Barış Akademisyenleri yargılanıyor: Barış talebimiz beraat etsin
Fotoğraf: MA

Barış Akademisyenleri yargılanıyor: Barış talebimiz beraat etsin

Barış Akademisyenlerinin yargılandığı dava, İstanbul Adliyesi’nde görülmeye devam etti. 

(Fotoğraf: Arşiv)

"Bu suça ortak olmayacağız" bildirisine imza attıkları için yargılanan Barış Akademisyenlerinin duruşmaları devam etti.

Sabah  saat 9:00’da adliye önünde bir araya gelen akademisyenler basın açıklaması yaptı, tutuklu akademisyen Onur Hamzaoğlu ve tutuklu öğrencilere dayanışma mesajlarını iletti, özgürlüklerini talep etti. Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu ise savunmasında, "Bu davanın gerekçesi olan metne atılan imzayı, devletin yetkilerini kullananları hukuk ve insan hakları ile barış hakkı konusunda bir yurttaşın hak arayışı olarak; ama aynı zaman bir akademisyenin topluma karşı görevini yerine getirmesi olarak değerlendirebilirsiniz" dedi. 

Daha sonra duruşmalara 33. ve 36. Ağır Ceza Mahemelerinde  devam edildi.

HAPİS CEZASI

,Marmara Üniversitesinden Didem Dayı’nın 36. Ağır CezaMahkemesi’nde görülen ikinci duruşmasında 1 yıl  üç ay hapis cezası verildi ve hükmün açıklanması geri bırakıldı.

33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ise Marmara Üniversitesinden; Ayşe Durakbaşa, Özgür Müftüoğlu, Erol Katırcıoğlu, Cihan Yapıştıran, Yüksel Taşkın, Seçil Ercan ile Yıldız Teknik Üniversitesi’nden İsmet Akça Ve Tuba Nal Çekiç’in ikinci duruşmaları görüldü.

Erol Katırcıoğlu mazeret bildirerek duruşmaya katılmazken, Yüksel Taşkın, Cihan Yapıştıran, İsmet Akça, Ayşe Durakbaşa ve Özgür Müftüoğlu savunmalarında suçlamaları reddetti ve beraat talep etti. Tuba İnal Çekiç, Seçil Ercan yurt dışında oldukları için duruşmalara katılmadı, duruşmalar 22 ve 23 Haziran’a ertelendi. 

HEYET AKADEMİSYENLERİ DİNLEMEDİ, ESNEDİ 

33. Ağır Ceza’da görülen duruşmada zaman zaman heyet başkanın soruları ve  akademisyenlere karşı takındığı tutum nedeniyle gergin anlar da yaşandı. Akademisyen Ayşe Durakbaş, bir toplum bilimci olarak barış bildirisine imza attığını, şiddetin ortadan kalkması ve barışın gelmesi için Kürt sorunun çözülmesi gerektiğini belirtmesi üzerine heyet başkanı Durakbaş’ına, “ Necmettin Öğretmen de öldürüldü, onun için de bir  bildiri imzaladınız mı?” sorusu teki çekti. 

Yine  hem heyet başkanının hem de savcının  savunma yapan akademisyenleri dinlememesi, sürekli esnemeleri dikkat çekti. 

Avukatların duruşmaların birleştirilmesi talebi  ise  heyet üyelerinden birini  şerh düşmesi üzerine oy çokluğu ile reddedildi.

NE OLMUŞTU?

"Bu suça ortak olmayacağız" bildirisini imzaladıkları için "Terör örgütü propagandası yapmak” iddiası ile  265 akademisyene dava açıldı ve 13 akademisyene 1 yıl üç ay hapis cezası verildi. Bunlardan 12’sinin hükmün açıklanması geriye bırakılırken Prof. Dr. Füsun Üstel’in cezası ertelenmedi ve karara itiraz edilerek istinaf mahkemesine gönderildi.  

ÖZGÜR MÜFTÜOĞLU’NUN SAVUNMASI

Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu'nun davadaki savunmasını özetleyerek yayınlıyoruz. 

“İçeriği itibariyle barışı talep eden, devlet yetkililerine başta Anayasa, yasalar ve uluslararası sözleşmeleri hatırlatan bir metin nedeniyle, hukuk devleti olduğunu Anayasası ile teyit etmiş bir ülkede “terör örgütü propagandası yapmak”la suçlanmak, son derece hazindir. Ancak, yaşamımı tümünden etkileyen haksızlıklara maruz kaldığım bir metin üzerine açılan bu davayı, tarihe geçecek bir yargı süreci içinde düşüncelerimi bir kez daha ifade etme vesile olacağı için olumlu telakki ettiğimi de söylemeliyim.
“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı metne imza attığım 2016 yılı Ocak ayı, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ve sivil ölüm haberlerinin geldiği bir dönemdir. Bu dönemde, evinin önünde öldürülen çocuğunun cenazesini buzdolabında saklamak zorunda kalan annenin; evinin kapısında kurşunlanarak yaralanan annesine ulaşamadığı için onun ölümünü izleyen, cesedini günlerce sokaktan kaldıramayan evlatların haberleri ulusal medyada yayınlanmaktadır.
Başta, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu), İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü gibi insan hakları alanındaki en yetkin uluslararası kuruluşlar ile Türk Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Kurumu, Diyarbakır Barosu, Türkiye İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) gibi ulusal kuruluşlar da sokağa çıkma yasakları süresince yaşanan hak ihlalleri konusunda ayrıntılı raporlar yayınlaşmışlardır. Savunmamın ekinde internet erişim adreslerine yer verdiğim söz konusu raporlar yaşananları çarpıcı biçimde ortaya koyaktadır.  

