Mahir Günşiray'ın objektifinden Beykoz Kundura Fabrikası

Fotoğraf: Evrensel

Mahir Günşiray'ın objektifinden Beykoz Kundura Fabrikası

Beykoz Kundura Fabrikasında yok olan tanıklık: 'Önce kapitalist toplum makinesi parçalanmalı, sonra oturup bakmamız lazım’

Uğur ZENGİN
İstanbul

1816 yılında Osmanlı ordusunun ayakkabı ihtiyacını karşılamak üzere kurulan Beykoz Kundura Fabrikasının son fotoğrafları oldukça hazin. İşçisiz, bacası tütmeyen bir fabrika: Kim bilir kaç ustanın kullandığı yıpranmış sandalye boş, saat durmuş, kundura bitmemiş, bir işçinin salça tenekesine diktiği tek dal çiçek susuzluktan kurumuş, duvardaki sendika takvimini yıllardır çeviren olmamış…

2004 yılında özelleştirilmesinin ardından bir holding tarafından satın alınan Beykoz Kundura Fabrikasının dizi-film platosuna dönüşüvermesiyle Tiyatrocu -bugünlerde bir dizide de rol alan- Mahir Günşıray’ın yolu bir çekim için bu fabrikaya düşer ve fabrikayı fotoğraflar. Fotoğraflarındaki nesneler, ‘Fabrikanın başına gelen’, görünenden çok daha fazlasını ifade ediyor. Örneğin, özelleştirmenin ardından fabrikada diktiği çiçeği bırakıp ‘yok olan’ sendikalı-8 saat çalışan işçinin mekanında bugün iş gören set emekçisinin ne sendikası var ne de kaç saat çalışacağı belli!

Günşıray’la sadece Maltepe Babil Kültür Merkezinde sergilenen fotoğraflarını değil, özelleştirme ve ardını da konuştuk. Günşıray, “Bu süreç, aslında bütün yaşadığımız kapitalist toplumun bir uzantısı. Önce bu makine parçalanmalı, sonra oturup bakmamız lazım” diyor.

Fotoğraf sergisi Maltepe Babil Kültür Merkezinde hafta boyu devam edecek.
Fotoğraf: Evrensel

Bu hikaye nasıl başladı? Sergi fikri nasıl oluştu?

Sergileme fikri tamamen Babil Kültür Merkezinden Hüseyin Kırcal’ın fikri, benim hiç aklımda değildi. Bu fotoğrafları çektiğimi yıllar önce ona kardeşim Ömer Kırcal iletmişti, o da bunu hiç unutmamış, mayısta olması da manalı oldu; iki önemli tarihi içinde barındırıyor: 1 Mayıs ve 6 Mayıs.

Hikaye de şöyle; 2007 yılında Beykoz Kundura Fabrikasında bir dizi çekimi için bulunuyordum. Bu sırada fabrika çoktan kapatılmış, terk edilmiş. Satılmış. Yeni sahibi orada otel projesini hayata geçirmek için temizletiyor. Bir yandan da film stüdyoları olarak değerlendiriliyordu. Fotoğraf makinemle, üstümde kostümüm suratımda makyaj, girdim içeriye ve fabrikanın içerisinde belli bölümleri yarım saatte dolaşıp fotoğraf çektim. Tanık olduğum şey bir yok oluştu. Sanki nükleer alarm verilmiş ve işçiler acilen orayı terk etmişler. Herkes hayatı terk etmiş, zaman orada durmuş. Sanki her şey orada ama insanlar yok olmuş. Bu yok oluş tarzı da benim çok ilgimi çekti. Kurumuş bir çay bardağı, ayakkabı yapma makinesinin üzerine konmuş konserve kutusu içindeki kurumuş çiçek, eski bir takvim, ayakkabılar... Oradaki insanların yaşadığı hayatı da görüyorsun aynı zamanda. Bu fotoğraflara baktığımda işçi sınıfının yok oluşunu görüyorum. Dünyada özelleştirmeyle işçi sınıfının yok edilmesi bir tesadüf değil, epeyce planlı da bir şey. Sana her zaman direniş gösterebilecek bir toplumu özelleştirme ile birlikte yok ediyorsun.

Yok mu ediyor yoksa başka alanlara taşıyıp, daha güvencesiz hale getirip daha ses çıkaramayacak hale mi getirmeye çalışıyor?

Sendikal haklarıyla beraber, toplumda her türlü hakkını savunabilecek sınıfı dağıtıp, yok edip çalışan sınıfına doğru sürüklüyor. İşçi sınıfı bilinci değil de çalışanlar olarak kalıyorsun. Onları bir yerlerde tutuyorsun, bölüyorsun ve dağıtıyorsun. Benim için serginin anlamı biraz bu. İşçi sınıfının, dolayısıyla direnişin, hakkını arayan bir sınıfın yok oluşu.

