Haziranın ateşine, umudun yoldaşlarına...

Fotoğraf: Bundesarchiv, Bild 183-14809-0004/Sturm, Horst/CC-BY-SA

Haziranın ateşine, umudun yoldaşlarına...

Oya Yağcı, haziranda hayatlarını kaybeden Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmet Arif'i yazdı.

Oya YAĞCI

Gittikçe artan barbarlığa karşı tek dostumuz var: Halk, barbarlığın altında ezilen halk. Yalnızca ondan bir şey beklenebilir. O zaman halka dönmek ve olabildiği kadar onun diliyle konuşmak her zamankinden daha çok gerekli.1

Bertolt Brecht

Haziran’da Ölmek Zor diyor her yılın haziranında Hasan Hüseyin Korkmazgil ve sonsuza dek haziran ateşle anılacak bu topraklarda. Nazım Hikmet (1902-1963), Orhan Kemal (1914-1970) ve Ahmet Arif (1927-1991), ortaklıkları ölüm tarihlerine sığmaz.2 Üç usta; hazirana ateş düşüren üç büyük kavga ve kalem işçisi... Dili ve biçimi özgürleştiren, halkı toplumcu hümanizmin gerçekçiliği içinden kavrayan üç büyük yürek...

“Halk için halka rağmen” diyerek hayatı halka dar edenlerin popülist ve kimliksiz halk tanımını yerle bir ederek, yüceltilirken yok sayılan, nesneleştirilen, yüceltildiği yerde gözden çıkarılan, devletli yalanların pasif öznesini yakından ve içeriden gören ete kemiğe bürünmesine emek vermiş üç büyük usta...

Mülksüzleştirmenin, fukaralaştırmanın ve yokluğa havale edilenin sözcüsü, umudun bekçileri...

Nazım Hikmet şiirde öncülüğünü somut hümanizminden alır. İnsana duyduğu güven onu enternasyonalist ufka taşıyacaktır. Dünya Nazım şiirini tanıyor ve seviyorsa bunun nedeni, soyut evrenselciğin temelsiz ve temelsizliği ölçüsünde prosedürel olan hümanizmine karşı, toplumcu hümanizmi seslendirmiş ve özgün bir form kazandırmış olmasıdır. Nazım Hikmet şiire ve şaire yol açandır. Sesinin özgünlüğü ve tutarlılığı derdinden kaynaklıdır. Tekil insanda tüm insanlığı gören doludizgin anlatımı ile dili özgürleştirdiği ölçüde devinimi, ritmi, melodiyi de özgürleştirmiştir. Rus Fütürizmi ve Konstrüktivizmi Nazım’ın şiirinde Vladimir Mayakovski’nin gelecekçi savaşçı ruhuyla buluşur. Brecht’in toplumu dönüştürücü gerçekçilik anlayışının temeli, “gerçekliği değiştiren ve savaşan” halka dayalı, mevcut estetik yasalara boyun eğmeyen bir yazarlık önerisidir. Nazım da “yeni”yi aynı temelde görür; devrime duyduğu gelecekçi inancında “iyimserlik” ve “umudun” taşıyıcısıdır. Halk soyutlaması, Nazım’ın şiirinde ayrıntılı bir portreye kavuşur. İyimserlik, geleceği inşa edecek tarihsel öznenin bilincinden başka bir yerde gerçekliğini bulamaz. Şiir estetik bir amaç değil, işlevsel bir toplumsal araçtır. Nazım’ın en belirgin yanı hiciv ve trajediyi barındıran diyalektik sezgidir. Dehaya yüklediği anlam büyük ölçüde, tekilin tümelle, yerelin evrenselle bütünlüğünü sezen ve “yeni”yi bu sezgide arayan yaklaşımında açığa çıkar.3

Nâzım Hikmet için şiirindeki yenilik toplumsal yeni içerikle ilişkilidir, salt biçimsel değildir ve sanatı kendisi için bir amaç olmaktan kurtaran ve çekincesiz araçlaştıran devrimci nitelik de bundan doğar:

“Şüphesiz ki, yeni ve hiç olmazsa o zamana kadar Türk şiirine girmemiş bir içeriği işlemek zorunda kalınca, yeni şekil aramak zorunda kaldım. Bu bütün iddialara rağmen Mayakovski’nin şekli değildi, yahut hiç olmazsa, sadece Mayakovski’nin ve umumiyetle Rus serbest nazmının şekli değil, ondan aynı zamanda başka bir şeydir... Benim anladığım manada serbest nazım, ne bir reformdur, ne de bir anarşi, bir revolüsyondur. Yani ne eskinin ıslâhı, ne de bütün kıymetlerin top yekûn inkârı...”4

Nazım’ın dili aynı zamanda roman, sinema ve tiyatronun da dilidir. Müziktir, aşktır, öfkedir, şefkattir. Uyumunu gerçekçiliğinden alır. Onda yeni olan, reddettiğini de kapsayan diyalektik görüdür; uyumsuzun uyumu, kafiyesizliğin kafiyesi... Halk soyutlamasını somuta yükselten bir kapsayıcı ruh hali ve gözlem keskinliğidir Nazım’da “serbest nazım”; özgür ve kırılgan, duyarlı ve öfkeli, içeriğini toplumdan alan bir şiir.

