Emek penceresinden 25 Haziran’a sorular

Metal Fırtına döneminde onbinlerce işçi iş bıraktı. Fotoğraf: Onur Yurtsever

Emek penceresinden 25 Haziran’a sorular

Ercüment Akdeniz seçim kampanyası boyunca popülist söylemlerin gölgesinde kalan işçi sınıfı taleplerini yazdı.

Ercüment AKDENİZ

Memleket adeta 24 Haziran seçimlerine kilitlenmiş durumda. Seçime bir hafta kala partiler, adaylar son viraja girdiler. Galip taraf “tek adam tek parti rejimi”ini getirmek isteyenler mi olacak, yoksa Türkiye şöyle rahat bir nefes mi alacak? Seçim sonuçları gerçekten önemli. 

Fakat bütün bu hercümerç içinde sorulması, üzerinden atlanmaması gereken bir soru var: “İşçi sınıfı ve yoksul halk, 25 Haziran sabahına nasıl bir Türkiye ile uyanacak? Ve sonrasında hangi sorunlarla boğuşacak?” 

Şu ana kadarki kampanyalarda, açık ki işçi sınıfı ve emekçilerin temel talepleri popülist söylemlerin gölgesinde kaldı. Bunda elbette sendikal hareketin geçmiş yıllara göre zayıf olması kadar, işçilerin siyaset sahnesine örgütlü bir güç olarak çıkamamasının da etkisi var. 

Bu durumda sınıfsal çelişkileri es geçmek, bol keseden sallamak ve halkı önü-arkası olmayan vaatlere boğmak, düzen politikacılarına elbette kolay. İşçi sınıfı ve kent/kır yoksullarının ise, 24 Haziran sonrasına uzanacak temel sorunları tartışmaya ihtiyacı var. İsterseniz bir ucundan başlayalım...

SADECE OY VERMEK İŞÇİYİ KRİZDEN KORUYABİLİR Mİ? 

Muhalefet partilerinden sıklıkla duyduğumuz bir saptama: “Erdoğan neden erken seçim kararı aldı? Çünkü kapıda ekonomik kriz var, bunu gördü de da ondan!”

Güzel...

Peki işçiler, emekçiler, hayat pahalılığı yüzünden mutfağı yanan yoksullar herkesin gördüğü bu krizi nasıl karşılayacak? 

Cevabı duyar gibiyim: “İktidar politikalarına oy vermeyerek!”

Evet bu doğru bir seçenek ama bir yere kadar... 

Çünkü hem ülkede hem küresel ölçekte mayalanan ve muhtevası kapitalizmin çelişkilerine dayanan ekonomik krizi karşılamanın tek yolu; işçi ve emekçilerin sürece örgütlü bir güç olarak hazırlanması. 

Yani... 

Sendikaları olmayan, birliği dağıtılmış, talepleri etrafında kenetlenmemiş işçilerin her şeyden önce kendilerini savunacakları mekanizmalara ihtiyaçları var.

“Sizi ben kurtaracağım, ben!” söylemiyle siyaseti 5 yılda bir yapılan parlamento seçimlerine indirgemek ise, niyet ne olursa olsun, emekçileri 5 yıl boyunca sermayeye karşı savunmasız bırakmak ve mücadeleden alıkoymak demek. 

İKTİDARIN TEK İCRAATI BETON MU?

AKP iktidarı ve onunla hareket eden sermaye çevrelerinin inşaat sektörüne verdiği önem biliniyor. 

Üstelik bu “yağlı yatırımlar”, doğayı tahrip ederek, çarpık kentleşmeye neden olarak; faturayı vatandaşa, kaymağı büyük şirketlere bırakarak yoluna devam ediyor. 

Bu bakımdan, nüktedan bir dille öne sürülen “betona yatırım” söyleminin politikada elbette bir karşılığı var.

Ama...

‘Eski Türkiye’nin Anadol marka arabası yerine başkanlık yetkileriyle donatılmış son sürat Ferrari’ye binmek isteyen Türkiye burjuvazisine “Tek işiniz betonculuk” demek de gerçeğe uygun değil. 

Zira...

Enerjiden, otomotive, silah sanayisinden organize sanayi bölgelerinin (OSB) kurulmasına kadar, ‘yerli patronların’ işi nerden nereye getirdikleri ve dahası rekabette ne kadar hırsla dolu oldukları irdelenmeye değer.

Bu durumda sadece “beton” deyip geçmek; bütün bu ‘atılım ve gelişme sürecinde’ işçi sınıfının nasıl baskılandığına, nasıl sömürüldüğüne ve iş cinayetlerinde nasıl öğütüldüğüne de göz kapamak değil mi?

FABRİKA KURMAKLA SORUN BİTER Mİ?

Bu durumda...

“Fabrika isteyen, iş isteyen bana oy versin” demek de işi çözmez. 

Neden? 

