Mevzu Bahis Arkadaş Z. Özger*
Fotoğraf: Pixabay

Mevzu Bahis Arkadaş Z. Özger*

Gökmen Özceylan, Arkadaş Zekai Özger'e ve şiirlerine dair yazdı.

Gökmen ÖZCEYLAN

Öyle sıcak bir öğlen havası ki boğuluyordum otobüsün içinde. Varyanttan aşağıya inerken Konak’ı geçip de Kordon’a varınca kendimi zor attım cehennem sıcağı otobüsten. Sanki İzmir, bütün o ılıman günlerini tüketmiş benim için, dışarı çıktığım ender günlerden birinde bütün cehennemini bana saklamıştı.

Bu şairin adını ilk duyduğum, onu ilk okuduğum zamanlar aklımdaydı yol boyu. Gençliği… Tahminim benim yaşımdaydı öldüğünde.  Yalnızlığı, kederi, anlaşılmamışlığı hepsi sanki benim hayatımın özeti gibiydi. Bugün onun adına şiir ödülü düzenleyen bu kalabalık da benden haberdar değildi zaten. Benim onlardan haberdarlığımın da pek umurlarında olduğunu düşünmüyordum yol boyu. Ödül töreni için seçilen bu şehir benim yaşadığım, sevdiğim bazen kızdığım ancak yaşamaya mecbur olduğum bu şehri neden seçmişlerdi bilmiyorum. Büyük bir tesadüf diye düşünüyordum içimden. Yalnızlığın sakalsız oğlanı, o genç şairin adına ödül töreni için, benim yalnızlığımın şehri seçilmişti. Zaten bir kitabı vardı. O da öldükten sonra arkadaşlarının ve sevenlerinin katkılarıyla basılmıştı. Çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlanan şiirleri, röportajları toplanmış bir kitaba dönüştürülmüştü. Kitabın ismi üzerinde de bu edebiyat dünyası tarafından ciddi bir tartışma yaşanmıştı. Bir kısım ilk şiirlerinin savunucusu; derinliğinin ve yalnızlığının aynasına uzanan şiirlerinin en önemli şiiri, ’sakalsız bir oğlanın tragedyası’ olsun derken. Diğer bir bölümü ise, toplumsal şiircilerin kavgasına, umuduna ve devrimine uzanan en önemli şiiri, ‘sevdadır’ olsun demişlerdi. Kim nasıl galip geldi bilmiyorum ancak ‘Sevdadır’ adıyla basılmıştı bu kitap. Şu an da elimdeydi ve benimle beraber ara sokaklarını koşturuyordu bu kentin.

Şair bu kadar erken ölünce kitabının adına bile karar veremiyormuş çok üzücü. Onun adını bile birileri veriyormuş. Acaba yaşasa o ilk kitabına ne isim verecekti? Ben de o kadar yazdığım şiirlerimin bir tekini bile yayınlamayan ben acaba ölünce şiirlerime ulaşacaklar mıydı? Acaba kitabımın adını kim verecek ve ne koyacaklardı? Gel de merak etme. Ama şu anda ne benim şiirim mevzu bahis ne de ben. Şu anda tek sorun tören başlamadan o salona yetişmek ve bu törenin onun adına yapılan, tek bir şiir kitabını bile basamadan bu dünyadan göçen o yalnız şairin şiir damarını yakalayıp yakalayamadığını görmek isteğim.

Kan ter içinde yetiştim törenin düzenlendiği kiliseye. Evet! tören kilisede yapılıyordu. Bunun da nedenini bilmiyordum. Aslında benim çok da umurumda değildi. Edebiyat dünyamızın ileri gelenleri öyle uygun görmüşlerdi. Kapının girişinde de onların önemli sayılanlarından birçoğunu gördüm. Koşturarak içeri girerken selam vermiştim hepsine. İçlerinden sadece bir iki tanesi gözlerinin ucuyla selamıma karşılık vermişti o kadar. Diğerleri hiç yokmuşum gibi görmüşlerdi. Tanımıyorlardı. Kimdi bu elinde şiir kitabıyla koşarak içeriye dolan genç diye akıllarından geçirdiklerini, bir saniye bile olsun düşündüklerini de zannetmiyordum. Umurumda da değildi. Ben bu görünmezliğimi yirmi küsur yıldır yaşıyorum zaten.

ucuz ve kolay dizelerin sıvandığı bir dünyayla
yaslanıp şiirin pisliklerine
üşütüyorum kendimi baharlara yazlara*

İçerisi buz gibi olmuş klimaların ve rutubetin etkisiyle. O cehennem gibi sıcaktan bu buz gibi ortama girer girmez bir uyku hali ve gevşeme hissediyorum. İçime bir ürperti doluyor. Belki de hafiften titriyorum ancak mevzubahis ben değilim. Mevzu bahis onun adına düzenlenen bu tören. Evet masanın üzerine masa örtüsü sermişler beyazın üzerinde bordo. Bunu doğru düşünmüş düşünen. İlk izlenimim olumlu oluyor böylece.

bordo diyorum bordo bir renktir
kan pıhtılaşınca bordoya
ölüm uzadıkça bordoya çalar*

Birden herkes içeriye doluyor. Hepimizi toplasan çarpsan bölsen en fazla elli kişiyiz içeride şu anda. Davudi bir ses çınlatıyor kilisenin duvarını. Hafif akları sakalına vurmuş. Saçları uzun ünlü şair abimizin sesi dolduruyor salonu. Çıt yok ondan başka.

