Pestieau: Seçim yetmez, güçlü bir hareket yaratılmalı
Belçika İşçi Partisi logosu

Pestieau: Seçim yetmez, güçlü bir hareket yaratılmalı

Belçika İşçi Partisi Başkan Yardımcısı Pestieau, güçlü bir hareket yaratılmazsa ikinci bir Syriza senaryosu ile yüzleşilebileceğini ifade etti.

Belçika İşçi Partisinin (PTB-PVDA) yükselişi ülkedeki güncel siyasi görüntüyü değiştiriyor. Valonya bölgesinde yüzde 15-19 oy seviyesinde görünen PTB, bölgedeki uzun soluklu Sosyalist Parti hegemonyasını sona erdirmeye yaklaşıyor. Karmaşık bir siyasi  koalisyon sistemiyle yönetilen ülkede 2018 ve 2019’da yapılacak yerel ve federal seçimler arifesinde PTB, eski dengeleri bozarak geleneksel partileri endişelendiriyor. Partinin Başkan Yardımcısı David Pestieau ile Brüksel’deki merkezlerinde konuştuk*.

‘SINIF TANIMINI TERKETMEDİK’

Belçika İşçi Partisi PTB son seçimlerden Belçika’da büyük bir siyasi güç haline gelerek çıktı. Bu çıkışın temelleri ise partinin bir tür stratejik değişime gittiği 2008 yılında başlayan uzun soluklu bir çalışmaya dayanıyor. Artık doğrudan “işçi sınıfı” kavramını kullanmak yerine “halk” terimini tercih ediyor, “Önce kâr değil halk” sloganını kullanıyorsunuz. Avrupa’daki popülist partiler sıklıkla sınıf tanımını terk ederek “yan alanlar” olarak ifade edilen kulvara geçmekle eleştirilmekteler. Söyleminizdeki bu değişiklik ile sınıf mücadelesinin entelektüel şemasının savunusu arasındaki farkı nasıl yorumluyorsunuz?

Sınıf tanımını terk etmiş değiliz: 2008 Yenilenme Kongremizin ve 2015 yılındaki Dayanışma Kongremizin belgelerini okuduğunuzda ‘işçi sınıfı’nın tartışmanın merkezinde olduğunu görürsünüz. Bizim için işçilerin sınıfı yaşamak için emeğini satan tüm insanların sınıfıdır: Belçika’da 4 milyon çalışan var. Tabii ki güncel durum 50 yıl öncesinde olduğu gibi değil. Şöyle ki bazı açılardan işçilerin sınıfı eskiye oranla belki de bazılarını şaşırtacak biçimde daha büyük daha çeşitli ve daha dağınık.

Artık sadece geçmişteki büyük şirketlerle karşı karşıya değiliz. Günümüzde bunlar taşeronlardan ve alt taşeronlardan oluşan büyük üretim zincirleri ve böylelikle şirketler arası daha fazla bağlılık ve emek kolektifleri açısından da daha fazla parçalanmışlık söz konusu.

Emek ve sermaye arasındaki çelişki temelde halen mevcut ancak daha az görünür ve daha az yoğunlaşmış olarak. Bu bakış açısıyla kendimizi Marksist bir parti olarak ve sınıf tanımı içerisinde tanımlıyoruz. Radikal solun sorunu ve çabası dağınık ve güvensizlik içindeki işçilere sınıf bilincinin nasıl kazandırılacağıdır. Bu büyük bir iş. Sınıfların “halk” adı verilen bir sahne içinde kaybolacakları düşüncesiyle hemfikir değiliz.

Öte yandan işçilerin sınıfının “bir sınıf” olduklarının ve toplumu değiştirme kabiliyetine sahip olduklarının farkında olmadıklarını düşünüyoruz. Bu nedenle de sorunun işçilerin sınıfına yeniden hakim olma, farkındalık yaratma, seferber etme ve örgütleme sorunu olduğunu ifade ediyoruz. Bizi temel çelişkinin olduğu noktaya götürecek kelimelerle öne çıkmak zorundayız.”Önce halk! Kâr değil” sloganını tercih ederek merkeze halkı almış oluyoruz ancak hepsinin üzerinde kâr ile olan çelişkimizin altını çiziyoruz.

