Eşiklerde bekleyen adamın uykusu

Fotoğraf: Pixabay

Eşiklerde bekleyen adamın uykusu

'Serap’ın sesinden başka tek bir ses duyulmuyor. Bir de sigarasını her çekişindeki nefesinin ve o tütünün yanarken çıkardığı çıtırtı sesleri.'

Gökmen ÖZCEYLAN

Oturmuş evinin balkonunda biten otuz beşlik şişesine bakıyordu. Yalnızlık nasıl da geceye özgüydü. Hava aydınlanınca kalabalıklar, gürültülü kalabalıklar dolduracaktı bu evi. Ama şimdi gecenin bu saatinde, bu dem saatinde, Serap’ın sesinden başka tek bir ses duyulmuyor. Bir de sigarasını her çekişindeki nefesinin ve o tütünün yanarken çıkardığı çıtırtı sesleri. 

Hava da epey bir serinledi bu güney akşamında.

İçeri girmesi lazımdı. Ancak yine eşikteydi her zamanki gibi. İçkisi bitmiş, sandalyeden kalkmış ancak içeriye girememişti.

Nedir diye düşündü bu karanlık gecelerinde onu eşiklerde böyle çaresiz bırakan. Gece gece saçlarındaki aklığa yeni aklıklar ekleten bu hal. Eşikte yaşamanın hükmüdür belki de. O kadar tanıklığın, söylenemeyenin, söylenip de karşı yakada kendini bulsa bile bu yakada sesinin boşluğu dövmesi miydi?

Işıyan kül /anılar düşülünce /söylemek istediğim… * (üç nokta beş harf) 

Kasrik boğazındaki zemherinin bu güney kentine nasıl kavuştuğunun, nasıl üşüttüğünün hikâyesidir, bu eşikte bekleyenin hikâyesi. Soruların hepsinin cevabı vardır şu an aklında. Peki cevabı biliniyorsa bu sorular neden kanar gece gece mendile Ahmet Abi diyen bir eşik bekçisinin hikayesidir bu dizeler. 

Ne kadar çok anlatmıştı aslında acıları şu yaşına kadar. Ne kadar çok tanıklığına şahit aramıştı aslında. Bu sağır yüreklere neler söylemişti. Bir çocuk bile duysa sesini bu yakada bu ateş biraz korlanır, biraz su taşırdı karşı yakaya. Ama biliyordu şiir, kimsenin matarasına su taşımaz. Kimsenin unu için buğday olmaz. Sadece o ateşin yandığının, yaktığının tanıklığıdır olsa olsa. Bu da geceleri yalnız bir başına eşiklerde zulümlere göğüs germek zorunda olanların sesi olmak zorunda bırakır yürekleri. Gece soğur ama eşikleri bırakıp, içeri girmene izin vermez.

Aslında deli dolu yıllara biraz da hasrettir gecenin bu saatleri. Yaşlandıkça o çocukların arasına girememiş olmanın pişmanlığı, onların söylediği türkülere eşlik etmek için korunaklı evlerini terk edememiş olmanın pişmanlığı, gelip bulmuştur şimdi bu eşiklerde insanı. Bilir yine de bu türküleri söyleyenleri boğazlasalar da bu sefer yepyeni türkülerle düşülmüştür yollara. Kendi dili boynuna kement olanların dağlardan gelir bu sefer türküleri. Bu türkülerin dilleri darağacı, mezar taşıdır gövdeleri. Tanıklığı daha zordur. Tanıklığında susmamak daha zordur. Bilir ama bu sefer el vermiştir türkülerine. O zaman bu keder neyin nesidir? 

Bu sefer kederin sebebi yaşanan bir pişmanlık değil, tarifsiz acılarla bezeli bir tanıklıktır. Öyle bir tanıklıktır ki elinde kalemlerinden, dilinde imgelerinden başka silahı olmayan bir yüreğin, karşı yakada doğmasa dahi bu yakada onların ağrılarına kafa, kol, gövde bırakmasıdır. Parçalanmış cesetler uçuşurken o yakada, bu yakada canına cehennemler tükürmesidir bu yangınla evini ısıtıp, yemeğini pişirene. Bir simli gülüş ve bir dal inceliğe seslenen bu yüreğinin bu yakada kardeşliğe el vermemesine tanıklığıdır. Yani bu sefer biraz daha umutlu, biraz daha öfkeli ve biraz daha yalnız bir tanıklıktır.

