Öykü, dünyaya her gün yeniden bakmaktır

Fotoğraf: Pixabay

Öykü, dünyaya her gün yeniden bakmaktır

Adnan Özyalçıner yazdı: 'Öykü, insanın kendisinin olduğu kadar yaşadıklarının yanında yaşananların da ifade edilmesinin bir yoludur.'

Adnan ÖZYALÇINER

Öykü insana, doğaya, eşyaya, yaşama yazınsal bir bakıştır. İnsanı, doğayı, eşyayı, yaşamı ifade etmeyi içerir. Bana göre sanat, edebiyat bir soyutlama sanatıdır. Gözle görülen, elle tutulan her şey somut bir gerçeklikken bir şiirde, bir resimde, bir öyküde yansıtıldığında bunları akıl süzgecinden geçirdiğimizden, gönül gözüyle süzdüğümüzden duygularımızla düşüncelerimizi de kattığımızdan soyut bir gerçeklik halini alır. İşte asıl o zaman gerçeğin gerçeğine, güzelin güzelliğine ulaşmış olarak insanı, doğayı, eşyayı, yaşamı tam ifade etmiş oluruz.

Öyküde içerik açısından neyi, kimleri anlatmak önemli olduğu kadar biçim açısından nasıl anlatmak gerektiği onun kadar, belki ondan da daha çok önemlidir. Nazım Hikmet, tam da bu konuda –toplumcu gerçekçi düşünce açısından- şunu diyor: “Toplumcu gerçekçilik bir biçim sorunu değil, bir dünya görüşüdür. İçerik toplumcuysa eğer, varsın milyonlarca biçim olsun. Böylelikle insana, en insanca, en insancıl ve karmaşık idealler doğrultusunda düşünce ve duygularımızı ifade edebiliriz.”

Öyküsel bakış, 1950 Kuşağının da girişimiyle yenilikçi bir bakışı gerektirmiştir. Kendi içinde. Bu bakışla öyküye anlatım, kurgu, düşünce ve dil yönünden yeni bir anlatım kazandırılmıştır. Anlatımda üstgerçekçi (sürrealist) bir yöntem kullanarak da olsa gerçeği, gerçekliği daha derinlemesine, daha boyutlu olarak ortaya koyabiliriz. Bu yolla öykü kişilerini düşleri, hayalleri, düşünceleri, davranışlarıyla hem iç, hem dış görünüşleriyle bir bütün olarak daha derinlemesine anlatabiliriz. Böylece öyküsel bakış, alışılmadık bir kurgu eşliğinde betimlemelerin, benzetmelerin, imgelerin, çağrışımların, iç konuşmaların özellikle de eğretilemelerin (metafor) iç içe geçmesiyle oluşur/oluşmuştur.

ONAT KUTLAR’IN BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİĞİ

Öyküsel bakışın en önemli özelliklerinden biri yapılan soyutlamaların eğretilemelere dayanan bir anlatım içinde gerçeğe somutluk kazandırmasıdır. Eğretilemelere dayalı bir anlatım, masal ve söylencelerle gerçeğin derinlemesine ortaya konulmasını sağlar. Bu da öykülerdeki üst okumalarla alt okumaları oluşturur.

Eğretilemelere dayalı anlatım, kimi kez, öykünün bütünü için bir şeyi başka bir şeyle anlatım biçimini alır. Onat Kutlar’ın birçok öyküsünde bu böyledir. Onun büyülü gerçekçilik diye niteledikleri öyküsel bakışı, bu tür anlatım biçiminden kaynaklanır.

Benim “Panayır” öyküsü de bir bakıma öyledir. Anlatılan düpedüz bir panayır alanı da olsa, öykü, çağımızı, çağımızda insanın içinde bulunduğu acıklı durumu betimlemektedir. Bir panayırı, panayırdaki insanları anlatan öykü, gerçekte içinde yaşadığımız dünyayı anlatmaktadır. Bütün umutları, umutsuzluklarıyla. Bundan da geçmişten günümüze insanın yaşam serüveni ortaya çıkar.

Bu türden bir gerçekçi anlayış, düşünsel açıdan varoluşçuluğun, yabancılaşmanın giderek Marksist anlayışın hem bireysel, hem toplumsal aşamalarda aydınlatıcı etkilerini taşıyacaktır.

Öykü, insanın kendisinin olduğu kadar yaşadıklarının yanında yaşananların da ifade edilmesinin bir yoludur.

ÖYKÜSEL BAKIŞ, ÖYKÜYE YENİLİK GETİRMİŞTİR

Öyküsel bakışta ifade etmek egemendir. Anlatmaya yer yoktur. Sözcüklerle bir çeşit canlandırma söz konusudur. Bu konuda 1961 yılında Erdal Öz’e yazdığım bir mektupta bakın ne demişim: “Bugüne kadar hikâyeci, romancı, giderek şair, ne yapıyordu? Bir olay alıyor, onu enine boyuna anlatıyordu. Anlatma, hikâye etme sanatındaydı bütün iş. Sözler, olayın, anlatılanın tutsağıydı. Sözleri olayın dışına taşırmak, tuvale fırça dolusu boya çalmak, çok sonraları söz konusu edilmeye başladı. Sözleri, olayın, anlatılanın tutsağı olmaktan kurtarmak, olaya yan çizildiği anlamına gelmemeli. Tersine, bu davranış, olayın özüne girmemizi sağlar; olayın şimdiye kadar deşilmekten çekinilen, kendi kendisi olan diyebileceğimiz yanını ortaya çıkarmamıza yarar. Olayın kendi kendisi olan yanı nedir? Ya da görüntü dediğimiz şey? Bir olayı görüntülerle vermekle hikâye ederek vermek arasında büyük ayrımlar var. Yukarıda da dediğim gibi: birinde söz, özgürlüğünü kazanıyor, ötekinde eni boyu belli bir tuğladan başka bir şey olamıyor. Bu yüzden, görüntülerin içine yerleşen sözlerle hikâyenin içine yerleştirilen sözler, aynı yazılışta da olsalar, başka başka sesler veriyorlar.”