Örneğin, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın Mart 2016’da yayınladığı “16 Ağustos 2015 – 18 Mart 2016 Tarihleri Arasında Sokağa Çıkma Yasakları Ve Yaşamlarını Yitiren Siviller” başlıklı raporu Ağustos 2015’den itibaren ilan edilen süresiz sokağa çıkma yasakları nedeniyle 2 milyona yakın yurttaşın gıdaya, suya, geçim kaynaklarına, acil sağlık hizmetlerine, eğitime, adalete erişim gibi en temel insani hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını belirtmektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin Şubat 2017 tarihinde yayınladığı rapora göre ise sürdürülen operasyonlar sırasında Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan 355.000’i aşkın yuttaş evlerini terk ederek, göç etmek zorunda bırakılmıştır. Öte yandan bölgenin kültürel ve tarihi mirası onarılamaz biçimde tahrip edilmiştir.

TİHV’nın Ağustos 2016 ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin Şubat 2017 raporuna göre; Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları sırasında, resmi olarak belirlenebilen 323 sivil yaşamını kaybetmiştir. Bu rapora göre yaşamını kaybedenlerin 79’u çocuk, 71’i kadın, 30’u ise 60 yaşın üzerindedir. Sadece 2015 yılında çatışmalı ortamlarda yaşamını yitiren sivil sayısı 222’dir. Barış sürecinin 2015 yılının Temmuz ayında sona erdirildiği düşünüldüğünde sadece altı aylık süre içerisinde 222 sivilin yaşamını yitirdiğini söyleyebiliriz. Bu arada 2002 yılından 2015 yılına kadar geçen 13 yıl içerisinde çatışmalarda ölen sivil sayısının toplam 87; çözüm sürecinin geçerli olduğu 2013-2014 yıllarında ise sadece 1 olduğunu da barış ortamının değerini vurgulamak amacıyla ayrıca anımsatmak isterim (Bu konuda ilgili grafik ektedir). 

Öte yandan imzalamış olduğum metnin 15.12.1978’de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda oy birliği ile kabul edilen bildiride belirtilen “... her insan ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin doğuştan barış içinde yaşama hakkına sahiptir” ifadesinin savunusu olduğunu düşünüyorum. 2013 yılında TBMM’de kurulan Anayasa Uzlaşma Kurulu, benim savunduğum “barış içinde yaşama hakkı” konusunda şu ifadeler üzerinde uzlaşmıştır: “Barış içinde ve silahsızlanmış bir toplumda yaşama hakkı: Herkes, barış içinde ve şiddetten korunarak yaşama hakkına sahiptir.Devlet bu hakkı güvence altına almak amacıyla silaha erişimi zorlaştıracak önlemleri alır. Devlet, toplumsal kesimler arasında veya belli bir toplumsal kesime yöneltilmiş nefreti teşvik eden ve yayan her tür söylem ve faaliyetin önlenmesi için yasal düzenlemeler yapar ve etkin ve caydırıcı önlemler alır.”

Görüldüğü gibi bu davaya gerekçe oluşturan metinle barış talep etmek, savcılık makamının iddia ettiği gibi “terör propagandası” yapmak bir yana uluslararası ve ulusal mevzuatlarla da tanınmış olan “barış içinde yaşama hakkı”nın tamamen düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde savunulmasıdır.  

Buraya kadar ifade ettiklerim bir yurttaş olarak “bu suça ortak olmayacağız” metnine imza atma gerekçelerimdir. Sosyal Politika alanında çalışmalar yapan toplum bilimci bir akademisyen olarak bu metne imza atma gerekçelerimi de kısaca paylaşmak istiyorum.

