Yeni bir karmaşanın başındayız

Yeni bir karmaşanın başındayız

Siyaset Bilimci ve Barış Araştırmacısı Prof. Werner Ruf dünyanın içinde bulunduğu durum, Suriye’deki gelişmeler ve Türkiye’nin bölgede oynadığı rol konusunda gazetemizin sorularını yanıtladı.Sayın Ruf, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü geride bıraktık. Büyük güçler arasındaki çeki

Serdar Derventli


Sayın Ruf, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü geride bıraktık. Büyük güçler arasındaki çekişmeler bağlamında dünyadaki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Barışın daha fazla hakim olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. Yeni bir düzenlemenin, diğer bir deyişle uluslararası sistemde yeni bir karmaşanın başlarında olduğumuzu düşünüyorum. ABD artık dizginsiz ve her şeye tek başına karar veren askeri hegemon değil. Yani çoğulculuk yolunda ilerliyoruz ve bu çekişmelerin artacağına inanıyorum.

Bu çekişmeleri biraz ayrıntılandırabilir misiniz?
Eskiden Jimmy Carter’in güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, kısa bir süre önce etkileyici bir kitap yazdı. Bu kitapta en açık şekliyle ABD’nin ülke içinde de, örneğin eğitim, altyapı ve ekonomi alanlarında kendi kendini viran hale getirdiğini söylüyor. Bu nedenle de kendisine yüklenen süper güç rolünü sürdürmekte güçlük çektiğini ifade ediyor. Ortadoğu’da ABD’nin Suudi Arabistan, Katar ve Körfez İşbirliği Konseyi üyesi diğer ülkeleri nasıl yeni bir güç olarak dizayn ettiği göz önünde bulundurulduğunda, tüylerimizin ürpermemesi mümkün değil. Ayrıca Suudi Arabistan’ın kendilerine sadık Vahabileri ortak olarak kazanmak için Mısır, Tunus ve Fas’ta İslamcılığı nasıl teşvik ettiği göz önünde bulundurulduğunda, iç açıcı bir durumla karşı karşıya olmadığımız görülür. Bugün Suriye’de El Kaide muhaliflerin saflarında savaşıyor, muhtemelen Libya’da da bir rol oynadılar. Batı ve ABD’nin yüzlerini yeniden, Sovyetler Birliği’ne karşı Afganistan’da verilen savaşta eski dostları olan bu güçlere çevirdikleri görülüyor.

Suriye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Oradaki insanlar sorunun kısa sürede çözüleceği umudu taşıyabilir mi, yoksa uzun vadeli ve sancılı bir süreç mi yaşanacak?
Korkarım bu umudu besleyecek veriler yok. Çünkü Suriye ordusu hâlâ önemli bir faktör. Ayrıca muhalefet güçler içinde bir birlikten söz etmek mümkün değil. Suudilerin verdiği paralardan daha fazla pay almak için bu gruplar arasında çatışmalar yaşandığı söyleniyor. Yani burada yansıtıldığı gibi birleşik bir cephe olduğu, halkın hükümdara karşı birleştiği söylenemez. Asıl olarak başka ülkelerden sızmış yabancı gruplar bir yıldan beri savaşıyor. Frankfurter Allgemeiner Zeitung (FAZ) bile kısa bir süre önce yayınladığı bir haberde, sadece Libya’dan üç bin kişinin Suriye’de savaştığını belirtti. ABD’nin gerek direkt müdahalede bulunduğu, gerekse de başka güçleri müdahaleye yönlendirdiği her yerde, dağılmış bir devlet geride bıraktığı neredeyse kaçınılmaz bir durum haline geldi. Afganistan, Irak ve Libya’yı örnek olarak gösterebiliriz. Hem mezhepsel, hem de etnik açıdan son derece karmaşık bir yapının bulunduğu Suriye’deki gelişmelerin de bu yönde olduğunu düşünüyorum.

Bu çatışmada ABD’nin oynadığı rol nedir?
Bence ABD’nin bölgede bir tek çıkarı var. O da petrolün ve doğal gazın akmaya devam etmesi. Bu bağlamda Suriye göz ardı edilebilir. ABD’nin bu olayda görece epey geride durduğunu, hatta Rusya ve Çin’in Güvenlik Konseyinde Libya müdahalesi benzeri bir kararı veto etmiş olmalarından memnuniyet duyduğunu düşünüyorum. Ancak öte yandan ABD’nin bu ölçekteki bir çatışmanın dışında kalma lüksü de bulunmuyor. Yani oldukça zor bir durum ve ABD’nin seçimlerin hemen öncesinde yeni bir savaş istemediğini düşünüyorum.

Almanya’nın Suriye konusundaki tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir muhbir gemisiyle elde ettiği bilgileri muhalif güçlere aktardığı ortaya çıkmıştı.
Bence Almanya, bağımsız bir uluslararası aktör olma yolunda ilerliyor. Bu ilerleme elbette müttefik güçlerle anlaşarak ve iş birliği yaparak gerçekleşiyor. Ama bazen de bu anlaşma ve iş birliği olmuyor. Almanya’nın, BM Güvenlik Konseyinde Libya kararı alınırken takındığı tutumu hatırlayalım. Burada çok açık bir sinyal verildi. “Biz kendi politikamızı yapıyoruz, özellikle Afrika’da kendi çıkarlarımız var ve sizinle birlikte yürümeyiz” denildi. Yani ittifak içinde yer alarak attığı her adımı da, kendi bağımsızlığını nasıl artırabileceğini, kendi çıkarlarını nasıl geliştirebileceğini hesaplayarak atıyor. Muhbir gemisi olayı büyük bir skandaldır. Çünkü konu, Federal Meclisin aldığı bir kararı gerektiren askeri bir olaydı. Ama skandal olmasının yanı sıra, “Biz her yerde varız” mesajı da verildi. Yani Almanya’nın  kendi yolunda yürüme eğiliminin giderek güçlendiğini söyleyebiliriz.

