan sonuçlara toplumun önemli bir bölümü şüpheyle yaklaştı. Kaygılar hem yersiz değil, hem de uzunca süre giderileceğe benzemiyor.

Yine de “Bu durumda seçim sonuçları üzerinden siyasi analiz yapılamaz” demek doğru değil. Çünkü genel hatlarıyla ortaya çıkan seçmen eğilimleri bir dizi tartışma yapmayı gerekli kılıyor. Özellikle de milliyetçi partilere giden oyları...

24 Haziran seçimleri geride kalırken, MHP’nin “Kendi oylarını koruyarak” gerçekleştirdiği sürpriz, en çok konuşulan konulardan biri oldu. İYİ Parti de yüzde 10’luk bir oy oranıyla Mecliste 43 sandalye elde etti.

Gerek cumhurbaşkanlığı, gerekse milletvekili seçim sonuçlarına bakınca milliyetçi ağırlığı olan bir tabloyla karşılaştığımız açık. Elbette Mecliste sağ partilere karakterini veren milliyetçiliğin ayrı tonları var. (Çubuğu biraz bükseniz “sol”, sosyal-demok-rat partilerde de milliyetçi etkiler bulursunuz, ama konumuz bu değil) 

AKP-MHP ve İYİ Partinin oylarını yan yana koyduğumuzda, karşımıza yüzde 64’lük bir oran çıkıyor. MHP ve İYİ Partinin oy toplamı ise yüzde 21’e tekabül ediyor. Bu rakamlar çok açık ki, Türkiye’de millliyetçiliğin, güçlü bir tabanı elinde tuttuğunu gösteriyor. 

Kanımca...

Çoğu yoksul milyonlarca insan, milliyetçiliği hem bir savunma aracı hem de kurtuluş yolu olarak görüyor. Ya da buna inanarak sağcı-milliyetçi partilere oy veriyor. 

Peki ama neden, nasıl?

Bunun birkaç parametresi var:
- Halk ekonomik gidişten şikayetçi. Ama bunun daha çok dış faktörlerden kaynakladığını düşünüyor. “Dış faktör” ya da “dış güç” dediği şey ise çoğu zaman adını bile zikremediği emperyalizm! Kime sorsanız “Ekonomik kriz kapıda” diyor. Krize karşı kendini, ülkesini savunmanın ise tek yolu var: Daha çok milliyetçiliğe sarılmak!

- Dış politika konusunda da aynı durum geçerli. İktidar tarafından pompalanan “2023’te Lozan Anlaşması iptal olacak ve Türkiye bağımsızlığına kavuşacak” söylemi AKP’ye oy veren en yoksul emekçilerin dilinde. Komşu ülkelerle ve dış dünya ile gerilimin sebebi de bu onlara göre. Erdoğan’ın son dönem sıklıkla tekrarladığı “Dünya 5’ten büyüktür” lafı da burada yerine oturuyor. Dünya “Kaynayan bir kazan” ise silahlanma ve militarizm halk yoksulları indinde “emperyalizme karşı” mücadelenin doğal bir gereği sayılabiliyor.

- Demokrasi ve Kürt sorununa gelince,  bütün bu çıkarımların doğal bir sonucu yaşanıyor: Kuşatma altındaki ülkenin bir “beka” sorunu vardır ve emperyalistler demokrasiyi, insan haklarını, Kürt sorununu ülkeyi bölmek için kullanmaktadır!

AKP, MHP ve İYİ Partide toplanan oyları ve bu oylar üzerinden yürütülen tartışmaları biraz da bu parametreler üzerinden okumakta fayda var.

“Emperyalizme karşı mücadele bizim işimiz!” diyenlerin ya da “Biz tarihte emperyalizme karşı mücadele ederken bunlar bıçaklarla, satırlarla önümüze çıkmıştı” diye öfkelenenlerin, yoksul halkta tezahür olan bu etkilere nasıl yanıt verdikleri ise doğrusu tartışma götürür. Çünkü milliyetçiliğe yedeklenen yoksul kitleler, emperyalist devletlere karşı mücadeleyi hâlâ “yedi düvele karşı savaş”tığını söyleyen bir iktidar blokunun arkasında durarak sağladığını düşünüyor. 

Bu durumda...

Seçim sonuçları üzerinden halka ve ülkeye kızmak yerine; (Milliyetçiliğe yedeklenen emekçi oyları ile emperyalizme duyulan öfke arasındaki ilişkiyi de gözeterek) bütün bir bakış açısını, analiz yöntemini, çalışma tarzı ve ikna yollarını gözden geçirmek sizce de gerekmez mi? 

PROFESÖRÜN YAZDIĞI, SÖYLEDİĞİ 

Seçimlerden iki gün önce (22 Haziran günü) Evrensel’de bir yazı yayımlandı. Prof. Dr. Adnan Gümüş köşesinde şöyle diyordu: 

“(Dünyada) yaşanan çatışma ve şiddetlenen meşruiyet krizleri, geçici veya özgül değil daha çok yapısal krizleri ve bunların sonuçlarını işaret etmektedir...”