Örnek vereyim: İkitelli’de bulunan o devasa OSB’yi gezdim. İş panolarına baktım. Panolarda işçi arayan ilanlar sıra sıra. Evet yanlış duymadınız. Üstelik kimle konuşsanız “yerli işçi bulamamak”tan şikayetçi. Yerli çırak bulmak da aynı şekilde zor! Atölye, fabrika sahipleri şöyle diyor; “İranlısı geliyor, Iraklısı, Suriyelisi, Afganı geliyor ama bizimkiler gelmiyor, iş beğenmiyor” 

İşin aslı şu; çalışma saatleri artık daha uzun. Kimi zaman 10, kimi zaman da 12-14 saat çalıştırılıyor mülteci işçiler. Sosyal güvence yok! İşçilere reva görülen ücret ise karın doyurmuyor. 

O zaman...

“Fabrikada iş isteyen bana oy versin” demenin yanına “güvenceli, sendikalı, insanca çalışacak bir iş ve insanca bir ücret” talebini de eklemek gerekiyor. “Bütün işçilerin eşit olduğu, çalışma saatlerinin düşürüldüğü bir Türkiye” talebini unutmadan tabi.

MEMLEKETİ DÜZLÜĞE İŞÇİLER Mİ, YOKSA PATRONLAR MI ÇIKARIR?

Fotoğraf: Tamer Arda Erşin

OHAL, grev yasakları, kararnameler vs...

İktidarın emekçiler karşısındaki pozisyonu zaten belli.

Fakat...

Muhalefetten yükselen vaatlere bakınca insanın bazan aklı tutuluyor.

Örneğin İnce konuşuyor...

“Güney Kore ne yaptı? Beş büyük tekeli bir araya getirdi. Dedi ki: bundan sonra kendi aranızda rekabet yok, rekabet dışarıyla! Biz de öyle yapacağız” diyor.

İYİ partinin, SP’nin, “Millet ittifakı”nın zaten bu söyleme itirazı yok.

HDP heyeti de patron örgütü TÜSİAD’a çıkıyor: Demokrasi programının yanında bir de iktisadi program sunuyor.

İyi de...

Peki ya işçi sınıfı?

Emekçiler, kamu emekçileri, köylüler?

Onlar neden öncelik değil? 

Muhalefette koskocaman bir boşluk...

“Memleketi düzlüğe patronlar değil; işçiler, emekçiler çıkaracak! Sendikasız, sigortasız bir tek işçi kalmayacak; bir tek kamu emekçisi, bir tek köylü örgütsüz kalmayacak” diyen bir programın etrafında birleşememe boşluğu.

“Halk iktidarında patronlar öyle kolay at oynatamayacak” deme boşluğu.

İŞÇİLERİN TALEBİ TAAHHÜT OLURSA...

En son, memleketin şeker fabrikaları satıldı.

Ama seçim öncesi partiler, adaylar çok rahat, hele de iktidar partisi.

Hatırlayalım...

TEKEL fabrikaları satıldığında işçiler partilerin ve adayların kapısını aşındırmıştı. Her partiden işçiler ortak komisyonlar kurmuş, hazırladıkları taahhütnameyi fabrika kapısına asmıştı. 

Yani...

Taahhütnameyi imzalamayan partiye, adaya oy yoktu. 

SEKA’da, Zonguldak’ta, işçinin ayağa kalktığı hemen her yerde, doğal refleks bu oldu.

Bugün de yapılması gereken bu değil mi?

BİR BAŞKA DEMOKRASİ: İŞÇİNİN, EMEKÇİNİN, HALKIN DEMOKRASİSİ

İşçi konseyleri...

Halk meclisleri...

İşçilere, köylülere, gençlere, kadınlara kendi temsilcilerini seçme; görevini yapmayanı ise anında görevden alma yetkisi...

Her kademe ve düzeyde, halka kendi kendini yönetme yetkisi...

Vesaire, vesaire...  

Şeklen, usulen de olsa; seçimde, propagandada ne kadar az duyar olduk bu kavramları. 

Peki...

Vesayete, atanmışların sultasına, “tek parti tek adam rejimi”ne karşı bize sunulan ne?

Varsa yoksa “parlamenter sisteme geri dönüş”, üstüne biraz da “restorasyon” sosu. 

Oysa demokratik Türkiye için...

Bize başka bir demokrasi anlayışı gerekli değil mi; işçinin, emekçinin doğrudan yönetime katıldığı halk demokrasisi. 

İşte bunlar...

“Tek parti tek adam rejimi”nden rahatsız olanların

Ve bu gidişata karşı oy kullanacakların üzerinden atlayamayacağı mevzular.

Ama öncelikle...

Ve elbette, 25 Haziran sabahına iyi bir seçim sonucuyla uyanmak gerek.

Son Düzenlenme Tarihi: 16 Haziran 2018 16:58
www.evrensel.net