Avrupa'nın Gündemi: Bir devrin sonu mu?

Fotoğraf: Flickr

Avrupa'nın Gündemi: Bir devrin sonu mu?

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta Kanada'da yapılacak G7 zirvesi yer alıyor.

Dünyadaki dengelerde sarsıntılar sürüyor. Donald Trump’ın uluslararası ticaret ve dünya dengelerini etkileyen kararları, diğer emperyalist ülkeleri harekete geçirdi. Kanada’daki G7 liderleri zirvesi, 1975 yılından bu yana ilk defa bu kadar çelişkilerin öne çıktığı bir ortamda bugün  toplanıyor.

ABD’ye karşı Avrupalı güçler daha ilerden bir birlik sağlama peşindeler. Almanya Başbakanı Angela Merkel, bir gazetede yayımlanan röportajında AB askeri birliği, ortak iltica yasası ve Avro Bölgesi’nin güney ülkelerine mali yardımdan yana olduğunu açıkladı.  Merkel’in cevapları medyada çoğunlukla AB konusunda Fransa-Almanya arasındaki yakınlaşmanın kanıtı olarak değerlendirildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise G7 zirvesinden önce Kanada’ya bir ziyarette bulunarak ortak tavır hazırlıklarını hızlandırdı. Tüm bu yaşananları Fransa’nın en temel gazetelerinden Le Monde’un baş editörlerinden Alain Frachon 1945’de açılan bir devrenin artık sonuna geldiği fikrini öne çıkartıyor.

Öte yandan İngiltere Sendikalar Konfederasyonu (TUC) bu sene kuruluşunun 150. yıl dönümünü kutluyor. İngiltere’deki Morning Star gazetesi, TUC’nin geçmiş başarıları kutlamakla yetinmemesi gerektiğini, mücadelenin olmadığı yerde hareketin gerilediğini ve işçilerin “Mücadeleyi ve kazanmayı göze aldıklarında” büyük kazanımlar elde edeceğinin altını çizdi. Gazetenin, yıllarca neoliberal siyaset uygulamış İşçi Partisi üzerinden büyük değişim araması ise dikkat çekici.


AB’NİN GELECEĞİ

Jörg KRONAUER
Junge Welt

Avrupa Birliği konusunda Fransa ile Almanya arasında gerçek bir yakınlaşma var mı?  Başbakan Angela Merkel, hafta sonu bir röportajında, ortak Avrupa dış müdahale tugayı, Avrupa ortak iltica dairesi ve Avro Bölgesi’nin sağlamlaştırılması için daha fazla paradan yana tavır alarak Macron’un meşhur Sorbon Üniversitesi konuşmasındaki taleplere epeyce yanaştı. Sorbon konuşmasında Macron, iş piyasasını düzenleyen Alman politikasını üstleneceklerini açıklamış ama gelecek tepkileri yumuşatmak için Almanya’nın da bazı tavizler vermesi gerektiğini belirtmişti. Bu tavizler esas olarak dış politika ve askeri politikayla ilgiliydi. Bir de Avro Bölgesi’nin güneyinin desteklenmesi istenmekteydi. Merkel, hafta sonu söyledikleriyle Macron’un AB politikasının kabul etmiş, taviz vermiş mi oldu?

İlkin, AB ile ilgili bir şeyler yapılması zorunlu; Birlik içinde Doğu-Batı, Kuzey-Güney gerilimi kırılma noktasına kadar geldi. Yeni İtalyan hükümeti için verilen mücadele AB’nin hiç de “Ortak mutluluğumuz için birleştik!” sloganlarıyla yürütülemediğini, böyle giderse yıkımın yakın olduğunu gösterdi. Eğer (Almanya tarafından) izin verilse, Macron’un talep ettiği gibi yıllardır Almanya’nın ihracat patlamasının faturasını ödeyen Güney Avro Bölgesi’ne mali destek sunulsa gerginlik biraz azaltılabilirdi. Yoksa İtalya’daki durum sadece yeni bir örnek ve zaman daralıyor. Yine de şimdiye kadar Almanya kendi kafasına göre takılmaktaydı.

