Bu dava yeni başladı peşini bırakmayacağız

Bu dava yeni başladı peşini bırakmayacağız

Sakarya Davası’nda her adımda yeni bir skandalla karşı karşıya kaldık. Tecavüz sanıklarından biri ve zinciri başlatan kişi emniyet müdürü, eşi adliyede hakim, avukatı baronun çocuk hakları komisyonu üyesi, suça karışan çocukları tutuklarken emniyet görevlilerini aklayan hakim aslında nöbetçi icra hakimi. İlk

Arzu Erkan

Sabahın erken saatleri, Emek Partili kadın arkadaşlarla Kocaeli’den Sakarya’ya doğru yola çıktık. Sakarya Adliyesinde 14 yaşında, 34 kişinin cinsel istismar ve tecavüzüne uğrayan Ö.C.’nin davası görülmeye başlanacak. Yeni bir utanç davası ile karşı karşıyayız.  Oldukça öfkeli ve kızgınız… Yol boyunca Fethiye ve N.Ç. davalarından çıkan kararları ve bu davada da benzer kararların çıkmaması için neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.
Dava basına kapalı olarak gerçekleştirilecek. O nedenle en azından mahkeme ara verdiğinde küçük kızın avukatından bilgi alabilmek için bütün gün orada olmayı planlıyorum. Geceden beri kafamdaki soru “Ö.C. davaya katılacak mı?”. O küçük bedeni gördüğümde ve yaşadıklarını düşündüğümde yüreğim buna nasıl dayanır bilmiyorum.  Yol boyu aklımda Evrensel’e verdiği röportajda N.Ç.’nin Avukatı Eren Keskin’in kullandığı cümle var: “Bu çocuklar iki harfli hayat sürmek istemiyorlar”. Bu cümle aklıma her geldiğinde içim daha da çok acıyor. Bu çocuklara iki harfli bir hayat sürdürmeyi reva görenlere ve onları koruyanlara lanetler okuyorum.
Sakarya Adliyesi önü oldukça kalabalık. Davayı takip etmeye gelen kadınlar, sanık yakınları, gazeteciler, polisler…
Davanın başladığı saatlerde Sakarya Kadın Platformunun çağrısı ile bir araya gelen kadınlar adliye önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Yeni bir utanç kararının çıkmasına izin vermeyeceklerini belirten kadınlar davanın takipçisi olacaklarını ifade ettiler. Kadınların açıklamaya başlaması ile birlikte sanık yakınlarından da sözlü sataşmalar başladı. “Tecavüz yok, kız kendi rızası ile yapmış” diye bağıranlar arasında bir ses dikkatimi çekti. Bir kadının sesi. O da bağırıyor “Benim oğlum da 14 yaşında. O çocuksa benim oğlum da çocuk”. Polislerin uyarıları ile birlikte gerginlik büyümeden sanık yakınları uzaklaştırılırken kadınlar da basın açıklamasını bitirdi ve davanın sonuçlanmasını beklemeye başladı.
Davanın başladığına ve basın açıklamasına ilişkin haberi gönderip, tekrar adliye önüne döndüğümde duruşma ve karşılıklı bekleyiş devam ediyordu. 3 dosya halinde görülen davada yaşları 15 ile 19 arasında değişen 25 sanık tutuklu, 3’ü çocuk 9 kişi ise tutuksuz yargılanıyordu. Tutuksuz yargılanan sanıklar arasında Sakarya Emniyetinde görevli iki polis memuru da bulunuyordu. Sakarya Valisi, eşi de Sakarya Adliyesinde hakim olarak görev yapan polislerden N.Ş.’nin yurt dışına kaçtığını açıklamış, diğerinin ise görev yeri değiştirilmişti.  Görev yeri değiştirilen ve sanık olarak yargılanan polis memuru E.T.’nin de talimatla ifadesi alınmış, duruşmaya katılmamıştı.

BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?