Akademisyen olmanın yani bilim insanı olmanın gereği, hakikatleri araştırıp, ortaya çıkartmak ve toplumla paylaşmaktır. Ben de 28 yıllık akademik yaşamımda bir toplum bilimci olarak ekonomik ve siyasi erkten bağımsız olarak bilimin evrensel kuralları çerçevesinde hakikatleri arayıp ortaya çıkartmaya ve toplumla paylaşmaya çalıştım. Bu nedenle egemen güçlerin etkisi altındaki akademide görmediğim ilgiyi, bu sistemin yükünü sırtında taşıyan işçilerden, emekçilerden, yoksul ve ayrımcılığa uğramış halk kesimlerinden gördüm. İktidar sahiplerinin iktidarlarını nasıl sürdüreceği ya da patronların nasıl daha fazla kazanacağı üzerine hiç kafa yormadım; derdim madenlerde, inşaatlarda işçi ölümlerinin nasıl önlenebileceği; sağlık hakkının, barınma hakkının, çalışma hakkının nasıl sağlanacağı oldu. Bu çalışmaları yürütürken, emek piyasasındaki ayrımcılığa tanık oldum. Siyasal ve kültürel haklarını kullanamayan milyonlarca emekçinin yaşadıklarına tanıklık ettim. Tüm bunlara tanıklık ederken, insan hakları çerçevesinde siyasal ve kültürel hakların da ne denli önemli olduğunu gördüm. 

Bunların yanı sıra şunu da sizlerle paylaşmak isterim: Söz konusu metni imzaladığım dönemde Uluslararası Sosyal Politika dersini yürütmekteydim ve bu derste birçok uluslararası sözleşme gibi 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni de anlatıyordum. Bunu da insanlığın bin yıllardır sürdürdüğü mücadelelerin bir sonucu olduğunu ve bu sözleşmede ifade edilen tüm hakları elde etmek ve korumak için mücadele edilmesi gerektiğini vurguluyordum. Benim derslerde bunları anlattığım bir dönemde yaşanan (yukarıda da çeşitli raporlara dayanarak belirttiğim) hak ihlalleri karşısında sessiz kalmam, hem o zamana kadar derslerde, seminerlerde anlattıklarım hem de çeşitli platformlarda yazdıklarımla çelişen bir tutum olurdu. Toplum bilimci bir akademisyen olarak, Türkiye’nin toplumsal yapısında derin bir yara oluşturacağını düşündüğüm bir konuyu görmezden gelerek, devlet yetkililerini uyarmaktan kaçınmak ise akademisyen sorumluluğunun yerine getirilmemesi anlamına gelirdi!

Şunu anımsatmak isterim ki; Bilimde tek ve mutlak doğru yoktur. Bu nedenle herkesin düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir akademik ortam, bilimsel faaliyetlerin olmazsa olmaz koşuludur. Akademik özerklik olarak tanımlayabileceğimiz bu ortamın ortadan kalkması evrensel bilgiye ve hakikatlere ulaşmayı olanaksız kılar. “Bu suça ortak olmayacağız” metninin kamuoyunda paylaşılmasının ardından siyasi erki temsil edenlerden gördüğümüz tepki ve bunun ardından dört arkadaşımızın tutuklanması, işten çıkartma ve KHK ile ihraçlarla akademiden uzaklaştırma ve nihayet “terör örgütü propagandası” yapmakla suçlandığımız bu davalar, sadece biz imzacılara değil, tüm akademiye yönelik bir baskıdır. Bu baskı, akademisyenlerin siyasi erkin politikalarıyla aynı yönde olmayan herhangi bir görüş açıklamasını açık biçimde engellemektedir. Siyasi erk, kendi dönemsel çıkarlarına göre politikalarını değiştirebilir, bu doğaldır. Ancak hakikatler bu politikalarla birlikte değişmez. Türkiye’de çözüm süreci ve ardından bu sürecin sona erdirilmesi bunun en açık örneğidir. 2015 yılı Haziran ayına kadar çözüm süreci ve barışı savunmak suç değilken, bu dönemin ardından suç olarak kabul edilmeye başlamıştır. Böylece düşünce ve ifade özgürlüğü ile birlikte akademik özgürlük de ortadan kaldırılmıştır. Akademik özgürlüklerin ortadan kalkmasıyla akademi siyasi erkin politikalarını eleştiremeyecek, tartışamayacak ve olası yanlışlar karşısında uyaramayacaktır. Kısacası, 81 milyonun bugününü ve geleceğini belirleyecek olan politikalarda bilimsel doğrulardan hızla uzaklaşılacak ve yanlış politikaların bedelini de yine bu toplum ödemek zorunda kalacaktır. Mahkemenizin “Bu suça ortak olmayacağız” metninin suç olup olmadığı yönünde vereceği kararının bu açıdan da son derece önemli olduğunu belirtmek isterim.     

Özetle, bu davanın gerekçesi olan metne atılan imzayı, devletin yetkilerini kullananları hukuk ve insan hakları ile barış hakkı konusunda bir yurttaşın hak arayışı olarak; ama aynı zaman bir akademisyenin topluma karşı görevini yerine getirmesi olarak değerlendirebilirsiniz. 

Dileğim, benim ve diğer arkadaşlarımın karşı karşıya olduğu adaletsizliğin bir an önce sona ermesi, barış talebimizin beraat etmesi ve vereceğiniz kararın Türkiye’de insan haklarının, hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesine katkı sağlamasıdır!   
 

Son Düzenlenme Tarihi: 25 Nisan 2018 00:20
www.evrensel.net