TL’nin değer kaybını ‘kim’ durdurur?

Fotoğraf: DHA

TL’nin değer kaybını ‘kim’ durdurur?

Neden işçi Mehmet’le çiftçi Hasan ve esnaf Ali faiz vurguncusuyla ihracatçıyı finanse etsin?

Mustafa YALÇINER

“Dolar durmuyor, aldı başını gidiyor” deniyor!

Doların bir yere gittiği yok. O olduğu yerde duruyor. Sorun dolarda değil; Türk Lirası’nda. TL değer kaybediyor. Değeri düştükçe düşüyor. Çok değil bir hafta önce 10 TL’ye ithal edilen bir yabancı ürün şimdi en az 12 TL.

Gerekçe bulunacak ya, bir nalına bir mıhına uyduruluyor. En revaçta olanı, “Türkiye’ye (AKP’ye tabii) döviz komplosu kuruldu”, “spekülasyon yapılıyor” iddiası. Ama bununla çelişerek, başka iddialarda da bulunuluyor; “başka ülkelerin paraları da değer kaybediyor” deniyor.

Densin de, TL’nin değer kaybı sürüyor.

İşin ya da açıklamanın kolayı Erdoğan’ın faiz takıntısı. Payı yok mu? Olmaz olur mu! Beyefendi İngiltere’de ne Merkez Bankası’nın özerkliğini bıraktı ne piyasanın üstünlüğünü! “Her şey benim iki dudağımın arasında” deyip çıkıverdi. Türkiye’de iç kamuoyuna söylendiğinde fazla kıymeti harbiyesi olmasa bile, “sıcak para” istemek üzere gidilen İngiltere’de yatırımcı uluslararası sermayenin temsilci ve sözcülerinin önünde “ne piyasası yahu, her şey benim istediğim gibi olur” dendiğinde, “hoopp” derler adama! Dediler. İki kredi derecelendirme kuruluşu hemen açıklama yapıp not kırdı ve arkası geldi.

'HANİ FAİZE KARŞIYDI?'

Sonra? Hani faize karşıydı Beyefendi? Hani faizleri düşürmeye yeminliydi?

Doğru değil. AKP iktidarında faiz ve faizciler alıp yürüdü. Sadece İş Bankası’nın net kazancı 1,5 milyar dolar. Ama şimdi tam anlaşıldı ki, sadece lafmış! Faiz edebiyatından vazgeçildi çünkü. Sadece o değil, “tekçilik” tafraları da sökmez oldu. Ekonomi Bakanı dedi ki: “İlgili kurumlar Cumhurbaşkanı ya da Başbakanı dahil etmeden sorumluluklarının gereğini yapmalı”! Eee, hani, Saray’da beyefendi ekonomi kurmaylarını topluyor, faizi düşürme seansları yapılıp kararlar alınıyordu?!

Anlaşılmıştı ki, piyasayla oyun oynanmaz! “Eyyy faiz... düşüreceğim seni” filan denmez! Ekonominin yasaları vardır.

Sorun tam da buradadır! Ekonominin yasaları var, doğru. Peki, faiz ya da TL’nin değer kaybı kader mi? Ekonominin yasaları var; tamam, ama hangi ekonominin? Türkiye ekonomisi, tekellerin, rantiye, yani asalak, yani eninde sonunda emek-gücünün sömürüsüyle elde edilen artı-değerin paylaşılmasına dayansa da, paradan para kazanan mali oligarşinin sıkboğaz ettiği kapitalist bir ekonomi. Piyasa, tekeller gibi, kapitalist ekonominin temel bir gerçeği. Ve sonuç; kapitalist ekonomide, laf ola “serbestliği” ileri sürülen tekellerin egemen olduğu piyasa ekonomisinde faizle istediğiniz gibi oynayamazsınız! Enflasyon da, tıpkı işsizlik gibi, kapitalist ekonomiye, tekelci kapitalizme özgüdür.