Bursa Hapishanesinde yoldaşlık ettiği Orhan Kemal’den istediği de budur: Yüreğinden geleni yazması, hissetmediği hiçbir şeyi vezin, kafiye uğruna biçime kurban etmemesi. Orhan Kemal’in öğretmenidir aynı zamanda ve yol açanıdır. Orhan Kemal ustasının sözünü dinler ve öykü ve romana yönelir. Nazım’ın açtığı yolda yazarak hayat mücadelesini sürdürür ve mücadelenin bu en zorlu biçimini taşır öykü ve romanına. Yaşamak için çalışmak, yaşamak için yazmak... Yüksek edebiyatın burun kıvırdığı popülerlik tuzağına düşmeksizin kalem işçiliğinin simge isimleri arasına girer. Hakkı teslim edilmeyenlerden olsa da geride bıraktığı eserleri bugün de gücünü kaybetmemiş hatta yeniden doğrulamıştır. Türkiye’nin Gorki’sidir Orhan Kemal... Kapitalistleşme sürecinde kent çeperine süpürülmüş mülksüzlerin, topraksızlaşan köylünün hayatta kalma mücadelesinin içinden geçer hikayesi; derinleşen sınıfsal uçurum-bürokrasi-toplumsal ahlak-gelenek-din çıkmazında kendinin bekçisi kılınanın hikayesine yoğunlaşır. Hayatın suç ve ceza kıskacında örgütlendiği fukaralaştırma rejiminde payına ceza düşen, kadın, çocuk, genç, ırgat, işçi, kapıcı, mahpus, o halk denilen yığını yakına taşır, ete kemiğe bürür. Görgü tanığı olarak Yazar yerine Gorki gibi içeriden bakıştır Orhan Kemal’in eserine rengini veren. O da Nazım gibi şiir, roman, tiyatro ve sinemadır. Görür, yaşar ve yazar...

Nazım’ın dilin ölçüsünün halk olduğu ve halka yabancı, halkın kavrayamayacağı uzaklıkta kurulan bir dilin işlevsiz olacağına dair inancını paylaşır; Ölçü halktır! Ölçü arka sokağın kıyıcı hikayesini yaşayanlardır. Ve bu hikayeyi anlatmak suçtur! Orhan Kemal de Nazım gibi bu suça ortak olur. Murtaza (1952), Eskici Dükkanı (1962), 72. Koğuş (1967), Bereketli Topraklar Üzerinde (1954), Kardeş Payı (1958), İspinozlar (1965), vb... Yazı işçisinin evreni, bugün de varlığını sürdüren eşitsiz gelişmenin ve kentleşme-kentsel dönüşüm döngüsü tarafından öğütülenlerin evrenidir. Orhan Kemal de hiciv kadar trajediyi tanır. Zayıflığın içindeki gücü keşfe davet eder, zorunluluğun ve özgürlüğün diyalektiğini sezdirir... Halkın terle örülü hikayesine ortaktır.

Ahmet Arif, doğduğu toprakların sözünü esirgemez, kavgasından erinmez ismi, isyan ve direnişin dağlardan esen sesidir. Sessizliğe, unutuluş ve terk edilişe bırakılan Anadolu’nun isyan haritasını, şiiriyle kat eden, şiirinde imgeyi gerçek kılan, direnişin ve aşkın tamama ermeyen nefesidir... Ahmet Arif’te de biçim, içeriğin somutluğundan ve sakınmasızlığından doğar, bütündür, tutarlıdır, konuşkandır.

Diyalektiği gökte arayanlara hayatları ve kalemleri ile rehberlik eden üç ustanın, aşkın ve umudun, kalemin ve mahpusluğun işçisi üç ozanın sözünü, söz olmuş hayatlarını, Anadolu’ya sadakatlerini AŞK’la yaşatmak düşer bize...

Aşka sevdalı, Anadolu’ya ve insana sevdalı üç büyük yürek durmak için haziranı seçtiyse, bize düşen de haziran ateşini yeniden harlamaktır!

Gezi’nin ateşine selam ile...

1-Bertolt Brecht, Sosyalist Gerçekçilik Ve Toplum, Altın Kitaplar Yayınevi, Çev. Ahmet Cemal&Kayahan Güven, 1980,s.92.

2-Orhan Kemal (Beyin kanaması) ve Ahmet Arif (Kalp krizi) 2 Haziran, Nazım Hikmet (Kalp krizi) 3 Haziran.

3-“NÂZIM HİKMET’İN “ÜDEBA-Î KİRAM’LA KAVGALARI” Emin Karaca, Türk Edebiyatında Kavga (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”), Kibele Yayınları, 2017, s.197-198.

4-Kolcu İhsan Ali. (2010). Nâzım Hikmet’in Poetikası. Salkımsöğüt Yayınevi - Erzurum, 163

www.evrensel.net