Son birkaç yıldır ayrıca herkesi kucaklayabilen, yabancılaşmamış ve anlaşılabilir bir iletişim oluşturmaya çalışıyor bunun yanında insanları düşünmeye yöneltme sloganıyla sınırlı kalmayarak ötesine geçmeyi amaçlıyoruz.

Bugün yani sol güçlerin savunmada olduğu  21. yüzyılda kültürel hakimiyeti çeşitli konseptler, sözler ve etik değerler üzerinden tekrar ele geçirmenin yöntemlerini arayan modern bir Marksist parti süreci içindeyiz.

GELENEKSEL SİYASİ GÜÇLER DERİN BİR KRİZLE YÜZ YÜZELER

Sosyalist Parti yeni düzenlenen kongresinde bir tür “solculuk” gösterisi yaptı. Bir yanda bu görüntü yer alırken diğer tarafta partinin asıl motivasyonunu tartışmaya açan  (AB-Kanada Çok Amaçlı Ekonomik ve Ticari Antlaşması) CETA süreci duruyor. Bu kongre gerçek bir ideolojik eşik atlamayı mı ifade ediyor yoksa size engellemek için bir taktik mi?

Belçika’da biri Hollanda dilinde diğeri de Fransızca konuşan iki sosyalist parti mevcut. Fransızca konuşanı bugüne kadar önemini korudu çünkü halen önemli etkiye sahip. Son seçimde ülkenin güneyindeki oyların yüzde 32’sini almayı başardı ancak Avrupa’nın tüm sosyal demokratları gibi hedef alınarak geriletilmeye çalışılıyor. Bu biraz da sosyal demokrasinin 1945 sonrası elde ettiği başarılarla da ilişkili. Bu dönedeki emek hareketleri toplumsal kazanımlar sağlayabildi ve Avrupa burjuvazisinin karşısında karşıt bir sistem olarak (doğuda) sosyalizm gerçeği mevcuttu. Bu sistem hakkındaki yargıları her ne olursa olsun burjuvazi, işçi sınıfının yüzünün bu sisteme dönüşünü engellemek için tavizler vermek zorundaydı.

HÜKÜMETTE PARTİLER, İKTİDARDA SERMAYE VAR

Belçika’da genel siyaset konusuna dönecek olursak anketlere göre en azından Fransızca konuşulan bölgelerde iyi oy oranları yakalamış görünüyorsunuz. Belçika medyasının bir bölümü de 2019 seçimine ilişkin Portekiz tarzı senaryolar kuruyor. Raoul Hedebouvv ise Belçikalı RTBF televizyonuna “10-15 yıldan önce iktidarda olmayız” şeklinde konuştu. İktidarla ilgili sorulardan hep kaçınmaktasınız. Öngörünüz nedir?

Mitterrand’dan bir alıntı ile yanıt vermeliyim: “Hükümette olmak iktidarda olmak değildir...”  Kendisi bu lafı bir dizi siyasi kararda etkinlik gösterme yetersizliğine gerekçe olarak söylemişti. Onun bu cümlesini öteki ucundan tutacağım çünkü bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Bence günümüzün kapitalist toplumunda hükümet gerçek iktidarı yansıtmıyor. Devlet erki hükümetin olduğu yerde bir bütündür ancak çok uluslu şirketlerin aşırı miktardaki yoğun lobileri  dolaylı ya da dolaysız olarak kabinelerde varlar. Bunu Fransa’da görebiliyoruz. Dikkate değer olduğunu düşünüyorum çünkü bugün bu ülkede bakanlık yapmakta olan direk işveren temsilcisi bir sürü isim mevcut ve yasaları hemen hemen dolaysız olarak bunlar tasarlıyor.

