Gizli çekmecelerden taşan anılar

Fotoğraf: Evrensel

Gizli çekmecelerden taşan anılar

Özgün E. Bulut, 'gizli çekmece'lerden taşan anıları Evrensel Pazar'a yazdı.

Özgün E. BULUT

Her şey hızla tüketiliyor ve hızla değişiyor. O nedenle gelecek denen belirsiz zaman dilimine taşınacaklar, taşınanlar dünü anlamak için önemli belgeler olarak duruyor bu devinimde. Hâlâ dün gibi hatırlarım ya da dün gibi aklımda diye başlayan bir cümle zaten unutulmayan ve unutturulmamak istenen o kesit içindir ve kıymetlidir. Ah çekiş vardır, özlem vardır, gülme vardır, derinlik vardır, anımsatma vardır, her şeyden önemlisi bir dönem vardır.

Son zamanlarda, kitaplığımda olan anı kitaplarına bakıyorum. O günlerden bu günlere neler değişmiş, kimler gelmiş, kimler geçmiş, hafızalarımızda neler kalmış, kimleri ve neleri unutmuşuz, dönemin havası nasıldır gibi soruların yanıtları onlardaydı.

Hasan İzettin Dinamo’nun İkinci Dünya Savaşı’ndan Edebiyat Anıları, Mehmed Kemal’in Acılı Kuşak, Ahmet Oktay’ın Gizli Çekmece’si ve Fahir Aksoy’un Kürdün Meyhanesi… Hasan İzettin Dinamo’nun anıları hem o dönemi, hem de dönemin şairleri için, dergileri için önemli bir bilgi kaynağı. Hani şu son dönemde peş peşe çıkan Modern Türk Şiiri kitaplarının o zamanlarda yayımlanmış, ancak sessizce geçiştirilmiş, görülmemiş ve artık anımsanmayan öncellerinden biri. Yahya Kemal’den Nâzım’a, Ahmet Haşim’den Asaf Halet Çelebi’ye kadar uzanıyor anıları Dinamo’nun. En önemlisi de o dönemden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini, baskıların, lincin sürekli bir politika olduğunu gösteriyor. 1940’lı yıllardan bugüne sadece yöntemlerin farklılaştığını görüyoruz.

Bitmeyen baskılar, izlenmeler, faşist saldırılar, dergilere sızdırılan istihbarat elemanları, dergileri ele geçirmeler, bir ya da iki sayı çıkan dergiler, sürgünler... (İlginç olan şu! Dergi tek sayı çıksa bile ses getiriyor.) Bir dergi etrafında toplanınca anında izlenip, rapor edilen dönemin genç şairleri, yazarları, ressamları, sosyologları… Sadece bunlarla değil, açlıkla, yoksullukla, parasızlıkla da boğuşuyorlar. Hasan İzettin Dinamo şöyle anlatır bu durumu: “Yeni hükümetler, işsiz aydının tehlikesini Abdülhamit kertesinde bile anlamış değildi. Müstebit Padişah, İstanbul’dan sürdüğü bütün aydınlara, oturdukları yerde açlıktan ölmesin, kaçıp gelmesin, başına bela olmasınlar diye aylık bağlatıyordu. Oysa, şimdilerde yönetimler, kendisi gibi düşünmeyen aydınları mahpushanede bir güzel pestile çevirdikten sonra kaldırıp eski bir çuval gibi sokağa atıyor, ‘Acaba, bu eski çuval parçası kendisine yine zararlı olmakta mıdır’ diye ara sıra onu tutup şöyle bir silkelemekten de kendini alamıyordu.”

Mehmed Kemal de bu durumu şöyle anlatır: “Sık sık para ve parasızlık lafı ediyorum. Bunun bizim kuşak için büyük bir önemi vardı. O zamanki iktidar, şairleri parasız bırakmaktan, iş vermemekten özel bir politik zevk alırdı.” Tüm bu çilelere rağmen yine de hayata tutunmuş, şiirlerini yazmış, ortak mekanlarda hasbıhal etmekten kaçınmamışlardı dönemin aydınları. Güzel bir dayanışma, kendi kendilerine özgürlük alanları açmışlardı.

Hasan İzettin Dinamo’nun anılarında en çok ilgimi çeken Yahya Kemal ve Asaf Halet Çelebi  ile olan ilişkileriydi. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Dinamo, anlattığı tüm şairleri büyük bir keyifle anlatır ve kimse için fiziksel olarak olumsuz bir tablo çizmez. Saçlarından, gözlerine, boyundan posuna kadar hep iyi şeyler söyler. Asaf Halet Çelebi’yi, “Biraz göbekli olmasının yanında yakışıklı, çok güzel, ince, esprili konuşan genç bir adam oluşu, kızların, kadınların ilgisini çekmeye yeterdi.” diye anlatır. Yine İlhan Berk için şunları söyler: “O da şairlere vergi ince uzun boyuyla göze çarpıyordu. Öğretmendi. Uzun boyunun üzerinde küçük, yakışıklı bir başı, küçük, anlamlı bir yüzü, dalgın gibi bakan iri, hülyalı kahverengi gözleri vardı.”