Beykoz tamamen bir işçi kentiydi ama özellikle kundura ve cam fabrikalarının kapatılmasıyla kimliğini yitirmiş oldu…

3 bin işçiden fazla olduğu söyleniyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da bu tip fabrika kapatmaları oluyor. Daha fazla haksız ve adaletsiz para kazanmanın yolu buradan geçiyor.

Yok oluş dediniz ya, fabrikanın bir de varoluş hikayesi var. 19. yüzyılın başında kurulmuş, teknolojik gelişmeyle üretimi artırmış bir fabrika. 200 yıllık fabrikayı kapatmak, çektiğiniz fotoğraflardan son halini görmek herhalde can yakıcı oluyor. Özelleştirmeler de sürüyor, önümüzdeki yıllara dair nasıl hissettiriyor bu durum?

Gelecekle ilgili varsayımda bulunmak çok güç. İskambil kağıtları gibi devrile devrile hayatımızın her alanında bizi götürüyor. Ok yaydan çıkmış durumda. Buna karşı direnebilecek noktalar da o kadar azaldı ki. Bu süreç aslında bütün yaşadığımız kapitalist toplumun bir uzantısı. Bu noktadan sonra bir şeylere dur diyebilmek hemen hemen imkansız gibi. Çünkü zincirleme gidiyor artık. Dün Beykoz’du, SEKA idi, bugün şeker fabrikaları... En yüksek kâr, insandan değerli.  Kundura yapmışsın, yapmamışsın bir değeri yok. Değerli olan en çok kâr edebileceğin şey.

Geleceğe dair umudunuz yok gibi anlıyorum...

Çok yok açıkçası. Bunun siyasi parti boyutundan öte bir şey olduğunu düşünüyorum. Hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin -elimizde var olanlardan bahsediyorum- benzer bir kapitalist sistemi sürdürecek. Dünyaya uyum yasaları içinde ilerleyen bir şey. Globalleşme aslında bulaşıcı hastalık. Tiyatroda esas meselem, bu işle de bağlantısı olduğu için söyleyebilirim, faşizm. Bütün dünya için geçerli bu. Faşizm ve kapitalizmin ilişkisi çok belli. Bundan kurtulamadıkça bir şeylerin düzelmesi mümkün değil. Tiyatroda yönetmen olarak yaptığım oyunlarda göstermeye çalıştığım şey bunu teşhir etmek. Bu umutsuzluk değil; sadece çözüme dair bir bilgim yok. Yapılabilecek bir şey, bu büyük, müthiş çalışan bir makineyse, dişlilerin içerisine küçük bir toz taş parçasıyla bir tanecik yara açmak, sonra bir tanecik bir taşla daha o dişlilerin çalışamaz hale gelmesi... Önce bu makine parçalanmalı, sonra oturup bakmamız lazım...

‘HAYIR BEN BU KADAR ÇOK ÇALIŞMAM’ DE TEŞEKKÜR EDERLER

Sergide hep boşluk görüyoruz ama en son fotoğrafta 2 işçi var. Onlar kim?

Onlar bu yok oluşa tanık olan iki işçi. Onlar yok olan şeyleri temizleyen işçiler.

Fabrika boşalsa bile içinde sinema emekçisi, set işçileri çalışıyor. Bu sektör de ağır bir sektör.

Çok. Ağır, adaletsiz ve hakları yok sayan bir sektör. Bir zamanlar sendikalı çalışanlar, sendikayı daha aktif kullanmayı seçtiğinde belli bir saat vardı ve özellikle teknik ekip bir sette o saat dolduğunda şalteri kapatırdı ve iş dururdu.

Şimdi yok...

Şimdi böyle bir şeyi aklından bile geçiremezsin. Sen “Hayır ben bu kadar çok çalışmam” de, sadece bunu söyle, teşekkür ederler, “Arkadaşlar bir yemek arası verdik” derler. Bir telefon, 1 saat sonra başkaları gelir. Belki oyuncular yapabilirse bu direnişi bir şeyler değişebilir ama…

Beykoz fabrikası bu neoliberal dönüşümün kurbanı oldu, yerine set işçileri geldi onlar da pek çok haktan mahrum çalışıyorlar. 1 Mayıs talebiydi, 8 saat çalışacağım, 8 saat dinleneceğim, 8 saat canım ne isterse...

8 saat çalışarak hiçbir şey yapamazsın. 1 haftada 130 dakikalık dizi çekiyorsun. Her gün en az 14-16 saat çalışman lazım.