Belçika’da finansal gücün hükümete müdahil oluşu Dışişleri Bakanlığının başındaki isim Alexia Bertrand ile somutlaşıyor. Bertrand ülkedeki en büyük servet sahiplerinden birinin kızı. Yine Enerji Bakanlığı ekibinin içinde GDF-Suez tekelinin temsilcisi bulunmakta. Çok uluslu şirketlerle siyasi iktidar arasında çok derin ilişkiler bulunduğu açık. Meselenin bir diğer yönü de çok önemli sayıdaki üst düzey devlet görevlisinin de geleneksel devlet çıkarlarını temsil ediyor olması; böylece bir dizi gizli servis, üst düzey polis amirleri ve ordu yerleşik devletin çıkarlarını koruyor. Biz şu an geçerli olan seçim oyununun bizleri gerçek iktidarı kullanmamızın mümkün olmadığı bir hükümetin içine taşıyabileceğini söylüyoruz. Bu nokta çok önemli çünkü bir sol güç olarak stratejimize yön veriyor. Eğer toplumu temelden değiştirmek istiyorsanız, servetin farklı bir biçimde dağılımını istiyorsanız ve bu gerçeğe dair kavrayışınız mevcut değilse kendinizi stratejiyle kandırırsınız.

Avrupa’da radikal sol bu deneyimi Yunanistan’da yaşadı. Seçimlerden başarılı çıkarak mecliste sandalyelerin çoğunluğunu alan kemer sıkma politikalarının cepheden karşıtı SYRIZA programını uygulayamadı. Programı tartışabiliriz ancak neoliberal dogmalarla çatışmadığını söyleyemeyiz. Sonuç olarak hükümeti aldılar ancak iktidarı alamadılar.

Yanis Varufakis’in, bu hükümetin ilk günlerini de aktardığı kitabından da okuduğumuza göre tüm kararlar Angela Merkel ve Avrupa Komisyonunun önüne geliyordu çünkü Yunanistan üst düzey bürokratları Avrupa hesabına çalışmaktaydı ve hem Yunan devletinin hem de Avrupa’nın 2015 kemer sıkma paketi referandumu öncesinde Aleksis Çipras hükümetini ekonomik açıdan sıkıştırarak baskı altına aldığını ülkenin finansal oksijenini kestiğine, Yunan polisi ve askeri teçhizat üzerinden de bazı dolaysız baskıların uygulandığına şahit olduk.

‘YUNANİSTAN’DA İKTİDARA DOKUNMADAN HÜKÜMET OLDULAR’

Yunanistan’da uygulanan strateji asıl iktidara dokunmadan hükümet olmaktı. Bu strateji en sonunda onları AB’den çıkma ile Angela Merkel’in direktifleri karşısında arasında tercih yapmak zorunda kalarak ikinciyi seçtiler. Ve seçilmelerini sağlayan programın tam tersini uygulamak zorunda kaldılar; bu AB’nin programı idi. Bu hikaye yüz yıl önce değil yalnızca 2015’te yaşandı.

Günümüzün temel meselelerini yani kapitalizmin büyük krizini; siyasi, iklimsel, demokratik ve uluslararası ilişkiler alanlarındaki krizleri irdeleyen bir strateji istiyorsak gerçeği ancak o zaman görebiliriz; iktidarı bir bütün olarak sorgulamak zorundayız.

Ve basitçe diyoruz ki bu iktidarı gerçekten biraz sarsmak istiyorsak elimizde yeterince karşı güç bulunmalı.

Karşı güç sadece seçimlerde iyi sonuç almak değil toplum içinde bir harekete ve örgütlenmeye sahip olmak, gerçekten güçlü bir pozisyona gelebilmek için tartışmasız bir ideolojik hakimiyeti  sağlama yeteneği göstermek, ekonomik bir şantaj varsa sokaklara dökülmek, milyarderlerin elindeki kitle iletişim araçlarına alternatif yayın yapacak medyaya ve mücadeleyi tüm kurumlara yayabilecek insanlara sahip olmak demek.