Ne Erdoğan’ın ne de “Cumhurbaşkanı dahil edilmeden...” Merkez Bankası ya da başkaları, kapitalist ekonominin yasalarına aldırmadan, keyfine göre ne faiz düşürebilir ne de bir kez tökezlemeye başlamışsa TL’nin değer kaybını önleyebilir. Siyasetçilerle MB türünden mali kurumların yapabilecekleri, izledikleri ekonomi politika ve aldıkları önlemlerle ekonomik mali süreçleri ancak hızlandırıp yavaşlatmak ve yıkıcılığını azaltıp artırmak olabilir.

Tıpkı şimdi MB’nın Erdoğan’a rağmen faizleri yükseltmesinin TL’nin değer kaybını yavaşlattığı gibi. Tıpkı yine MB’nın ihracatçılara döviz kurunu sabitlemesinin ihracatın tamamen durmasını önleyeceği gibi. Ne pahasına? Bankada parası ve dolayısıyla faiz geliri olmayanların faiz vurgunu vuranları finanse etmesiyle... İhracatla ilgisi olmayan emekçi halkın ihracatçıya sağlanan kur farkı garantisinin yükünü yüklenmesiyle. Neden işçi Mehmet’le çiftçi Hasan ve esnaf Ali faiz vurguncusuyla ihracatçıyı finanse etsin? Neden vurguncuların kazançları vergilerin yüklendiği halkın sırtından çıksın?

Peki, “Ben Cumhurbaşkanı seçildiğim gün doların yükselişi duracak” diyen CHP Cumhurbaşkanı adayı Muharrem Bey’in elinde sihirli değnek mi var ki, o saat, TL’nin değer kaybı dursun? (Meral Hanım da iddialı, o da geldiğinde TL’nin derlenip toparlanacağını ileri sürüyor.) Allah muradına göre versin, seçildiğinde, ne olacak ki, kurlar ve değer kaybının kaynaklandığı ekonomideki bozukluk düzelecek? Siyaset, tamam, belirli bir etkiye sahiptir, izlenecek ekonomi politikaları önemsiz değildir. Ama gelir gelmez ne değişecek?

Değişecek olan, Muharrem Beyin de ekonomide temelli bir değişiklik gerçekleştirmeye girişmeyeceğinin kanıtı durumunda. Muharrem Beyin “ben gelir gelmez...”le kastettiği şu ki, “hukuk devleti”nin öngörülebilir normlarına dönüldüğünde, herkes önünü göreceği için piyasaların rahatlayacak olması. Yerli işbirlikçisi olsun emperyalisti olsun tekelci sermaye ve kuşkusuz egemenliğindeki piyasa, “tekçi” dayatmalardan, örneğin yarınki herhangi bir el koyma ya da bir faiz vb. dalaveresinin yol açabileceği beklenmedik gelişmeden ürkmeden, kendi yatırım ya da sömürü ilişkilerini “özgürce” gerçekleştirebileceği olağan yolundan yürüyebildiğinde faizleriyle, TL’siyle ekonomi normalleşeceğini öngörüyor Muharrem Bey.

Bir gerçek payı var. Tekçi siyasal gidişatın son bulmasının bir miktar etkili olacağı tartışmasız. Piyasaların alevi azalacaktır bu durumda. Ama piyasalar belirleyici olmayı sürdürdükçe, yani, tekelci kapitalist ekonominin yasaları işlemeye devam ettikçe, kurtuluş yoktur! Küçük bir kımıldama faizi yükseltir, TL’yi yerlerde süründürür. Kapitalizmde kriz kaçınılmazdır. Tekellerse krizi kangrenleştirir. Ve tartışmasızdır ki, sadece kriz belirtileri biriktiğinde TL’nin değer kaybı ya da sermayeye sağlanan teşviklerle vergi kolaylıkları ve faizler değil, olağan zamanlarda, faizi, rantı, kârıyla tüm kazançlar, işçi sınıfıyla emek-gücüne üç kuruşa el konan sömürülen yığınların alın terinin yağmalanmasıyla elde edilir. Piyasasıyla birlikte tekelci kapitalizme dokunmaz, önünde diz çökerseniz, faiz de başınızın belası olmayı sürdürür, TL’nin değer kaybı da. Ne enflasyondan kurtulabilirsiniz ne işsizlik ve kronik krizlerden.