‘SETTE ÇALIŞAN BİR İNSAN EVİNDE 6 SAAT BULUNUR’

Peki nasıl dayanıyor oyuncular, emekçiler?

Mecburen. Tek bakılan şey yapımcım bana paramı veriyor mu, vermiyor mu? Eğer paranı veriyorsa kendini şanslı görüyorsun. Vermiyorsa şanssız görüyorsun ama yine de devam ediyorsun. Her açıdan elimizi kolumuzu vermiş durumdayız. Setteki işçilerin durumu iyice zor. Ben diyelim ki işim bitiyor, gece 12 biniyorum arabaya 12.45’te evimdeyim. Ben 12’de set bitirdikten sonra, o sette çalışan işçi oradan en iyi halde, 00.30’dan önce çıkamaz. Servise biniyor, evine varması gece 2.00-2.30, ondan sonra ertesi sabah 10’da sette olması lazım. 8’de evden çıkması lazım. 2’de eve girdi, 8’de evden çıktı. En iyi saatleri söylüyorum. Sette çalışan bir insanın -uyuduğu saat demiyorum- evinde bulunduğu saat 6 saattir.

Beykoz’daki işçiler de tahmin ediyorum çok ağır şartlarda çalışıyordu, belki bu açıdan bir benzerlik kurulabilir.

Onlar çalışırken bence settekiler kadar ağır çalışmıyorlardı. Çünkü onlar çalışırken sendikalılardı. Fabrikada çalışma saatleri belli. Sonrası fazla mesai. Oralarda o kadar hak yenmiyordu.

Fotoğraflarda da görüyoruz Deri-İş Sendikasının takvimi var, kundura fabrikasındaki işçilerin sendikası vardı. Sette çalışan işçiler ise bugün sendikalı değil.

Sendika var ancak kimse sendikayı kullanmak istemiyor çünkü işini engelleyecek. Sendikal haklar aranırsa kimse iş yapamaz o zaman para kazanamaz. Ortak bir direniş sağlayıp hakları düzeltmek yerine, ortak bir direniş sağlarsak biz işimizden oluruz ve parasız kalırız düşüncesiyle hakları savunmama çaresizliği var.

Fabrikada camda, metalde, gıdada çalışan bir işçi de benzer şeyleri söylüyor.

‘Sus, otur, paranı almana bak, gerisine karışma yoksa sürünürsün’ haline getirdiler. Çok ciddi bir tehdit bu.

DİZİLER BİR TÜR EĞLENCELİK

Yaptığınız işe nasıl yansıyor bu çalışma ve yaşam koşulları? Yapmak istediğiniz işle, yaptığınız iş arasında nasıl bir makas farkı var?

İsterdim ki sadece tiyatro yapayım ve sadece tiyatro yaparak para kazanayım, yaşayayım ve mutlu olayım. Onunla yaşayayım ve onunla öleyim.

Sizinle otururken de gelip fotoğraf çektiren birçok insan oldu. Seviliyorsunuz da. Dizi buna vesile, tiyatro ile bu popülariteye erişmek zor.

Dizi bana bir şey öğretmiyor. Tiyatro benim öğrenim kaynağım. Bir şey yaparken onunla beraber hayatı öğreniyordum. Onunla okuyor, onunla düşünüyordum. Dizi için düşünmemi gerektirecek hiçbir şey yok.  

İzleyenler için var mı?

Yok. Sadece biraz görüntü, ses, aksiyon ile insanları oyalıyorlar. Bir tür eğlencelik. Tekrar tekrar aynı hikayelerle insanları eğlendirmek.

Türkiye toplumunun en çok yaptığı ‘sosyal aktivite’ televizyon izlemek olduğu için sordum.

Bir boşluğun doldurulması. O gece evde yapılan tek aktivite bu. Toplumun herhangi bir şey düşünebilmesi, hayata, siyasete dair hiçbir şey yok ki. Sadece boş boş hikayeler var.

YAĞMACILIĞIN, KÖTÜCÜLÜĞÜN İÇİNDEYİZ

Şu hayatta şu da şöyle olsun dediğiniz, rahatsız olduğunuz şeyler de vardır..