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi gerçeğe, gerçekliğe yönelen öyküsel bakış, öyküye anlatım, kurgu, düşünce, dil açısından bir yenilik getirmiştir. Şiirde İkinci Yeni’yi doğuran da budur. Bunu yalnız ben söylüyor değilim. Bir çok edebiyat eleştirmeninin tersine “İkinci Yeni şiir, öyküden etkilenmiştir” diyen şair Tuğrul Tanyol’dur. Doğru söylemiş.

Behçet Necatigil “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”nde ilk kitabım Panayır (1960) konusunda şu yorumu yapar: “Sonradan sanatını soyutlaştırmaya, İkinci Yeni’nin şiirdeki tutumunu hikâyede uygulamaya çalıştığı, çok uzun cümleli bir anlatım içinde psikolojik ayrıntıları incelemeye yöneldiği görüldü.” Bu konudaki karşılığım, Panayır’ın sonraki baskılarına yazdığım “Tükenmeyen Panayır” başlıklı önsözde olmuştur:
“Öykülerimdeki uzun cümleleri, çağrışımlarla geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı iç içe anlatmaya çalışmamı, kişilerimi derinlemesine ve düşünsel bir planda ortaya koymak isteyişimi o zamanların moda akımı İkinci Yeni’nin öyküdeki uzantısı sayanlar oldu. Bu yanlıştı. Çünkü İkinci Yeni daha çok cümle ve kelime deformasyonlarına dayanıyordu. Rastlantısallığa bağlı bir tür anlamsızlığı savunuyordu. Öyküde bunların hiçbiri geçerli olamazdı. Sanırım bu yanlış, gerçeği aktarmanın, hatta toplumculuğu savunmanın yalnız düz anlatımla, tek yoldan olabileceğini sananların yanılgısıydı. Bunu böyle sanmak aynı zamanda sanatı kısırlaştırmak demekti. Kalıpçılıktı. Sanatçının yaratma özgürlüğünü yasaların kısıtlaması yetmezmiş gibi bir de sanatsal kısıtlamaya gidiliyordu. Oysaki sanatçı her şeyiyle özgür olmalı, dar kalıpların dışına çıkabilmeliydi. O özgür oldukça toplumsal özgürlüklerin savunulması da kolaylaşırdı.  

Sanatsal özgürlükler için kalıpçı sanat görüşlerine karşı çıkarak kişiliklerimizi geliştirmeye çalışırken toplumsal özgürlükler konusunda da yerleşik düzenle savaşım içindeydik. 1959-1960’ın en bunalımlı günlerinde çıktı Panayır. Baskı tarihi: Mart 1960.”

ÖYKÜ, TEMEL ÇELİŞKİYİ ORTAYA KOYMALIDIR

Bütün bunlar gösteriyor ki öykü doğayı, insanı, yaşamı, toplumu hem dışsal, hem içsel oluşum ile kavrayan bir yapıda olmalıdır. Onun için öyküyü kurgularken içinde bulunduğumuz ortamı (yeriyle, zamanıyla) yaşananları ele alarak –gerekiyorsa geçmişle, gelecekle de bağlarını kurarak- ister toplumsal, ister doğrudan bireye yönelik insansal açıdan olsun çelişkileri belirtmeli, bunların yerel, evrensel boyutlarını, değişen olaylardaki değişmeyen özü (temel çelişkiyi) ortaya koymalıdır.

Öykünün odağında insan olduğuna göre ilk çağdan günümüze taşı taş üstüne koyarak bugünkü uygarlığı yaratandır o. İnsanın emeğiyle var ettiği uygarlığın zenginlikleriyle güzelliklerinden eşit pay alamayışının trajikomikliği çağımızın en belirgin özelliği olduğuna göre bu konudaki savaşımı güncellik kazanmıştır. Öykünün içeriğinde bu savaşımın da payı olmalıdır.

Günümüz öyküsü, öykücüsü, iç dökmelerin, kendi kendine mırıldanmanın dışında istediği biçimle ölçüde öyküsel bakışın her türlü olanağından yararlanarak, anlatısını geliştirme özgürlüğüne sahiptir. Ne var ki Türkçe’nin yalın ama bir duyguyu, bir düşünceyi, bir durumu anlatacak en güzel sözcüklerini seçmeyi bilmelidir. Çünkü baştan sona söylediklerimi temellendirecek olan dildir. Öykünün anlatımına özgünlük katacak olan da odur. Yeter ki yaşadıklarımızı ya da yaşananları özentiye kaçmayan yalın bir anlatımla içtenlikli bir biçimde aktarmayı bilelim.

Sonuçta öyküye bakışımızı yenilediğimiz gibi dünyaya bakışımızı da yenileyelim. Çünkü öykü, dünyaya her gün, yeniden bakmaktır.

Son Düzenlenme Tarihi: 20 Mayıs 2018 23:24
www.evrensel.net