Şarkı sözleriyle senaryo yazılabilir mi?

Fotoğraf: DHA

Şarkı sözleriyle senaryo yazılabilir mi?

'Müzik İnsanı Erdal Güney sinema alanında yürüttüğü akademik çalışmalardan söz ediyor geçmişte yapmış olduğu film müziklerinin serüvenini anlatıyordu'

Ayşegül TÖZEREN

Gezi’den sonra edebiyata ilişkin uzun cümleler kurulabilir. Hatta bu cümleler sanata kadar uzanabilir. 2013’ün haziran ayından sonra, edebiyat ve sanat alanlarındaki en büyük farklılaşma, iki disiplinin yaşamla ilişkisinde oldu. Artık edebiyat ve sanatın yaşamla arasındaki sınırı iyice belirsizleşti. Yazan ve yaşayan, sokaktaki büyük şiiri, edebiyatı, sanatı aramaya başladı. Bir sokağa konulmuş iki sandalye bir masayla sanat forumları yapılabileceği görüldü. Böylelikle özellikle Kadıköy, Beşiktaş ve Beyoğlu gibi semtlerde, seminerler, söyleşilerin yapılabildiği küçük sanat ve edebiyat mecraları ortaya çıkmaya başladı. Geçenlerde yolum, Kadife Sokak’ın sonundaki Kadıköy Atölye’ye bir hekim arkadaşımın önerisiyle düştü: “Ayşegül, çok doyurucu sohbetler yapılıyor. Bak bu kez sinema ve müzik alanında, mutlaka gitmelisin.” Kadıköy Atölye’ye girdiğimde sohbet çoktan başlamıştı, içerisi bayağı kalabalıktı, en dikkat çeken de en önde çocukların oturuyor oluşuydu. Arkaya geçip, sohbeti dinlemeye başladım.

OTOMATİK PORTAKAL’DA VALS

Müzik İnsanı Erdal Güney, sinema alanında yürüttüğü akademik çalışmalardan söz ediyor, geçmişte yapmış olduğu film müziklerinin serüvenini anlatıyordu. Yorgos Lanthimos’un Kutsal Geyiğin Ölümü’nü izledikten sonra, sinemanın dilinden bahsedilecekse, müziğin de o dilin bileşenlerinden olduğunu düşünmüştüm. Lanthimos’un kurduğu sahnelerde müzik arkadan yükselmiyordu, sahneye adeta yapışıyordu, sahneleri o müzikten ayrı düşünmek imkansızdı. Bunları düşünürken, sinema ve müzik ilişkisine dair birkaç makale okumuştum. Bu ilişkinin başlangıcı olarak dramatik sinema filmlerinde lirizmin dozunu arttırmak için otuzlarda müziğin kullanıldığını söylüyordu. Ama bu kez de gerçeklik sorunu ortaya çıkıyordu. Söyleşide, Güney de, sinema, müzik ve gerçeklik üçgenini açıklamaya çalışıyordu. Birden kendi kendime sordum, senaryo denen bir kurgunun vücut kazanmış hali olan sinemanın gerçeklikle bu kadar sıkı bir bağı nasıl olurdu… Güney anlatıyordu, eskiden bir sahnede müzik olduğunda, oradan bir müzisyen geçermiş ya da bir radyo gösterilirmiş. Amerikan sineması kendi masalını kurarken, gerçekliğe ilişkin olarak daha rahat davranmış ve Max Steiner’ın müziklerini hazırladığı ünlü King Kong filminin ardından, sinema ve müzik arasındaki “ve” bağlacının kurduğu mesafe daha da daralmış. Artık müzik sinema filminde bir pastiş olarak durmuyor, birbirine içkin olan makbul sayılıyormuş. Güney, “ama” diye sürdürüyor konuşmasını. Müzik, sadece sahnenin duygusuna paralel olarak kurulmaz. Yani, neşeli bir sahnede enerjik bir melodi duyulmak zorunda değildir, diyor ve Otomatik Portakal filmini örnek gösteriyor. Filmde, insanların kavga ettiği bir sahneye vals koyulmuş. Burada, şiddetin dans kadar içselleştirilmiş, sıradanlaşmış olduğuna filmi ve müziğini yapanların vurgu yaptıklarını belirtiyor.

Müzik ve sinema konuşulurken, Roland Barthes’tan bir alıntıyı hatırlıyorum: “Bir fotoğrafa bakmak demek, o anda fotoğrafın üstünde olanı değil, çekim anını görmeyi amaçlamaktadır.” Edebiyat ve gerçeklik ilişkisini düşünürsek, o da yaşamdan çok, anlatımı anlatmaz mı? Cüneyt Gök, “Sinema ve Gerçeklik” konulu makalesinde fotoğrafın zamanı ortadan kaldırdığını, sinemanın zamanı yeniden kurduğunu anlatıyordu. Malraux’un tanımıyla, “plastik gerçekliğin…”

‘BEN ENSTRÜMANLA KAST OLUŞTURURUM…’

Erdal Güney, iyi bir film müziği hazırlayabilmek için senaryoyu anlamak, karakterleri analiz etmek, dramatik değişim noktalarına, aydınlanma anlarına hakim olmak gerektiğini, yani anladığım kadarıyla dramaturji bilmek gerektiğini belirtiyordu ve bu sırada belki de söyleşinin en akılda kalıcı cümlesini söylüyordu: “Ben enstrümanla kast oluştururum, şarkı sözleriyle senaryo yazarım.”

Söyleşinin ardından, Kadıköy sokaklarını adımlarken düşünüyordum. Güney, belki küçük sanat evinde yaptığı konuşmanın benzerini akademik mecralarda da yapıyordu. O mecralarda olsa dinler miydim, ya da dinleme olanağı bulabilir miydim? Sanmıyorum. Ağır bir terminolojik dille anlatsaydı, dinlemeyi sürdürür müydüm? Yine sanmıyorum. Sinema, müzik, gerçeklik gibi hacimli konuları sokakta konuşulan dille anlatmayı tercih etmişti. Sokak, sanat, edebiyat arasındaki duvarlar inceldikçe, bin bir çiçeğin açtığı haziranın ruhunu daha çok hissediyordum.

www.evrensel.net
ETİKETLER Erdal Güney