Çok var. Bir kere boşa zaman geçiren bir toplum olduk. Düşünen, vicdanlı, erdem sahibi insanların olmadığı bir toplum olduk. Burada siyasetten, sanattan, çok daha önemli bir şey var: hayati değerler. Görüyorum ki iyilik denen şey yok oldu. Vicdan yok oldu. Sürekli olarak bir yağmacılığın, kötücülüğün içindeyiz. Bu hayvansı yanımızın bir göstergesi olabilir. Esas bizi hayvanlaştıran da içinde yaşadığımız toplum. Bu adaletsizlik. Hem ekonomik, hem sosyal eşitsizlik bizi böyle yapıyor. Bu tabii ki bütün hayatımızı kapsayan bir şey olduğu için tiyatro yapmaya çalıştığında da benzer bir şeyle karşı karşıya kalıyorsun. Orada da sıkışıp kalıyorsun. Bir şeyi tam istediğin gibi, seni mutlu edecek gibi yaşayıp onu sürekli hale getiremiyorsun. Tiyatro hayatımdaki en önemli şey aslında. Ama onu şu anda yapamıyorum. Yapacak koşulları ve gücü kendimde bulamıyorum. Ama yapacağım.

Neden?

Bu maddi sebeplerden kaynaklanmıyor. Yaptığım tiyatro oyuncu eksenli, birlikte çalışabileceğim oyuncu lazım. Ayrıca, içinde bulunduğumuz ortam içinde anlamsızlıkla karşı karşıyayız. Bir tür parçalanmışlık yaratıyor, umutsuzluk, çaresizlik yaratıyor. Bu yıkılış beni çok etkiliyor ve üzüyor.

Daha önce böyle düşünüyor muydunuz?

Hayır. Özellikle içinde bulunduğumuz -tabii hiçbir şey siyasetten ayrı değil ama- toplumsal bir çöküş yaşadığımızı düşünüyorum. Toplumun belli kesiminin aslında yükseliş içinde olduğunu düşünüyorlar. Ben tam tersini yaşıyorum. En sevdiğim insanlar yok edildi. Hrant Dink’in öldürülmesi hayatımdaki en büyük kırılma noktalarından biridir. Diyeceksin ki senin neyindi o? Biraz sohbetim vardı. Abimdi ama akrabam değildi. Ben Ermeni de değilim. Sen Ahmet Altan, Mehmet Altan hayranı mısın? Hayır değilim. Bu insanların müebbet hapse mahkum olacak bir duruma gelmesi. Osman Kavala’nın şu anda hâlâ hiç bir gerekçe olmaksızın içeride olması... Onlarca akademisyen arkadaşım tamamen yanlış suçlamalarla görevinden oldu. Öyle şeyler yaşadık ki akıl alır gibi değil. İsteğini kaybediyorsun. Tabii ki bu dönem de geçecek deniyor ama 12 Eylül döneminden farklı bir dönem. 12 Eylül döneminde geçeceği konusunda bir umudumuz vardı. Ama artık benim gibi düşünen, benim gibi düşünmeyen var... Susturulduk. Bölündük ey halkım. En kötüsü de otosansürü gerçekten ne düşündüğümüzden ve yapmak istediğimizden ayırt edemez hale geldik. Öyle düşünmeye başladık. Bu travmanın atlatılması -eğer geçebilirse- çok uzun sürer.

ERDOĞAN’IN KARŞISINDAKİ İTTİFAKTAN DA MEMNUN DEĞİLİM

24 Haziran seçimleri de geliyor, seçimlere ilişkin ne söylersiniz?

Oradan da umutlu değilim, bunu derken şu anlaşılacak “Erdoğan yine kazanacak”, böyle değil. Kazanmasa da pek bir şey fark etmez. Karşısında kurulan ittifaktan da memnun değilim. Bir tarafta inanmadığım bir parti var Ak Parti, diğer tarafta benim hiç inanmadığım milliyetçi-ulusalcı birkaç parti var. Üstelik bir kişi de Sivas’ta Madımak yangınında insanlar katledilirken “Gazanız mübarek olsun” diyen kişi. Niye böyle bir seçim yapmak zorundayım ki? Erdoğan’a karşı milliyetçi bir ittifaka oy vereyim? O kadar zor duruma sokuyor ki beni. ‘Yeter ki Erdoğan’dan kurtulalım’, e kurtulacaksın ama MHP’den kopmuş ama aynı ideoloji ile biraz daha aktif siyaset yapan Akşener’in farkı ne? CHP’ye katılan ülkücülerin “Faşizme karşı omuz omuza” sloganı trajikomik. Çiller’den de bu anlamda çok çektik. Onun dönemi kadar faili meçhul cinayet işlenmedi bu ülkede. Diyelim ki Ak Parti kazanmadı, yine büyük bir kaos var. Özellikle ekonomik anlamdaki kaos, ancak dışarıya yeniden güven verecek politikalar inşa edilerek engellenebilir ama kuşkuluyum.

Son Düzenlenme Tarihi: 09 Mayıs 2018 07:33
www.evrensel.net