Tabak: Sadece Yılmaz Güney’i kahraman yapan yanları anlatmadım
Fotoğraf: Mazlum Demir

Tabak: Sadece Yılmaz Güney’i kahraman yapan yanları anlatmadım

Yönetmen Hüseyin Tabak ile Yılmaz Güney’i anlatan 'Çirkin Kral’ın Efsanesi' belgeselini konuştuk.

Sinan YUSUFOĞLU
Ankara

Türkiye sinemasının unutulmaz ismi Yılmaz Güney’i anlatan “Çirkin Kral’ın Efsanesi” belgeseli; ailesi, çalışma arkadaşları ve dostlarıyla yapılan röportajlarla sanatçının dünya görüşü, sanat anlayışı ve zorluklarla dolu yaşamına eğiliyor. Yönetmen Hüseyin Tabak’ın yedi yılda tamamladığı Çirkin Kral’ın Efsanesi, Costa Gavras ve Michael Haneke gibi saygın yönetmenlerle söyleşiler de içeriyor.

29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde, Kino 2018: Alman Filmleri Seçkisinde gösterimi yapılan “Çirkin Kral’ın Efsanesi”nin yönetmeni Hüseyin Tabak’la bir araya geldik ve belgeseli konuştuk. Kendisi için Türk ve Kürt halklarının belgesel hakkındaki düşüncelerinin çok önemli olduğunu dile getiren Tabak, belgeselde “Yılmaz Güney’in sadece kahraman yapan taraflarını anlatmadım” dedi.

Yılmaz Güney’le ilgili bir belgesel yapma fikri nasıl çıktı?

Belgesel fikri yapımcım Mehmet Aktaş’tan geldi. Benim aklımda hep Yılmaz Güney’in son filmi Duvar ile ilgili bir belgesel fikri vardı. Filmdeki bütün çocukları bir aya getirmek istiyordum, ama daha öğrenciydim ve böyle büyük bir işin altından kalkabileceğime inanmıyordum. Mehmet Aktaş gerçekten bana güvendi ve belgeseli yapmamı istedi. O olmasaydı, asla bu işe başlayamazdım.

“Çirkin Kral Efsanesi”nin çekim ve kurgu süreci de yıllar sürdü. Yılmaz Güney’e dair bir film yapma süreci neler kattı size?

Yılmaz Güney kendisini hep sorgularmış. Bunu en iyi kitaplarından okuyabilirsiniz. En büyük eleştirmeni kendisiydi ve yaptığı işlerle hiç mutlu olmuyordu. Hep çok daha iyisini yapmak istiyordu; içinde acayip bir hırs vardı. Bu çok önemli. Şu anda çoğu sanatçı yaptıkları işten çok emin ve rahatlar. Hemen herkeste bir “oldum” hali var. Yılmaz Güney’den en çok öğrendiğim şey “nasıl daha çok çalışabilirim” oldu.

Kurgu bittiğinde neler hissettiniz?

Kurgu en zor dönemdi. Bazı zamanlar gerçekten bırakacaktım. Ama kurgucum, Christoph Loidl, hiç umutsuzluğa kapılmadı, sürekli çalıştık. Christoph’un bu filmde çok büyük payı var. Türkiye’ye gelmediği halde, Yılmaz Güney’i çok iyi anladı.

Kurguda çok kullanmak isteyip kullanamadığınız malzemeler var mıydı?

Maalesef kurguda çok şeyler kullanamadık. Misal Vedat Türkali’yle çok güzel röportaj yapmıştık. Üstüne Nazım Hikmet’in verdiği bir gömleği giymişti. Filme giremedi. Ya da Oktay Etiman’la röportaj yatık, girmedi. Kardeşi Leyla o kadar samimi ve güzel hikayeler anlattı ki sadece yüzde 10’u filme girebildi.

“Çirkin Kral Efsanesi” birçok uluslararası ve ulusal festivalde gösterildi. Tepkiler ne şekildeydi ve seyirciyle nasıl bir bağ kurdu film?

Batı Avrupa’da çok iyi tepkiler aldık, Almanya’da bir festivalde “En İyi Alman Belgeseli” seçildi, 28 film arasından. Ama benim için Türklerin ve Kürtlerin düşünceleri önemliydi. Çünkü Yılmaz Güney’in sadece kahraman yapan taraflarını anlatmadım, bazı zayıf yönleri de var. Ama filmi izledikten sonra onu sanki böyle daha çok sevdiler. Her insanin hataları var ve bunları Yılmaz Güney’de gördüklerinde, “o da bizden biri” gibi hissettiler. Bir de tabiiki, ailesi, kardeşi Leyla, kızı Elif çok samimi ve içten konuşuyorlardı. Bu filmin zaten sansürü yoktu. Ne ailesinden, ne seyirciden, ne de para veren birisinden. Bu film tamamen özgür şekilde yapıldı.

‘BİR AİLE OLMAMIZ ÇOK DEĞERLİ’

Filmin çekim sürecinde hiç unutmadığınız bir anı var mi?

Aslında görüştüğüm insanları ve ondan sonraki beraberlikleri unutamadım. Yılmaz Güney’in yeğeni ve eşi, Göktürk Ağabey ve Mihriban Abla, çok güzel balık yaptılar, rakı içtik. Göktürk abi gecelere kadar dayısını bana anlattı. Elif Güney Pütün’ün annesi Can Hanım’la görüştüm. Can Hanım röportaj vermek istemedi, ama bana kucak açtı, evine aldı, yemek yaptı. Ağlayarak, gülerek çok güzel anılar anlattı. Sonra kızı Elif Abla, Paris’te beni ve ekibi çok güzel ağırladı, bir aile gibi yemek yedik. Kız kardeşi Leyla Hala da öyle. Abdurahman Keskiner de bana en zor kapıları açtı, Nebahat Hanım’la tanıştırdı, bana çok güvendi. Ya da aile arkadaşları Tahir Yüksel, Yılmaz Güney’in annesinin son görüntülerini bana vermesi ve güvenmesi benim için çok özeldir. Bu anlar, benim bu insanlarla tanışmam çekimden daha fazlasıydı aslında. Bir aile olmamız, birbirimize güvenmemiz, benim için filmden daha çok değerli.

‘SANKİ ÖLMÜŞ BİR AMCAMIZ GİBİYDİ’

Yılmaz Güney’le ilk temasınız ne zamanlara dayanıyor?

Bizim ve amcamların evinde Yılmaz Güney’in fotoğrafı asılıydı. Sanki ölmüş bir amcamız gibi bakıyorduk ona. Almanya’da yaşadığımız için, evimizde Yılmaz Güney’in filmleri olurdu. Biz de izlerdik, ama tabii ki çocukken daha çok vurdulu kırdılı; kovboy filmleri hoşuma giderdi. Sonra, liseden sonra, sinemayla ilgilenmeye başladım ve kendi kendime sinemayı araştırmaya başladım. Önce Charlie Chaplin’le tanıştım, beni çok etkiledi. Sonra kendi kültürümde kim var diye araştırmaya başladım ve çok yakında hemen Yılmaz Güney’i buldum. Filmlerini izledim ve çok etkilendim. Babamın ve annemin Türkiye’den, köylerinden anlattıkları hikayelere çok benziyordu filmleri. Sanki onlar canlanmış gibiydi.

Son Düzenlenme Tarihi: 30 Nisan 2018 12:36
www.evrensel.net