Buna biraz daha yakından bakmak gerekir. George W. Bush da, ‘meselenin Ortadoğu’ya demokrasi götürme meselesi’ olduğunu söylemişti. Derdi gerçekten bu olsaydı, Irak savaşına girmemesi, Suudi Arabistan’a savaş açması gerekirdi. Çünkü bu ülkede zerre kadar demokrasi yok. Yani onun derdi demokrasi değil, askeri hegemonya kurmaktı. Tek yönlü bakış açısının, askeri yöntemlerle her şeyin çözülebileceği inancının ifadesi olan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi bunu gerektiriyordu. Ancak tarih, askeri güçle hiçbir sorunun çözülemediğini, tersine sorunların daha karmaşık hale geldiğini gösteriyor. Onların asıl derdi petrol yataklarını, yanı sıra boru hatlarını ve deniz taşıma yollarını denetim altına almak. Bush da bu konuda epey bir yol aldı. Irak bugün her zamankinden daha fazla petrol ihraç ediyor. Suudi Arabistan aracılığıyla Bab el Mandeb ve Hürmüz Boğazlarını güvence altına alıyor, ya da aldığını sanıyor. Asıl belirleyici olan bu kaygılar, demokrasi değil. Ve bölge halklarına kendi kaderlerini tayin hakkı tanınsa, tercihlerini muhtemelen Batıdan yana kullanmazlardı. (Köln/EVRENSEL)


TÜRKİYE, KENDİ ÇIKARININ DERDİNDE

Türkiye, Özgür Suriye Ordusu’na silah veriyor, lojistik destek sağlıyor. Yeni Osmanlıcılık olarak nitelenen dış politikası, bölge ülkelerine model olarak gösterilmesi gibi etkenler göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin rolünü nereye yerleştirmek gerekir? NATO’nun parçası olarak mı çalışıyor, yoksa kendi çıkarlarını gerçekleştirmenin mi derdinde?
NATO, en tepede bir komutanın olduğu, bütün üye ülkelerin bu komuta karşısında hazır ola geçtiği ve uygun adım yürüdüğü bir ittifak değil. Yani ülkeler kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için de NATO’ya giriyorlar. Bence Türkiye, kendi çıkarlarını Suriye konusunda çok önde tutuyor. Çıkarlarını gerçekleştirmenin derdinde. Suriye’nin dağılması durumunda bütün Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılacağını öngören bir dizi analiz var. Ve Türk hükümetinin bu yeni düzene ilişkin Yeni Osmanlıcılık politikasına uygun hesapları olduğunu söyleyebiliriz. Bu hesapların bir maddi temeli de var. Irak’taki Kürtler belli bir düzeyde otonomi kazandılar. Şimdi Suriye’deki Kürtler de belli bir otonomi kazanırlarsa, sadece Ortadoğu’nun değil, Türkiye’deki Kürt sorununun da yeniden düzenlenmesi gerekir. Bu yüzden Türkiye NATO üyesi kimliğini terk etmeden kendi çıkarlarının peşinden gidiyor, isyancıları silahlandırıyor. Aynı şey Suudiler ve Katarlılar için de elbette söz konusu.


İSRAİL YÖNETİMİNDE ÇATLAK VAR

İsrail açıktan İran’ı tehdit ederek, önleyici saldırıyı gerçekleştirebileceğini söylüyor. Suriye konusu ne oranda İran konusuna bağlı?
Bence iki konu birbiriyle bağlantılı. Çünkü Suriye, İran’ın tek müttefiki. Bu nedenle günümüz Suriye’si, bugünkü rejimiyle ortadan kaldırılmak isteniyor. Yoksa mesele Esad’ın katil olması değil. Esad geçmişte de sayısız suç işledi. Daha üç yıl öncesine kadar Batı ülkeleri Suriye’ye tutuklu gönderiyordu. Çünkü Suriye’deki sorgu yöntemleri, sorguya çekilenleri konuşturma açısından daha etkiliydi Demek ki mesele, Esad rejiminin işlediği suçlar değil. Asıl mesele İran’ın zayıflatılması. Bu da İsrail’in çıkarlarına denk düşüyor. Fakat İsrail yönetiminde çatlak olduğu da, özellikle ordu ve istihbarat servisinin savaşa karşı olduğu görülüyor. Çünkü bu savaşın yaratacağı zorlukların ve nasıl sonuçlanabileceğini öngörmenin mümkün olmadığının farkındalar. Aynı zamanda Esad’ın İsrail karşıtı söylemine rağmen, İsrail’in en güvenli sınırının Suriye sınırı olduğunu da biliyorlar. Yani bence kesin karara varmış değiller. ABD’nin desteği olmadan İsrail’in bu savaşa girmeye cesaret edemeyeceği görülüyor. Ve ABD, başkanlık seçimleri öncesinde yeni bir savaş macerasına atılmayacaktır. Bu nedenle İsrail bugün olası bir savaşa yalnız girmek zorunda kalacaktır. Gelişmeleri zaman gösterecektir, ama bu savaş tehlikesi de elbette mevcut.

www.evrensel.net