SEÇİM BAŞARISI YETERLİ DEĞİL, GÜÇLÜ BİR HAREKET ÖRGÜTLENMELİ

Yani anketlere odaklanmamalısınız. Anketlerin söylediği gibi bir seçim başarısı yakalasak bile gerçek anlamıyla farklı bir siyaset üretme becerisini göstermek zorundayız. Herkese de dürüstçe dediğimiz gibi bu karşı gücü asgari seviyede inşa edemez ve politikalarımızın çoğunluğunu hayata geçirebilecek koşulları elde edemezsek bir SYRIZA senaryosuyla yüzleşme riskiyle karşı karşıya kalırız. Bu halkın büyük umutlarıyla seçilmek ve seçilmenizi sağlayan vaatlerin tam tersi yönde davranmak zorunda kalmaktır.

Bir yandan varolanı değiştirmek için de fazla zamanımız yok çünkü halkın sosyal durumu keskin bir düşüş içinde. Diğer yanda ise Avrupa çapında şu an bildiğimiz siyasetten tamamen farklı şeyler gerçekleştirmek gerekmekte.

Bu bir zaman sorunu değil, 10-15 yıllık bir sorun da değil bugün Avrupa’da birçok kriz yaşanıyor ve birçok şey hızla değişebilir, ancak bir dizi koşulun ortaya çıkması gerekiyor. Şu an için biz bunları görmüyoruz çünkü bir güç olarak sadece seçimler açısından değil toplum içinde bir güç olarak da halen büyümek zorunda olduğumuza inanıyoruz.

İkinci olarak Belçika’da koalisyonlu bir hükümet sistemi içerisindeyiz. Bu noktada da bizim hareketimizin solunda olduklarını iddia eden güçler cephesinde bir değişim görmüyoruz.

Siyasi arenayı on yıllardır domine eden bir sosyal demokrat partimiz ve bir de ekolojist (Yeşiller) partimiz mevcut. Her ikisi de 30 yıldır kürsel anlamda bağlı oldukları boyunduruklarıyla yürümeye devam etmekteler.

Enzo Traverso sosyal demokrasinin bir biçimde Ekim Devrimi’nin yan ürünü olduğunu söyler. Tamamıyla katıldığımı söyleyemeyeceğim ancak başarısı her halükarda kapitalizmin alışılagelmiş ve gerçek yüzü dışındaki çok spesifik dönemi ile bağlantılıdır. Bakarsanız kapitalizm 19. yüz yıldan bu yana istikrardan saha çok kriz dönemleri yaşayagelmiştir. 1945 ve 1980 yılları arasında Avrupa sosyal demokrasisinin altın çağı olan o bilindik 30-35 senelik süreç güçlü bir emek hareketinin yeniden gelişimine ve rekabetçi alternatif bir sistemin varlığına denk gelen belli bir döneme dayanmaktadır. 1990’larda sosyal liberalizme olan yönelim sosyal demokrat partilerin “kötünün iyisi” siyasetiyle (“Biz olmadan daha kötü olur”) bir müddet değişmelerine izin verdi. 2008 krizi ile birlikte ise insanların önceleri yine kurtuluş yolunu geleneksel partilerde (Fransa’da Sarkozy ve sonra Hollande) aradığını gördük. Bunlar halk katmanlarını krizin dışında tutmadılar ve bir süredir şahit olduğumuz gibi bu geleneksel siyasi güçler derin siyasi krizlerle yüz yüzeler. Dolayısıyla bu olgunun Belçika’yı da etkilediği ifade edilebilir.