Asaf Halet Çelebi’yle özel zamanlar geçirir Dinamo. Farklı bir Şair Çelebi. Toplumcu şiirden uzaktır. Mistik şiirleriyle tanınan Çelebi’yle Boğaz’ın sırtlarında geziler yaparlar. Yahya Kemal konuşurlar. Onun şiirlerini ezbere okurlar. Sosyalist görüşleri olmayan Çelebi, ilginçtir sol çevrelerde bulunmakta ve onların çıkardıkları şiir dergilerinde şiirlerini de yayımlatmaktadır. Bu nedenle dönemin ırkçıları tarafından aşağılanır. Ses dergisinden sonra yayımlanan Yeni S.E.S dergisinin arka kapağında, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun deseniyle birlikte Sidharta şiiri yayımlanır. “Şairden habersiz yayımlanan bu şiir, bir küskünlük yaratmış, sonra da şiir ün kazanınca, iş değişmişti. Şiirin redifi olarak söylenen Om mani padmehum Hint kutsal edebiyatında sık yinelenen bir deyimdir. Şair Sidharta Buda adlı şiiri yazdıktan sonra arkadaşları bu Hint deyimini dillerine dolamış, eğlenmeğe başlamışlardı. Böylece eğlence, şaka konusu olan şiir, yayımlanma olanağını yitirmiş görünürken, birdenbire Yusuf Ahıskalı’nın atılımıyla iri puntolarla kapakta görününce Asaf Halet Çelebi rezil olacağını sanmış, kızmış, köpürmüş, küsmüştü. Şiir büsbütün olumlu bir etki yaratıp da üne ulaşınca akan sular durmuştu.”

Yine bu kitaplarda ilgimi çeken önemli bir kişi de Suat Derviş’tir. Mehmed Kemal, Dinamo ve Fahir Aksoy ondan övgüyle söz ederler. Dik duran ve aynı zamanda güzel bir kadındır Derviş. Hem güzel hem de kadın olmasının sıkıntılarını yaşamış olmasına rağmen dik durmuş ve onur mücadelesi vermiştir. İlginç bir olay anlatır Fahir Aksoy. Suat Derviş Kürdün Meyhane’sini çok merak eder ve oraya gitmek ister. Anlaşırlar. Meyhane tarihi boyunca oraya giden ilk kadın olacaktır Derviş. Giderler. “Kapıdan girdiğimizde her zamanki gibi uğultu had safhadaydı. Bizimkiler Suat Hanım’ı görünce şaşkınlık içinde ayağa kalktılar. Bu kalkış Suat Hanım’ın meyhane sakinlerince görülmesine yol açtı. Uğultu, yerini sessizliğe bıraktı. Çıt çıkmıyordu. Sessizlik tüm gece boyunca sürdü, küfürlü konuşmalar, bağırışlar son buldu. Aslında ayrı cinsten birinin gelmesinden kimse hoşnut olmamıştı. Bu dile getirildi. Kürt Mehmet de durumdan hoşnut olmayanlar arasındaydı. Neredeyse yalvarıyordu: Fahir Bey, gözünü seveyim, o hanımı sakın bir daha getirme, huzurumuz kalmadı.”

Kürdün Meyhanesi öyle böyle bir meyhane değil. Şairlerin dışında gideni de çok. Onları gözetlemeye gelenler var. Polisler de eksik olmaz meyhaneden. Kürt Mehmet, Mehmed Kemal’e  bazen gelmemelerini tembihler. Nedenini de diğer masalarda oturan polisleri gösterir. ‘Bunlar sizin her konuştuğunuzu not alırlar’ der.

Anılar hem hüzünlü hem de eğlencelidir. Zaman zaman insanın içi yanar okurken. O kadar acı, sıkıntı,  sürgün, hapis ve faşist saldırılara karşın asla umudunu yitirmeyen bir kuşaktır onlar. Ahmet Oktay tam da böyle bir anı anlatır ve gülümsetir. Hey gidi günler! diye başlar. “İki şair bir araya geldi mi, hemen ya cepten çıkarılan bir kağıttan ya da ezberden, son şiirler okunurdu. Sohbet koyulaştıkça, herkes sevdiği şairlerden örnekler verirdi. Masanın en keyifli saati olurdu bu. Bu ilk kendiliğinden şiir matinelerinde yapıtlarına yer verilmeyen tek şair var: Mehmed Kemal. Sonunda dayanamıyor, belleğine güvendiği bir başka şaire şöyle diyor: Akşamları benden okuyacağın her şiire 1 lira veririm.”

Hüzün ve gülümsüme iç içe. Yaşam tüm çilesiyle her taraflarında. Umutla yürüyorlar, sevgiyle sarılıyorlar her şeye. Büyük bir iştahla yazıyorlar ve en önemlisi de bellekleri çok kuvvetli. Hafızalarında sadece kendi şiirleri değil, başkalarının şiirleri de var. Okuduğum anılarda buna da tanıklık ettim. Hakkında yazdıkları ya da söz ettikleri şairin şiirleri belleklerindedir ve oradan yazarlar.

Zaman, hız, akış ve bugünler. Söylemler aynı. Bitmeyen vatan hainliği hâlâ devam ediyor. Barış sözcüğü yine tehlikeli. Bu dönemlerin anıları tutuluyor mu? Tutulması gerekiyor. Anılardan değerlerimizi öğreniyoruz. Dik durmayı ve özgürlüğün çığlığını, dayanışmayı. İyi ki yazmışlar. Öğrendiğimiz bir yaşam değil sadece, bir dönemi de her yanıyla tanıyor ve bugünlere getiriyoruz.

www.evrensel.net
ETİKETLER Özgün E. BULUT