Hopa davasına sahip çıkalım

Hopa davasına sahip çıkalım

Kamuoyunca hatırlanacağı üzere, 2011 Milletvekili Genel Seçimleri öncesinde Artvin’in Hopa ilçesinde derelerine sahip çıkmak isteyen Hopa halkı, polis terörü ile karşı karşıya kalmış, polisin yoğun olarak kullandığı gaz ve aldığı ağır darbelere yüreği dayanmayan Emekli Öğretmen Metin Lokumcu hayatını kaybetmişti.

Osman Biçer

Kamuoyunca hatırlanacağı üzere, 2011 Milletvekili Genel Seçimleri öncesinde Artvin’in Hopa ilçesinde derelerine sahip çıkmak isteyen Hopa halkı, polis terörü ile karşı karşıya kalmış, polisin yoğun olarak kullandığı gaz ve aldığı ağır darbelere yüreği dayanmayan Emekli Öğretmen Metin Lokumcu hayatını kaybetmişti.
Bu dehşet verici olayın yaşanmasının ardından tonlarca ağırlığı olan demir yığını bir panzerin üzerine çıkarak elindeki plastik boruyla tepkisini ifade ettiği için dönemin Halkevleri Genel Mali Saymanı Dilşat Aktaş’ın AKP Ankara il binası önündeki eylemin sona ermesinin ardından, kendisini takip eden polislerce Kızılay civarında kıstırılıp, kalçası kırılana, kendisinden geçip bayılıncaya kadar dövülmesi ve bu görüntülerin yazılı ve görsel basın yayın organlarıyla İnternet medyasında yayınlanmasının ardından tepkiler daha da büyümüş ve kitleselleşmişti. Bu arada, yaşanan olaylarda, en ağır bedeli ödeyen, hastane arkadaşım Halkevci Dilşat Aktaş’ın, yapılan tüm tedavilere rağmen bir bacağının diğerinden bir santim kısa kaldığı da maalesef acı bir gerçek.
Hopa Davası bir taraftan yasa dışı örgüt üyeliği suçlamasıyla, aralarında ÖDP PM Üyesi Ozan Sürer’in de bulunduğu 29 kişinin yargılanmasına, 22 devrimci demokrat insanın aylarca cezaevinde yatmasına, tutsak edilenler arasında bulunan üniversite öğrencilerinin öğrenim yaşamlarının aksamasına sebep olurken, diğer taraftan Kamu adına açılan muhtelif davalarda dönemin İHD, ÇHD, KESK, Eğitim Sen, ESM ve BES Genel Başkanlarının ve KESK’e bağlı sendikaların Merkez Yönetim Kurulu Üyelerinin de bulunduğu onlarca insanın ciddi bir biçimde suçlanmasına yol açmış ve birçok kişinin cezaevine gönderilmesine yol açabilecek şekilde bu seyir devam ettirilmişti.
Hopa eylemlerinin ardından, adlarının önüne şüpheli veya sanık sıfatı eklenen onlarca insan, bir taraftan suçlanıp yargılanırken, diğer taraftan emniyet güçleri tarafından kendilerine hakaret edildiği, darp edildiği, gözaltında işkence ve kötü muamele gördüğü, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurularında bulundular.
Onlarca insan suç duyurusuna bulununca, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, başvuruda bulunan 50 müşteki (mağdur edilenler, ya da zarar görenler) için bir soruşturma başlatılmasına gerek duydu. Bu soruşturma, halen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen görev üzerine memur suçlarını kovuşturmaktan sorumlu Cumhuriyet Savcısı Murat Demir tarafından sürdürülmekte. Ancak, bahse konu soruşturmada gelinen nokta oldukça ilginç.
31 Mayıs 2011 tarihinde Ankara’da yaşanan polis vahşetinin ardından birinci sanığı olduğum fezleke 17 Haziran 2011 tarihinde hazırlanarak savcılığa iletilmişken, müştekisi olduğum savcılık soruşturması o kadar yavaş ilerletilmiş olmalı ki, bendenizden ancak, 23 Ağustos 2012 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Bürosuna davet edilerek teşhiste bulunmam talep edilebildi.
23 Ağustos 2012 Perşembe günü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Bürosuna gittiğimde, KESK Eski MYK Üyesi ve BES Eski Genel Sekreterlerinden Hüseyin Gölpunar’ı, önünde yüzlerce polis fotoğrafı arasından kendisine hakaret eden, darp eden polis memurlarını tespit etmeye çalışırken gördüm.
Üstelik, teşhis amacıyla önüne konulan fotoğraflar, muhtemelen, polis memurlarının ilk olarak göreve başladıkları ya da komiser yardımcısı olarak polis akademisinden mezun oldukları döneme ait fotoğraflardı. Bunun yanı sıra, olayın yaşandığı 31 Mayıs 2011 tarihi ile, teşhis için önüne konulan fotoğrafların üzerine eğilmek durumunda bırakıldığı tarih olan 23 Ağustos 2012 tarihi arasında da, yaklaşık olarak bir buçuk yıllık bir süre geçmişti.
Yani, Ankara Emniyet Müdürlüğü, mesela benim için, 31 Mayıs 2011’de yaşanan olayın ardından 17 gün içinde, muhtemelen henüz ben hastanedeyken 17 Haziran 2011 tarihinde son sürat fezleke hazırlamayı başarmış ancak, benim müştekisi olduğum olayda, suçlu olduğunu iddia edeceğim polis memurlarını teşhis edebilmem için aradan tam bir buçuk yıllık bir zaman diliminin geçmesini beklemişti.
Halbuki yakın zamanda, yani, 28 Temmuz 2012 tarihinde Hatay Dörtyol’da polis şiddetine maruz kaldığını iddia eden AKP Milletvekili Hacı Bayram Türkoğlu’nun oğlu, İstemi Kağan Türkoğlu için, olayın ardından saatler geçmeden, bütün polis memurları sıraya dizilmiş, rütbeli olanların rütbeleri sökülerek sıraya girmeleri sağlanmış, ellerine birer numara tutuşturulduktan sonra AKP milletvekilinin oğlu tarafından yapılan teşhis sonucunda, bir polis memuru açığa alınmış, bir komiser yardımcısı da Suriye sınırındaki Altınöz ilçesine sürgün edilmişti.
Anlaşılan odur ki, bu ülkede ‘adalet’ hâlâ çifte standartlı. Yani devlet, yine bizim bildiğimiz ‘devlet’. Sorun emekçilerin sorunuysa, teşhis işlemi bir buçuk yıl sonra yapılıyor. Yok eğer Milletvekilinin oğlu ise sorun yaşayan, tüm polisler anında ‘ip gibi’ hizaya çekilebiliyor. Kendi adıma söyleyeyim, milletvekili bir babam, ya da amiyane tabiriyle ‘dayım’ yok. Ama sıra dağlar gibi güvendiğim milyonlarca emekçi var.
Sözün özü, demem o ki, “Hafıza-i Beşer Nisyan ile Malüldür”. Yani insan hafızasının ‘unutmak’ gibi bir eksikliği vardır. Hatırlatmak istedim, Hopa’yı unutmayın, unutturmayın. Yoksa ‘Hopa Davası’, ‘Sopa Davası’ olmak üzere haberiniz ola…

(*) BES Eski Genel Başkanı

www.evrensel.net