Tekellerle bir alıp veremediği olmayan Muharrem Bey de, “kuvvetler ayrılığı” ve “hukuk devleti normların dönüş”le tekelci piyasalara belirli bir güven verip onları yatıştırabilir. Ama işte: Ancak yatıştırabilir! Fasit daire yeniden dönüşüne devam eder. Hastalık ekonomidedir ve tedavi edilmediğinde siyasal ilaçlar yetersiz kalır. Soru şurada düğümlenir: Tekellerin egemenliği mi halkın egemenliği mi? Faizde, paranın değerinde oynamalar da içinde piyasa dalgalanmaları ve krizleriyle tekelci kapitalizm mi emperyalizm ve tekellerin sultasına son mu? Ya “Eyy Batı..”, “Eyy Amerika...” türü laflar edilmekle kalınacak ve faizi, enflasyonu, işsizliğiyle tekelci kapitalizm kıble bilinecek ve “grevleri yasakladık ey tekelci daha ne istiyorsun?” denecek ya da emperyalistlerle kölelik ilişkilerine son verilmeye ve tekellerin karşısına dikilmeye cesaret edilecek.

DAR BİR ZÜMREYE Mİ DEMOKRASİ HALKA MI?

“Tekellerle gül gibi geçinip gideriz” diye düşünenler ya kapitalist tekellerin adamları ya da tekellerle uzlaşmayı çıkar yol sayarak emekçi halka tepeden bakanlardır. Eğer doğrudan savunuculuğu yapılmıyorsa, tekellerle uyum ve uzlaşmanın siyasetteki karşılığı, düzenin sınırları içine hapsolmak ve halka ancak ve sadece seçimden seçime sandığa gidip oy atmayı reva görerek demokrasiyi üst tabakalar için istemekle yetinmektir. “Tek adam diktası olmasın”! Elbette olmasın. Peki ne olsun? Tek adamın değil bir de sadece Meral Hanımla Muharrem Beyin dedikleri mi dikkate alınsın, yoksa tekçilik ve tekelcilik yerine halkın dediği mi olsun? Dar bir zümreye mi demokrasi halka mı?

Tabii ki milli irade, tabii ki sandık ve halkın oyuyla memleketin kaderinin belirlenmesi. Ancak lafı çok edilen demokrasi biraz genişlemeli, işçi Mehmet’le, çiftçi Hasan ve esnaf Ali’yi ve haklarını kapsamalıdır. Artık bugünkü koşullarda grev hakkı olmadan demokrasi olamayacağı gibi, sadece profesyonel parlamenterlerle politikacıların yararlanacağı demokrasi de yetersizdir! Üstelik talancı emperyalistlerle faizci, asalak işbirlikçi tekellerin egemenliği kırılacaksa, onun tek yolu, halkın her kademede egemenliğine dayalı bir Meclis’in bütün iktidarı elinde toplamasıdır! Liderlerin atadığı vekiller değil, fabrika ve işletmelerle sokak sokak seçilecek ve beğenilmediği anda geri çağrılabilecek delegeleriyle (vekilleriyle) fabrika, ilçe, il ve ülke Meclislerinin egemenliği. Öyleyse halkın payına düşen sadece sandıkta oy kullanmak değil, devlet işlerini yürütmek üzere örgütlenerek egemenliği eline almak olmalı. Emekçi halkın sınırsız egemenliği.

SOVYETLER NE ENFLASYON GÖRDÜ, NE KRİZ

Bu, ilk kez gerçekleşecek değil. 1871’de Paris’te iktidar oldu önce işçiler. Sonra Sovyetler Birliği’nde 40 yıldan fazla iktidarı ellerinde tuttular. Ve ne enflasyon gördüler, ne faiz artırımı, ne de kapitalist kriz! Büyüme mi? Yüzde 3-5 değil. Yüzde 150-200! Ve kolaylaşan çalışma ve yaşam koşulları. Üstelik azalan çalışma saatleriyle. Oysa şimdi en babayiğidi asgari ücret 2200 TL olacak diyor!

www.evrensel.net