Şimdi ise Merkel, Macron’un önerilerini aldı, Paris’in şarap borularının içini Berlin’in güçlü suyuyla doldurmayı deniyor. Avro Bölgesi’nin ekonomik yakınlaşmaya ve yeni bir yatırım bütçesine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Merkel az da olsa servetin adil dağılımından mı söz ediyor? Yok canım, o da nereden çıktı! Merkel, yapılacak yardımın yapay zeka ile ilgili araştırmalara yönelik olduğunun altını çiziyor. Yani Güney’in yoksul halkının değil seçilmiş belli sanayi dallarının Almanya’nın çıkarına desteklenmesi hedefleniyor.  Zaten ayrılan para da ahım şahım bir şey değil, Brüksel’in kurum fonlarını desteklemek için ayırdığı bütçeden de az, 10 milyar avro falan. Ayrıca Avro Bölgesi tabii ki güçlendirilecek ama nasıl? Uluslararası Para Fonu (IMF) benzeri Avrupa Para Fonu (EWF) sayesinde. Avrupa Para Fonu da IMF gibi para değil faizli kredi/borç dağıtacak. Kredinin alınabilmesi için belli koşulların kabul edilmesi zorunlu olacak. Kısacası Merkel’in tasarruf dayatması devam edecek.

Merkel, Avrupa Dış Müdahale Tugayı hakkında ne diyor? E tabii, bunu Berlin de istiyor. Almanya’nın dünyadaki ekonomik ve askeri gücünün arttırılması için AB ortak ordusu ve dış müdahale tugayı yararlı olurdu. Macron’un esnek ve hızlı harekete geçebilmesi için ortak bir kumandanlık kurulması önerisi ise pek sıcak karşılanmıyor: Berlin’in tavrı; “AB’nin militaristleştirilmesine evet ama Almanya’nın önderliği ve koşullarıyla!” şeklinde.

(Çeviren: Semra Çelik)


TRUMP İÇİN AVRUPA GERİ ADIM ATMALI

Alain FRACHON
Le Monde

Harley-Davidson motoru ve Burbon viskilerini daha pahalıya almak ayrı bir dert, fakat bundan daha ciddi sıkıntılarla karşı karşıyayız. Transatlantik ticari kavgasının gündeme getirdiği sorun aslında şudur: ABD için “müttefik” kelimesinin hâlâ bir anlamı var mı? Amerika’yı Avrupa’ya bağlayan ve “Batı” nın çekirdeğini birlikte oluşturduğu bahtiyar Atlantik iş birliği giderek yok mu oluyor? Trump yönetimi, bir dönem gereksiz diye değerlendirdiği NATO’yu övmeye sonunda karar verse bile, Avrupa Birliği’ne (AB) karşı düşman bir kurum tavrı sergiliyor. Bu haftadan itibaren Avrupa çelik ve alüminyumu artı bir vergiye maruz kalacak (birinci için artı yüzde 25, ikincisi için ise artı yüzde 10). Yaşlı kıta (Avrupa) ve Büyük Britanya açısından aslında bu önlemin çok da büyük bir etkisi olmaz, zira bunların ABD’ye bu alandaki ihraçları az. Fakat önlemin büyük bir siyasi manası var. Bu önlem Dünya Ticaret Örgütünün (ABD’nin kurduğu DTÖ) kuralları açısından illegaldir. İki taraf arasında müzakereler devam ederken tek taraflı verilen bir karardır. ABD’nin “ulusal güvenliği” adına verilen bir karardır, fakat bunu söylerken Avrupalı demir/çelik şirketlerinin bu söz konusu güvenliği tehdit ettikleri ima edilmiş oluyor. Son olarak ise Amerika’nın bu kararı mantıksız olduğu kadar da hakaret niteliğindedir, çünkü sözde Çin’in aşırı çelik üretimine karşı mücadele için alınmıştır.