Adliye önünde bekleyiş arttıkça özellikle sanık yakınlarının gerginliği de arttı. İlk olarak kimlik tespiti yapılıp ifadesi alınan tutuklu 25 sanık arasında 18 yaşından küçük olanlar da vardı. Kadınların açıklaması sırasında en çok tepki gösterenler de bu çocukların aileleriydi. Tutuklu olarak yargılanan 25 kişi arasında; suç işlendiği tarihte 15 yaşından küçük 12 kişi bulurken, şu anda 14 yaşında 3 kişi bulunmaktaydı. Bugün bu mahkemede sanık olarak hakim karşısına çıkan çocuklar da “Suça itilmiş çocuklardı”. Sorular kafamda büyürken “Suça itilmiş bu çocukların” aileleri ile de konuşmak ve onların olaya nasıl baktığını anlamak istedim. Aileleri dinlerken karşımda kendi çocuğunun bu noktaya nasıl geldiğini sorgulayan aileler değil de büyük oranda 14 yaşında bir kız çocuğunun bu işi kendi rızası ile yaptığına beni ikna etmeye çalışan, kendi çocuklarını aklamaya çalışan anneler ve babalarla karşılaştığımı söylemeliyim. Neredeyse tamama yakını çocuklarının nasıl “iyi aile çocukları” olduğunu anlatıyordu.  14 yaşındaki kız çocuğunun kendi rızası olduğunu “ispatlarken” kullandıkları argümanlar ne kadar tanıdık, ne kadar erkek egemenliğinin toplumdaki kabulünün dışa vurumuydu! Önce Ö.C’nin aile ilişkileri, annesi, babası mahkum ediliyordu, sonra erkek arkadaşları ile sohbet etmesinden, giyimi kuşamına kadar her şey. “Öyle ya bir kız çocuğu nasıl olur da akşam saatlerinde sokakta dolaşırdı, erkek arkadaşları olurdu. Onlar erkekti. Kız böyle davranırsa bu erkek çocuklar ne yapsındı”...Onların tabiri ile açık saçık giyinen, erkeklerle arkadaşlık kuran kızlar tacizi, tecavüzü de hak ediyordu. Belki hepsi böyle bakmıyordu ama genel eğilim böyleydi. Aileler içerisinde bir kadının sarf ettiği sözler dikkatimi çekiyor: “Çocuklara aman oğlum kızlarla arkadaşlık kurma, aman oğlum şunu yapma bunu yapma deneceğine okullarda cinselliği anlatan dersler verilse çocuklar bunları öğrense olmaz mı?”

ÇOCUKLAR YARGILANIYOR, EMNİYET GÖREVLİLERİ ORTADA YOK

Büyük çoğunluğu böyle sözler sarf ederek çocuklarını ve kendilerini aklamaya çalışsa da hepsinin işaret ettiği bir gerçek vardı. “Bizim çocuklarımız tutuklu yargılanırken bu olayda adı geçen polisler ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor. Onlar hakim karşısına çıkmazken bizim çocuklarımız hakim karşısına çıkıyor. Onlar kimler tarafından korunuyor”
Aileler böyle konuşurken benim de aklıma şu sorular geliyor. Bu olaylar ne zaman ve nasıl başladı? Emniyetin   olaydan ne zaman haberi oldu? Bu polis memurları olayın hangi sürecinde olaya dahil oldu ve olaydaki rolleri nedir? Sorular çok. Bu davada tecavüzcülerin hak ettikleri cezaları alabilmesi için öncelikle bu sorulara cevap bulmak gerekiyor.
Sabah saat 9’da başlayan dava gece 24’de sonuçlandı. Saatlerce biz de aileler gibi adliye önünde Sakarya Kadın Platformu Sözcüsü Özgül Kahraman’la bekledik. İsteğimiz Fethiye ve N.Ç. davasında yaşananların bu davada yaşanmamasıydı. Mahkemeden tutuklu tüm sanıkların tahliye edilmesi kararı çıktığında boğazıma bir şey düğümlendiğini hissettim. Duyduklarım doğru olamazdı. 14 yaşında bir kız çocuğuna bu kadar acıyı yaşatanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşmamalıydı. İbre bir kez daha tecavüzcüden yana dönmüştü.
Adliye önüne giderken, bu memlekette yaşanan nice örnekte olduğu gibi bu davada da tecavüzcülerin aklanabileceğini bilerek gitmiştik. Giderken de “Daha çok kadına ulaşmalıyız” diyorduk, “Bir dahaki davada yüzler, binler olarak akmalıyız adliyeye” diyorduk. Biliyorduk ki biz sahip çıkmazsak, biz takipçisi olmazsak erkek egemen zihniyet galip gelecek. Bu karar yanılmadığımızın göstergesi aslında. Şimdi bize düşen il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle emekçi kadınlara bu davayı anlatmak, işçisi, memuru, gazetecisi, ev kadını, doktoru, mühendisi demeden yan yana gelip tecavüzcülerden, onları aklayan ve koruyanlardan hesap sormak. Bu dava yeni başladı ve biz kadınlar bu davanın peşini bırakmayacağız. Tecavüzcüler hak ettikleri cezayı alana ve  Ö.C. kendine yeni bir hayat kurana kadar takipteyiz.


