Öykü, metrobüsün Şirinevler’den sonraki duraklarına uğrayacak mı?

Fotoğraf: Pixabay

Öykü, metrobüsün Şirinevler’den sonraki duraklarına uğrayacak mı?

'Atölyelerde öğretilen şablonlar, yazarın ulaşması gerektiği öykü tekniği olarak tanımlandı. Çok sesli öykü, tekleşmeye başladı.'

Ayşegül TÖZEREN

Geçen hafta sosyal medyada son yıllarda yayımlanan öykü kitaplarında teknik puanı yüksek, artistik puanı düşük, atölye öyküleri okumaktan sıkıldığımı yazdım. Ardından pek çok yazar ve okur, günümüz öykücülüğüne ilişkin kanımı destekledi.

Öykü türü, edebiyatın parasız yatılısıdır. Çoğunlukla edebiyatın piyasalaşan merkezinden uzakta konumlanır. Roman türünde gördüğümüz baskı adetlerine pek ulaşmaz. Bundan, “piyasa” öyküyle ilgilenmez. Uzun yıllar boyunca öykü türü, iktisadi aklın hükümranlığından uzaktı. Böylelikle ele avuca sığmadı, tanımlanamadı, sınır ihlalcisi oldu, görsel unsurlardan da yararlandı. Bazen öyküde sözcük geldi, kemiğe ya da şiirdeki imgeye dayandı, teknik olarak romanı zorladı. Ancak son dönemlerde yaratıcı yazarlık ya da öykü atölyeleriyle, ele avuca sığmayan tür, kalıba girmeye zorlandı. Atölyelerde öğretilen şablonlar, yazarın ulaşması gerektiği öykü tekniği olarak tanımlandı. Çok sesli öykü, tekleşmeye başladı. Kendine has okurun dilinin pasını silen öyküler yerini tadı tuzu olmayan rafine metinlere bıraktı.

‘YENİ ÖYKÜLERDE YOKSULLAR VE EMEKÇİLER YOK’

Amerika Birleşik Devletleri’ndeyse yaygın olan yaratıcı yazarlık atölyeleri, günümüzde eleştirilmeye de başlanmış. Temel eleştiri, atölyelerdeki eğitimcilerin öykünün sınırlarını belirlemeye başlaması. Atölye öykülerinde başlıca dikkat çeken unsur, “Mantık hatasının kesinlikle olmaması.” Örneğin, karakter bakkalı gezerken, raflar arasında uzun uzun yürümüyor. Bu, “mantıklı” gelebilir. Ancak, paralel olarak, sekreter kadın karakteri kesinlikle arabasının yağını da değiştirmiyor. Sekreter kadınlar arabalarının yağını değiştirir mi hiç! Öykünün mantığına yerleştirilen sınırları da eğitici belirliyor. Türkiye’deki atölyeleri şöyle bir aklımızdan geçirdiğimizde, eğiticilerin çoğunlukla orta yaşlı ve orta-üst ekonomik düzeye sahip oldukları göze çarpıyor. Acaba bu eğiticiler kendi okumak istedikleri öykülerin yazılmasına yönlendirdiklerinden mi, yeni öyküler tuzu kuru bir erkeğin iç dökmesine dönüşmüş durumda? Yeni öykülerde kentin görünmezleri yoksullar, emekçiler yok. Öykü artık metrobüsün Şirinevler’den sonraki duraklarına uğramıyor. Öyküler, yaşadığımız coğrafyadan çok ABD’deki orta sınıfın hikayelerini anlatır gibi… Yeni yazarın ulaşmak isteyeceği son durak, Raymond Carver’laşmak mı olmalı? Yazar, “ben bir başkasıdır,” dediğinde kalemi eline almış sayılır ve Adalı Öykücü Sait Faik’in “Çiçek ve balık adlarını bilmeyen hikaye yazamaz,” sözüyle, her coğrafyanın kendine has çiçeği olduğunu da anımsamak gerekir.

‘KURMACA YAZARI METNİN İPİNİ KOPARMALIDIR’

Atölye öykülerinin bir diğer dikkat çeken özelliği, yazar dışındaki kişiler tarafından düzeltildiğinin belli olmasıdır. Atölyelerde öykü provaları yapıldıktan sonra, metinler grupta okunmakta, hem eğiticinin, hem de diğer grup üyelerinin önerileriyle değiştirilebilmektedir. Bu da, atölye yazarını metnini yazdıktan sonra izleyici garantili bir okumaya alıştırmakta. Öykü yazarının sanki metinlerini yazdıktan sonra okurun onayına ihtiyacı varmış gibi… Bu da sınır ihlalcisi öykünün, sınırlarının gerisine çekilmesine yol açıyor. Elbette, eleştirel bir bakış, kurmaca yazarının metniyle yüzleşmesi için yararlıdır. Ancak, eleştirel bakış, fetvacı bir tavırda, yazarı “doğru ya da yanlış”, “iyi ya da kötü” dikotomisine hapsetmemelidir. Böyle olursa, edebiyatta yeni olanın önüne baştan bir bent yerleştirilmiş olur. Eleştirmen metnin ipini çekebilir, yani çözebilir… Ancak, kurmaca yazarı da ipi kopartabilir, kopartmalıdır da! Yazar, biçimde de, özde de deney yapabilir, metnini den’eylem alanı olarak kurgulayabilir, başkalarının gerçek olarak imlediğini de öyküsünde söylemek zorunda değildir. Özcan Karabulut’un belirttiği gibi, “Edebiyat, nehirleri tersten akıtmaktan başka nedir ki?”

Atölye öykülerinin arasından başını kaldıran bir öykü kitabından söz edebiliriz: Oğuzhan Yeşiltuna’nın Ev Yapımı Hüzünler’i… Yeşiltuna ilk öyküsünde, bir işçinin hikayesini anlatılıyor. Öyküde metnin özüyle görselliği arasında hassas bir denge kurulmuş. Çağın görsellik bombardımanına karşın, Yeşiltuna, metninin içinden kurguyla görsellik arasında kurduğu ahenkle, cesur bir cevap veriyor. Yazar, metninde gözü kara, başkalarının “Olur mu böyle öykü” demesinden çekinmiyor, okurunu başka dünyalara çağırmaktan kaçınmıyor. Yeşiltuna, edebi görgüye sahip bir yazar. Zaten kalemi eline alanın öykü yazmak için başka neye ihtiyacı vardır ki? Öykü yazmaya niyetlenen, Sait Faik’le mahalle kahvesinde bir çay içse, Füruzan’ın parasız yatılılarının elinden tutsa, Ahmet Büke’nin sarı rüya defterine göz gezdirse, Mahir Ünsal Eriş’le Bandırma taraflarına uzansa, belki kendi sesini bulur. Atölyedeki sıra arkadaşıyla aynı öyküyü yazmak zorunda kalmaz.

Son Düzenlenme Tarihi: 09 Mayıs 2018 23:49
www.evrensel.net