Sevgili profesör, Trump, Putin ve Avrupa’da iktidara gelen sağcılar (ya da sağcılaşan liderler) kadar AKP-MHP ittifakı ve Erdoğan’ın siyaset tarzını da buna örnek gösteriyordu. Milliyetçi-popülist siyaset tarzının  sadece bizde değil, yerküre üzerinde geri döndüğüne dikkat çektikten sonra da şu uyarıyı yapıyordu:

“Türkiye’deki seçimlerin, AKP-Erdoğan ile MHP-Bahçeli blokunun bu mevcut küresel çatışmaların ve Türkiye özgülündeki rollerinin neler olduğunu doğru okumazsak günlük heyecan ve kamplaşmalar içinde savrulur gideriz.” 

Gelelim bugüne...

Seçim sonucunda ortaya çıkan dinci-milliyetçi oy tablosunu ne kadar doğru okuyabiliyoruz? Ve gerçekten günlük heyecan ve kamplaşmalar içinde savrulup gidiyor muyuz? 

Seçim sonrası yapılan değerlendirme ve analizlere bakınca; bu konuda hayli kafa dağınıklığı olduğunu söylemek mümkün. 

Oysa Sevgili Adnan Gümüş’ün dediği -biraz da benim üstüne ekleyerek söylediğim- gibi:

Kapitalist sistemdeki çıkmaz derinleştikçe egemen sınıflar daha çok milliyetçiliği öne sürüyorlar. Ekonomik kriz ve buhran dönemleri kadar emperyalist paylaşım savaşlarının hemen öncesinde de böyle olmadı mı zaten? 

Ve yine hocanın dediği gibi:

Artık epeyce bayatlamış ve ikna gücünü yitirmiş olan liberal demok-rasi, milliyetçiliğin ne ‘çare’si ne de panzehri bugün. 24 Haziran seçim sonuçları da belirli ölçüde bunu gösterdi zaten. “Biz iktidar olunca ülkeye yabancı sermaye akacak” söylemleri misal, halkta ciddi bir karşılık bulmadı.

EMPERYALİST BASKIDAN KURTARACAK OLAN...

Peki ne yapmalı, nasıl yapmalı?

İşe önce, neomuhafazakar ve neomilliyetçi partiler tarafından baş aşağı çevrilmiş “emperyalizm” ve “emperyalizme karşı mücadele sorunu” ile başlamalı. Bütün bu çarpıtılıp içi boşaltılmış kavramları gerçek temelleri üzerine oturtmalı. Bunu, herkesten çok; milliyetçi-muhafazakar sağ partilere oy vermiş işçi ve emekçiler içinde anlatarak tabii.

Öyleyse işçilerle birlikte konuşmalı, tartışmalı ve birlikte sormalı: 

- Uluslararası tekelllerin ve onların Türkiye’de “milli” ve “yerli” görünümlü iş birlikçilerinin tahakkümüne karşı çıkmadan bağımsız bir Türkiye’den söz edilebilir mi? Bu bir avuç sömürücü sınıf karşısında; işçiler bölünmeyi mi yoksa emperyalizme (tekelci burjuvaziye) karşı birleşmeyi mi seçmeliler?

- Yerli ve yabancı sermaye ortaklı otomotiv fabrikalarında çalışan ama grevleri “milli güvenlik gerekçesi” ile yasaklanan işçiler, nasıl oluyor da ülkenin bağımsızlığını, ulusal çıkarlarını tehdit eden bir unsur olarak görülebiliyorlar?   

- Emperyalist bloklardan birine meydan okurken (Örneğin ABD veya  AB’ye); bir diğerine (Rusya veya Çin’e) yaslanmak ne kadar tutarlı bir antiemperyalizm olur? Ne kadar tutarlı bir yurtseverlik olur? Ya da rüzgargülü gibi dönüp duran böylesi bir dış siyaset memleketi nereye götürür?

- İşçiler, emperyalist savaş tehdidi karşısında (Örneğin 1. Dünya Savaşını düşünelim) kendi burjuvalarının savaş politikalarını mı savunmalı; yoksa siperlerde birbirlerine kurşun atmaya zorlanan dünya işçilerinin kardeşliğini mi? Patronların savaş borusuna koşmak; onların yeni toprak ve pazar savaşları için boğazlaşmak, işçi ve emekçilere ne kazandırır? 

- Demokrasisini kuramamış bir ülke, iç barışını sağlayamamış, komşu-larıyla barışamamış bir memleket; emperyalizme karşı ne kadar savaşabilir, ne kadar ayakta durabilir?

Özetin özeti...

Tarihten bugüne milliyetçi partiler, işçi sınıfı ve yoksul halkı “milli çıkarlar” ya da “vatan savunması” adı altında hep patronların peşine takılmaya çağırır. Oysaki onları emperyalist baskı ve tahakkümden kurtaracak olan sadece kendi kollarıdır. Bunun için de işçilerin sermayeden bağımsız bir sınıf hareketi, halkın da emperyalizmden bağımsız bir halk hareketi olarak örgütlenmesi gerekir. İşçi sınıfı ve halk bunu yapmaya başladığında milliyetçi partilerden de kurtulacaktır. 

Son Düzenlenme Tarihi: 30 Haziran 2018 18:07
www.evrensel.net