Temsil ettiği sembol ise başka bir şeydir ve şu şekilde özetlenebilir: Avrupa’nın -Avrupalı “dostların”- hiçbir değeri yoktur. “Önce Amerika” projesini savunan Donald Trump için Avrupalı (ya da Asyalı) müttefiklerinin hiçbir önemi yoktur. İklim sorununda (Paris anlaşmasının iptali), İran nükleer anlaşmasında (Viyana sözleşmesi), Kudüs ya da uluslararası ticaret konusunda onlara sırt çevirebiliyor. Onlarla konuşmaya bile gerek duymuyor. Stratejik partner olarak nitelendirilmesi Avrupa’ya yönelik farklı davranması anlamına gelmiyor. Demokratik değerleri savunan topluluk olmanın bile bir anlamı yok. Tüm bu şeylerin -yani savaştan sonra kurulan Amerikan düzeninden miras kalan şeylerin- belki bir anlamı vardır, fakat bu Trump’çı Amerika’nın ekonomik çıkarlarından sonra geliyor: Yani yapısal olarak ticari dengenin açığını yeniden dengeleme... Ama ticaretteki bu dengesizliğin farklı nedenlerinin olmasının (ABD’de tasarrufun zayıflığı ya da üretiminin çok uluslu örgütlenmesini göz ardı eden bir hesaplama yönetiminin kullanılması) hiçbir önemi yok. Avrupa ya geri geri adım atacak ya da yarın otomotiv sektörünü etkileyecek bu vergilere katlanacak. Boyun eğenler (Avusturya, Arjantin, Brezilya, Güney Kore) ödüllendiriliyor: Bunlara çelik ve alüminyum konusunda ek bir tarife uygulanmayacak. Çin ise, gücünü göstererek, bir müzakere yürütme hakkına sahip: Washington’un Pekin’i tehdit etmesinin birçok nedeni var, bunlardan bir kısmı da Trump şirketlerinin özel işlerine bağlı. Amerikan Başkanı serbest dolaşımcı değil. Çok taraflı (multilateral) ticaretin ABD’ye karşı bir komplo olduğunu düşünüyor. Ülkesinin serbest ticaretten, Trump’çı seçmenlerin ise “paslı kemerden” en fazla zarar görenler olduğunu düşünüyor. Trump, Amerika ile büyük partneri arasında ikili anlaşmaların yapılmasını istiyor. Amerika’nın dış ticareti dengeleyebilmesi için bunlara ihracat kotaları dayatmak istiyor: Çin’in bu dengeye şu kadar milyar ile, Avrupa’nın ise şu kadar milyar ile katılması gerekiyor. (…)

Daha ağır etkilenen Meksika ve Kanada gibi, Avrupa da buna cevap verecektir; bu kavgada şu ana kadar birliğini sağlayabildi. Fakat en uzun ekonomik kalkınma dönemlerinden birisinden geçen Amerika üzerinde çok sınırlı baskı araçları var. AB, zor bir iç kohezyona sahip olsa da, olgun davrandı.

Uluslararası ticaretin kurallarına saygı gösteriyor: DTÖ’de (Trump’ın altını kazmaya çalıştığı bir kurum) ABD’ye karşı davacı oldu. Asgari bir düzeyde cevap verdi: Atlantik ötesinden ihraç edilen kimi ürünlere (Burbon viskisi, Harley-Davidson motorları, yer fıstığı yağı, kot pantolonları) ek vergiler koydu.

Fakat Avrupa’nın kafasında daha derin bir soru işareti var. Ya Trump’ın Amerikası bu girişimleri yapan tek güç değilse? Ya ekonomik olarak iyi bir durumda olan bir ülkenin bu kararı daha derin köklü değişikliklerin sadece bir yansıması ise? 73 yıldır ABD, bilinen çıkarlarını savunmak için “Amerikan düzeninin” iki ayağını savunuyor: Serbest dolaşım ve Asya ve Avrupa’da kolektif savunma için müttefikler oluşturma. Fakat her devrin bir sonu vardır. 1945’de başlayan ve bir nevi de “Batı” egemenliğinin devamını sağlayan bu devir artık Amerika açısından karşılıklı kazanım sağlayan bir durum olmaktan çıktı. Bu, devir artık sonuna gelmiş anlamına gelir. Trump ve başta tamamen emrinde olan Cumhuriyetçiler Partisi olmak üzere etrafında olanlar giderek müttefiklerini daha az dert eder bir pozisyona geldiler. Orta sınıfların bu küreselleşme evreninde kaybettiğini düşünüyorlar. Asya ve Avrupa’daki askeri anlaşmalarının gerekliliği konusunda daha fazla soru soruyorlar. Liberal demokrasiye bağlılıkları her zamankinden daha az bir şekilde görünüyor. Onlar açısından geçmişte var olan bir Amerika artık yoktur.  Eğer bu doğru ise Avrupa çok basit bir seçenekle yüz yüze: Ya artık kendi güvenliğini sağlama ya da yarın ki dünyada bir hiç sayılma.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


İŞÇİLERİN ÖRGÜTLÜ BİR ŞEKİLDE HAREKETE GEÇMELERİ ZAMANI

Morning STAR
Başyazı

Sendikal hareketin en etkili organizatörlerin ve aktivistlerinin, Morning Star’da yürüttüğü tartışmada söylediği gibi; İngiltere Sendikalar Konfederasyonun (TUC) 150. yıl dönümü sadece başarıları kutlamaktan ibaret değil.

Tabii ki bu başarılar çok büyük.