İlk kez memurluğunun başlarında yani yaklaşık on beş yıl önce gitmişti o yakaya. Hatırlıyordu giderken kafasından geçenleri bugün gibi. Nedir bu kavga diyordu. Biz kardeşiz. Kardeş kavgasında dökülen kan Habil ile Kabil’den beri bulanmış bu coğrafyaya. Alıp verilemeyen yok aslında. Kardeşlerin arasına sokulan dış eksenli nifak tohumlarından başka bir şey değil. Bu gökyüzü altında herkes şu asırlık kardeşliğe yaslansa hiçbir sorun olmayacaktı. Zamanla orada yaşarken bir şeyler fark etmişti. İlk düşünceleri tanıklıklarıyla yepyeni süreçlere, düşüncelere evriliyordu. Bizim bu kardeşliğimiz biraz eksik bir kardeşlik diyordu. Edebiyat ve şiirle yaşayan bir adamın bu yakada bulduğu kardeşlerinden edebiyatla ilgilenen, seven, okuyan, yazanları olması doğaldı. O yakadaki kardeşleri, hepsi biliyordu Ferhat ile Şirin’i, Nazımı, Cahit’i, Turgut’u. Onlara zevkle anlattığı, okuduğu bütün güzel insanları duymuş, okumuşlardı. Bir duble içtikten sonra başlayan Neşet türkülerini, Ege zeybeğini, Karadeniz horonuna el veriyorlardı. Biliyorlardı. Sahipleniyorlardı. Aynı bu yakada onları dinlerken halaya tutulan güzel insanlar gibi yaşıyorlardı türkülerini. Evet diyordu. Kardeşlik bu olmalı. Sonra onların türkülerine geçilince ikinci dubleden sonra, kalakalıyordu ortalık yerde. Hiç duymamıştı bu ezgileri, bu türküleri. Anlamıyordu sözlerini. Önceleri bu yabancılığı kendisinin müzik bilgisinin yetersizliğine saysa bile zamanla aklına edebiyat geliyordu. Ömrü boyunca edebiyatla haşır neşir olmuştu. Şiirler, romanlar, öyküler. Eline ne geçtiyse okumuş, kendi kavlince yazmış, araştırmıştı. Fena bir okur sayılmazdı. Dünya klasikleriyle başlayan serüvenine hâlâ hız kesmeden devam ediyordu. Bu kadar ilgili olduğu alanda bu yakanın Mem u Zin’ini duymamıştı, okumamıştı. Cigerxwîn’unu bilmiyordu. Otuz Üç Kurşun’u hiç duymamıştı. Ehmede Xani kitaplığında yoktu. Hadi bu türküler neyse, ya bu şiirler, destanlar, romanlara nasıl denk gelmemişti. Yıllar geçtikçe anlamıştı. Bu kardeşlikte bir sorun vardı. İki kardeşten birisi Kızılırmak’ı mağrur ve geniş anlatabilirken torunlarına, Dicle sessiz akıyordu. Bu yakada Sürmeli Bey Ağıdı’na tutulurken akşamları yıldızlarla, Cudi, uçurum ve doruk ama çıt çıkarmamaktaydı. Böyle kardeşlik hukuku olmazdı. Böyle bir kardeşlik hükmü olmuyordu da zaten. Habil ile Kabil’den bu tarafa başlayan tüm kardeş kavgalarında bile önce kardeşlik hükmü sürmekteydi. Ancak burada önce kardeşlik kavramı yanlış oturmuştu. Anlıyordu ki zamanla,

Sen ancak benimle onaracağın acıyı
Ben yalnız seninle sileceğim utancı *

O yıllar şimdi bu eşikte nasıl da gelip vuruyordu her gece yürek kadranına. Geceleri sokak köpeklerinden öğrenmişti, sevgisizliğin açık yarasını.* Eşikte bekleyenler bilir bu havlama seslerinde gece ağlayan bir köpek sesiyle, korkan bir köpek sesi arasındaki farkı. Şimdi hepsi koro gibi başlamıştı gece vardiyasına. Bir sigara daha yaktı. Kaçıncı sigaraydı bu eşikte yakılan saymamıştı. Ne oturabilmişti tekrar sandalyeye ne de içeri girebilmişti. İçeri girdi, bir kitap aldı kitaplığından. Açtı ortalardan bir sayfa ve karşısına ilk gelen cümleyle yeniden sarsıldı. 

‘İnsan sözlerden yapılırmış’*

O zaman benim çabam da güzel be Ahmet abi. İnsan sözlerden yapılıyorsa ve ben o sözlerden yazıyorsam bu yaşananları belki kardeşliği de yeniden yapabilirim. Bir simli gülüş, bir dal incelik ve bir maviyle tamamlayabilirim. Olmaz mı? Yeniden yapılamaz mı?

Sonra çıktı yeniden balkona hava artık iyiden iyiye soğumuştu. Üzerine çöken uyku hali bu son gir çıkla iyice bedenini sarmıştı. İçkisi bitmiş. Sigarasının da son iki dalı kalmıştı. Sabah kalkıp bakkala gidip sigara alamazdı. Sabahları miskin oluyordu. O zaman artık uyuyacaktı. Eşiklerde geçirdiği bir gecenin daha sonuna gelmişti bile. Bunu biliyordu. Usulca kalktı. İyi geceler diye seslendi sokak köpeklerine, balkonun ışığını kapattı. Girdi yalnızlığının korunaklı mekanı evine. 

Bu yorgun gövdeyi cam kırıklıklarında uyutma vakti gelmişti. O karşı yakadaki çocuklarla beraber geçti yatağına. Aldı onların hepsini yorganın altına. Üşüyen ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı. Gece lambasını yaktı. Karanlıkta yeterince kalmışlardı hepsi zaten. En sevdiği şiir kitaplarından birini aldı. 

Gece yalnızlığımıza çekilen gök-perdeyse 

Şiir içerideki aydınlığımızdır.

Biraz zaman sonra kapı çaldı rüyalarında. Bu yakadan çocuklar da gelmişti kapıya. Uykulu bir halle onları da aldı yatağına. Hepsi öyle kikirdeşerek, bütün hınzırlıklarıyla doldular yorganın altına. Kıpır kıpırdılar. Mutluydular hepsi. Öyle güzel kardeştiler ki şimdi. İsimlerinin, dillerinin, acılarının, kahramanlıklarının hiçbir anlamı kalmamıştı bu yorganın içinde. 

Bütün gözyaşları toplanmıştı kirpiklerden, bütün silahlar bir meydanda yakılmıştı, çıkarılmıştı mezarlardan ölüler, helalleşilmişti. Bütün acılar aşka çevrilmişti. O çocuklarla bir kardeşlik gecesine doğru gözler usulca kapanmıştı. 

Budur eşikte bekleyen adamların uykusu.

Değil mi Edip?

* Edip’e Yanıtı Bilinen Sorular
Şükrü Erbaş

www.evrensel.net
ETİKETLER Gökmen Özceylan