Kara yeller ak yelleri dövende
Sevdanı yüreğine kuşat
Al sesimi vur kanının gümbürtüsüne
Zamanıdır dağları delmenin, Ferhat

Ölürsem dağlar için ölürüm Ferhat
Kalırsam vuruşkan şahan gibi *

Nefis bir başlangıç bence bu . Şaire yakışır bir ses ve giriş diye düşünüyorum. O sırada alkışlar ve mikrofon geliyor. Masaya çağrılıyor ünlü şairlerimiz tek tek. Ve konuşmalar sırasıyla. Hayatından başlayan konuşmacı  öyle uzun cümleler kuruyor ki; Ne yaşadı ki şair bu kısacık ömründe. Ancak uzuyor da uzuyor hayatını mevzu eden bu konuşma. Böyle uzun bir konuşma yerine diyorum bıraksalar o kendini anlatsa. Şiirleri anlatsa yaşantısını. Kısacık yaşantısını. Olmuyor. Süslü laflar, edebiyat dünyasındaki yeri, edebiyat akımlarıyla olan ilişkisi. Uzuyor da uzuyor söylevler. İçim bunaldıkça

Kalbim
Sen varsın
Sen tökezleyen bir şarkı değilsin
Ne de uzun, yanık havalı türkü
Sen kendinin ezgisisin.*

Aklımda dolanıyor dizeleri şairin. Her karanlığımda imdadıma yetişen gün gibi. Evet diyorum anlamamışlar seni anlatamıyorlar seni senin kadar. İkinci yeni, toplumsal şiir, poetika, tecrübesiz ama güçlü dil. Konuşulanlardan kulaklarımı tırmalayanlar. Bir sonraki sözü alan diğer bir üstadımız başlıyor bırakılan yerden. Hafifden de bir önceki üstada eleştirileri de içinde barındıran ancak çaktırmayan nükteli sözlerle toplumsal şiirin yapıtaşı olduğundan başlıyor. Oradan alıyor ve kısa olması gereken konuşması tam bir Türkiye şiir tarihi konuşmasına dönüyor. İçimde bir yerlerde sizin konuştuğunuz kadar yaşayamadı ki şair diyesim geliyor. Boğazıma düğümleniyor kelimeler. Edip’ten, Turgut’tan etkilenen yönleri kendi sesini bulması için daha fazla yaşaması gerektiğinden falan devam ediyor üstten bakışlı cümleler. Anlamıyorum. Gerçekten anlamıyorum. Dayanamıyorum. Bu son cümlelerden sonra yerimden kalkıyorum – Herkes sussun - diye bağırıyorum. Kendime ben bile inanamıyorum o anda. Bugüne kadar bir hiç olan ben ve karşımda susan gözler. Herkes susuyor. Herkes susup gözlerini bana çeviriyor. Ben mevzubahis değilim. Ben hiç kimseyim. Ama arkadaş benim şairim. O kadar erken ölmeseydi sesini bulacaktı dediğiniz şair benim sesim. Bulamadı dediğiniz o ses benim. Ölüm mü?

Giriverir senin sıcacık kucağına
Yani hem sana karşı hem senin için
Giriverir o yanılmaz tarihçinin yaprağına
Ölüm mü dedin annem
Ölüm senin gibi güzel annelerin
Senin gibi güzel çocuklar feda etmiş
O tarih atlasında
Bir kırmızı gül olur ancak
Koksun diye çocukların bahçesi.*

Fırlıyorum son dizeleri haykırdıktan sonra dışarıya. Deli gibi koşuyorum koşuyorum koşuyorum.

Yorulduğum yerde durdum. Sesim diyordum hâlâ . Hemen bir kırtasiye dükkanı buldum. İçeri girdim elimdeki şiir kitabından o dizeleri açtım. Yüz tane fotokopisini çek dedim. Üstlü altlı. Çekti kırtasiyeci. İkiye böl bu A4 kağıtları dedim. Böldü. Elimde iki yüz tane şiirim oldu. Onun şiiri. Hemen karşıdaki apartmana çıktım. Açık bir balkon, dam aradım, bulamadım. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Bir emlak ofisi buldum beşinci katta kapısı açıktı. Özür dilerim şiir dağıtmam lazım diyerek içerideki kızın şaşkın bakışları arasında balkona koştum. Bütün şiirleri fırlattım aşağıda benden habersiz yürüyen kalabalığın üzerine. Şimdi İzmir’in gökyüzünde, İzmir’in insanlarına doğru uçuyordu arkadaşın o dizeleri. Çıkardım bir sigara ve yaktım. Kalan iki şiir kâğıdından birini beni durdurmak için yeltenen kıza verdim. Birini ben aldım ve seslice okumaya başladım.

Sözde ben Gulliaume diye bir hergeleyi vurmuşum
Bütün Paris çalkalanıyormuş sefaletimden
Eğer ben çıldırmıyorsam eğer erkeksem
Herkes bilsin bu sonbaharı kötü dövücem
Dünyaya bir anıt bırakacam felaketimden
Pas tutmuş bir matkapla geceyi oyuyorsam
Bu çirkef karanlığı mutlaka delicem. *

Bu çirkef karanlığı mutlaka delicem. *

www.evrensel.net