AŞIRI SAĞCILAR KARŞISINDA HALKIN OYLARINI GERİ KAZANMALIYIZ

Vekilleriniz ülkedeki birliğe verdikleri değeri ifade etmek için Belçika’da konuşulan her üç dilde de yemin ediyorlar. Yine de Valonya’ da kemer sıkma ve AB karşıtı meydan okumanız odak haline gelirken, Flander de Nieuvv-Vlaamse Alliantie (N-VA Yeni Flemenk Birlik) ipleri elinde tutuyor gibi görünmekte. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Belçika’da üç farklı dil konuşuyoruz. Flanders bölgesinde Hollanda, Valonya’da temel olarak Fransızca ve küçük bir bölgede Almanca, Brüksel’de ise yine Fransızca ve Hollanda dilleri konuşulmakta. İsviçre’de de benzeri bir durum var. Ancak oradaki tüm partiler ulusal özelliklerini korumuştur. Belçika’da ise insanlardan önce partiler ayrılmıştır. Siyasi bazı çıkarlar nedeniyle partilerde de ikiye bölünme söz konusu. Biz ise ulusal bir parti olarak kaldık. Belçika’da tek bütün bir parti olarak var olma yeteneği gösteremezken enternasyonalist ve eşit bir Avrupa vizyonunun nasıl savunulabildiğini anlamak gerçekten güç. Bizim iddiamız bu yönde ve ulusal bir parti olabilmek için her gün çabalıyoruz.

Belçika’daki dil farklılığı hakim sınıfların çıkarlarına hizmet etmekte. Bill Gates pazar payı elde etmek için gerekirse her dili konuşur. Bu Belçika’da da geçerli. Endüstrinin dev patronları tüm dillerde konuşuyor ancak halk kitlelerine hitap ederken “böl ve yönet” siyasetini kendi çıkarları için açıkça uyguluyorlar.

Flanders’te sosyal demokrasi, sağın güçlü olduğu koşullar sürecinde gelişti. Milliyetçi olan diğer bir hareket de sağcı hatta aşırı sağcı bir kimliğe büründü ve zaman içinde gelenekçi ve aşırı sağcı olarak iki ayrı partiye dönüştü. 1980’lerde bu aşırı sağcı nasyonalist  Vlaams Belang Hareketi Fransa daki FN (Ulusal Cephe) ile birlikte başı çekmeye başladılar. Ardından Avrupa çapında br akım haline geldi ve sosyal demokrat partilere verilen oyların bir kısmı bu aşırı sağcı hareketlere yöneldi. Sosyal demokrasinin reddi aşırı sağcılara yaramış oldu ve Flanders’te bizi daha zor bir mücadele bekliyor. Daha çok sağcı bir ortam var ve düzen karşıtı oylar ile elitlere karşı olan tepkiler ağırlıklı olarak Vlaams Belang kontrolünde. Bu aşırı sağcılar karşısında halkın oylarını geri kazanmak gibi bir mücadele önümüzde duruyor.

Valonya’da çalışma yürütmek daha kolay çünkü bölge daha serbest aşırı sağcılar ise güçsüz ve bölünmüş durumdalar. Beçika’nın, olayları karmaşık hale getiren özgün durumu içinde faşist parti Vlaams Belang ve geleneksel Flemenk hareketinden çıkan “medenileşmiş” denilebilecek bir diğer aşırı sağcı hareket NVA-Yeni Sağ Birlik mevcut. Yani yan yana varlıklarını sürdüren ve kendileri de içinde olmalarına karşın düzen karşıtı duyguyu çok özel bir yolla kucaklayabilmiş Avrupa’daki en örgütlü faşist partilere sahibiz diyebiliriz.

Ülkenin kuzeyindeki denklem oldukça zorlu. Bu nedenle Valonya da elde ettiğimiz puanları Flanders’te yakalayamıyoruz ancak ülkenin en büyük endüstri kenti olan Antwerp gibi bir kentte de Avrupa’daki diğer birçok radikal sol partiyle karşılaştırıldığında iyi sayılabilecek yüzde 9’luk oy oranına sahibiz. Mücadele sanıldığından daha çetin. Nerede olursa olsun kavga işçileri birleştirme gayesiyle sürdürülmeli. Bizim denklemimiz budur.

*Söyleşi Maximilien Dardel, Amandine Fouillard, Jan Bediat imzalarıyla ve “PTB, Belçika siyasetini sarsıyor” başlığıyla yayımlandığı Fransızca yayımlanan “Le Vent Se Lève” dergisinden kısaltılarak alınmıştır. (Çeviren: Ali Karataş)

Son Düzenlenme Tarihi: 12 Nisan 2018 23:20
www.evrensel.net
ETİKETLER Belçika