Eğitim sistemi ve medyanın hali ortadayken bir çok insan bugün hakkımız olan kazanımlarda sendikaların oynadığı rolden habersiz büyüyor. Hafta sonları, tatil, hastalık ücreti ve iş güvenliği yasalarının sendikaların patronlardan zorlu mücadele sonucu kazandıkları haklar olduğunu belirtmekte haklılar.

Siyasi bir düzeyde, emeklilik aylıklarının ve daha sonra sosyal devletin düzenlenmesi sendika örgütlenmesinin zorlaması ile olmuştur. Ulusal Sağlık Servisinin (NHS) ve diğer kamu hizmetlerini sendikanın siyasi kanadı tarafından, İşçi Partisi, kuruldu.

Ancak bugün işyerlerinde, bu tarihi zaferlerin birçoğu tarihsel zaferler haline gelmiştir -çünkü artık hiçbir anlam ifade etmemektedirler.

8 yıllık muhafazakar parti hükümeti iktidarı sonucu iş güvensizliğinde patlama yaşandı. Sendikal hareketin kazanımlarını gençlere listelesek, geçenler (haklı olarak) hangi “Tatil ücreti, hafta sonu, sağlık ve güvenlik kazanımlarında söz ediyorsun?” der. 

Kamu hizmetleri de eskisi gibi değil -Kamu Sendikasından (Unison) Paula Barker’in yazdığı gibi- sendikanın kamu sektör üyeliği ‘çeşitli iş yerlerinde’ özel sermaye fonlarının sahip olduğu bakım hizmetlerinde, büyük şirketlerde, küçük işletmelerde ve gönüllü kuruluşlarda çalışıyor.

İşçi Partisi yönetimi, refah devletinin içinin, kesintiler, özelleştirme ve taşeronlaşma ile boşaltıldığını, ve de gücün isçi sınıfından büyük şirketlere kaymasını sadece Cameron ve May rejimlerinin ürünü olmadığını, neredeyse 40 yıllık neoliberal ekonomi politikasının bir ürünü olduğunu, Thatcher ile başladığını, Blair ve Brown’un yönettiği İşçi Parti tarafından da devam edildiğini kabul ediyor.

Bu 40 yıl içinde, sendika üyeliği yarıya düştü ve en son istatistiklere göre 2017’de sendika üyeliği az da olsa yükseldi ama 2016’daki 275 bin rekor sendika üye kaybını telafi edemeyecek.

Aynı zamanda sendikaların işverenlere karşı militan bir çıkış yaptıkları yerlerde, üyeliklerde büyümelere şahit olduk. Emeklilik haklarına olan saldırıya karşı son derece başarılı bir grev örgütleyen Üniversite ve Kolej Sendikası (UCU), son bir yılda 20 bin üye kazandı.

Buna ek olarak, GMB sendikasının Uber sürücülerinin “işçi” olarak tanınmasındaki kazanımının yanı sıra, TGI Fridays personellerinin bahşişlerine yönelik saldırılara karşı Unite sendikasının yürüttüğü eylemler ve BFAWU sendikası tarafından örgütlenen McDonald’s işçileri ve ücretlerdeki önemli artış, işçilerin “Mücadeleyi ve kazanmayı göze aldıklarında” neler yapabileceğini gösteriyor.

Son kırk yıl gösteriyor ki, hareketimiz kazanmadığı zamanlar geriliyor, emek ve sermaye arasındaki güç dengesinde hiç nazik olamayız.

Çünkü bu ikisinin çıkarları temelde çelişkilidir, kapitalistler işçilerin ürettiği zenginliklere el koyarak zenginleşirler. Ücretlerin azaltılmasıyla sömürünün oranının arttırılması, sevimsiz patronların basit bir taktiği değil, kapitalist sistemin temel eğilimidir.

Yıllarca işçi sınıfına yapılan saldırıyı tersine çevirmek için, John McDonnell (İşçi Partisi Gölge Maliye Bakanı) Manchester’da bunu yapacağının sözünü verdi, sahip olduğumuz hakları korumaya odaklanmış veya statükoyu alttan destekleyen savunmacı bir tutumdan fazlasını gerektiriyor.

Sendikal hareket yan yana ve ortak savunma geliştirmeli - farklı bir Britanya için İşçi Partisinin Parlamento’daki mücadelesini işyerlerine taşımalı.

Birçok sendikacı zaten bu adımı atıyor, hepimiz onlarla birlikte yürümeliyiz.

(Çeviren: Meryem Ülger)

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Haziran 2018 20:44
www.evrensel.net