NEREDEN TUTSAK ELİMİZDE KALIYOR

* Soruşturma sürecinde 3 çocuk şüpheliyi “Adli kontrol önlemleri yetersiz kalır” diyerek tutuklayan hakim, komiser N.Ş. hakkında yurt dışına çıkış yasağı dahil kısıtlama getirmedi. Bu kararı veren hakim, aslında icra davalarına bakan nöbetçi hakim. Eşi aynı adliyede hakim olan N.Ş. ise savcının tutuksuz yargılanmasına itiraz ettiğini öğrenince elini kolunu sallayarak yurt dışına kaçtı.
* Tutuksuz sanıklar arasında bulunan Polis Müdürü N.Ş.’nin avukatı İlknur Ebiz Yıldız aynı zamanda Sakarya Barosu Çocuk Hakları Komisyonu üyesi. Avukat, Radikal gazetesine yaptığı açıklamada “Emniyet Müdürüyle 10 senelik bir tanışıklığımız var, çocuk hakları bakışı olan bir insan olarak sürecin içinde yer alarak her iki tarafa da katkımızın olabileceğini düşündüm. Delillerin bir kısmı toplanmış değil, gerçekte istismar var mı yok mu belli değil” dedi.
* Çağdaş Hukukçular Derneğinin davaya ilişkin değerlendirme raporunda ihmallere dikkat çe-kiliyor: “Sanıklardan 4. sınıf Emniyet Müdürü N.Ş.’nin serbest bırakılmasının sağlandığı ve kaçmasına göz yumulduğu iddiaları ciddiyetle araştırılmalı. Görev yapan yargı görevlileri ile başta vali olmak üzere diğer görevliler hakkında inceleme yapılmalı. Sanıklar arasında bulunan kamu görevlileri ile ilgili olarak hiçbir idari soruşturma açılmadı.  Soruşturma sırasında aynı hukuki duruma sahip sanıklar tutuklanırken kamu görevlilerinin serbest bırakılması, ilk oturumda tüm sanıkların tahliye edilmesi dikkat çekici. HSYK gerek soruşturma sırasında gerekse de kovuşturmada görev yapan savcı ve hakimler hakkında inceleme başlatmalı, kamuoyunun kaygıları giderilmeli”
* Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ise tüm yaşananlara ilginç bir yerden yaklaştı. Yapılan yazılı açıklamada “Dava süreci göstermiştir ki 14 yaşındaki çocuğun bu elim duruma sürüklenmesinin başlangıç noktası sosyal medya üzerinden sağladığı iletişimdir. Sosyal medya bilinçli kullanıldığında çok önemli sosyal faydalar sağlayabildiği gibi, özellikle çocuklar tarafından kullanıldığında, istismar ve istenmeyen durumlarla karşı karşıya kalınabilmektedir. Ailelerin çocuklarının sosyal medya kullanmaları noktasında özel hasssasiyet göstermeleri büyük önem taşımaktadır” deniliyor. Olayı “Sosyal medyanın yanlış kullanılmasına bağlayan” bakanlık, suçun faillerinden ikisinin Emniyet görevlileri olmasına, üstelik Sakarya Emniyet Müdürlüğü Basın ve Halkla İlişkiler Şube Müdürü N.Ş.’nin İnternet’te kendisini Ö.C’ye “Futbol Menajeri Selcan Türkoğlu” diye tanıtmış olmasına, bunu da emniyet müdürlüğünün bilgisayarında yapmış olmasına dair hiçbir yorum yapmamış.


NEYİN RIZASI?

Birkaç gündür düşünüyorum nedir bu “rıza”,  bir insanın hangi davranış ve tutumları onun bir olaya rızası olduğunu gösterir?  Bir kadın kendi rızası ile kürtaj olmak istediğine “Hayır, senin kaç çocuk doğuracağına ben karar veririm” diyen ya da “Ben doğumumu sezaryenle yapmak istiyorum” diyene “Sen anlamazsın bu işlerden, doğum yöntemine ben karar vereceğim” diyen devlet nedense şimdi rızaya önem verir hale geldi. Bizler Sakarya Adliyesinde 14 yaşında bir kız çocuğunun “kendi rızasıyla” 34 kişi ile birlikte olduğuna inandırılmaya çalışıldık.  Sanıklar içinde yaşı 14 ile 17 arasında yer alan çocukların da bulunması oldukça düşündürücü. Hukukçularımız tarafından sürekli olarak bu çocuklar için sanık değil “Suça itilmiş çocuklar” ifadesi kullanmamız konusunda uyarıldık. Bu tanım bile durumun vahametini göstermesi açısından önemli. Bu yüzümüze bir tokat gibi inmesi gereken bir gerçek. Biz nerede yanlış yaptık da bu çocuklar sanık ve mağdur durumuna geldi? Peki toplumu korumakla görevli olduğu söylenen ancak bu olayda sanık sıfatı taşıyan  emniyet mensupları neden o salonda değildi? Demek ki tecavüz sanığı devlet görevlisi olursa onların dokunulmazlığı var! Bizler şimdi kamu güvenliğinde kimlere güveneceğiz? Ya da artık kaç kadın böyle bir zulme uğradığında adalete güvenip hakkını arayacak?
Adliye önünde sanık yakınları bizlere sürekli olarak şunu anlatmaya çalıştılar, “Biz iyi aileyiz, bizim çocuklarımız bunu yapmaz”. Peki nedir “iyi aile”? Toplumun bunu yeniden düşünmesi gerekmiyor mu? Herkesin şapkasını önüne koyarak şunun cevabını vermesi gerekmiyor mu; kaç çocuk evlerinde şiddete ve belki de zaman zaman tacize uğramıyor? Bunlar için sağlıklı bir istatistik tutulduğunda karşımıza çıkacak tabloyla yüzleşmeye hazır mıyız? Birey olmayı başaramadan aile olmayı nasıl başarıyoruz? Ya da  “iyi aile çocukları” yanlış yapmazlar mı?
“İyi aile” mensupları onlarla görüşmeye çalıştığımızda bize şunu sordular sürekli,  “O kızın ailesi ile görüştünüz mü? Onlar iyi bir aile değil, çocuklarının ne zaman gelip ne zaman gittiğini takip etmiyorlar”. Çocuğun “suçu”nu aileye atan, kendi çocuklarının suçunu ise üstlenmeyen ailelerin, aileyi böyle tanımlarken yaşadığı çelişkiyi sorgulamalıyız. Velev ki “Kötü aile çocuğu” olsun, kızın bütün bunları hak ettiğine ilişkin hem kendilerini hem de etraflarındakileri ikna çabasının kaynaklarını sorgulamalıyız. Herşeyi küçük kıza ve onun ailesine yükleyip tüm sorumluluklardan kurtulma çabasını sorgulamalıyız. Bu dava bize ne kadar çürümüş bir duruma düştüğümüzü göstermesi açısından da önemli. Çünkü güçlünün haklı olduğunu kabul ettik yılarca ve “Kimin gücü kime yeterse” dedik hep. Patronların gücü işçiye, erkeğin gücü kadın ve çocuğa, devletin gücü halkına yetiyor. O zaman bizler kaderimize boyun eğmek, ezeli ve ebedi yazgımıza ses çıkarmamak zorundayız. Yoksa bozguncu, isyankar, devlet düşmanı yani “kötü aile” çocuğu oluyorsun birden bire... Bizler toplumun ve hukukun kendini aklaması  için bu davanın takipçisi olacağız. Belki de artık “Kötü aile çocuğu” olmanın zamanı gelmiştir.

*Özgül Kahraman, Sakarya Kadın Platformu Üyesi

www.evrensel.net