Türkiye işçi sınıfı tarihinden portreler: 1990-2000 -2

Türkiye işçi sınıfı tarihinden portreler: 1990-2000 -2

Türkiye’de 1995 yılı ile birlikte, hem işyeri hem katılan işçi sayısı açısından tüm zamanların en büyük grevleri gerçekleştirilmiştir.

‘95 SIFIR ZAM KARARINA KARŞI GREV

Türkiye’de, 1995 yılı ile birlikte, hem işyeri, hem de katılan işçi sayısı açısından tüm zamanların en büyük grevleri gerçekleştirilmiştir. IMF’nin direktifler doğrultusunda hareket eden dönemin hükümeti işçi ücretlerine zam yapmamayı hedeflemiştir.

Dönemin hükümeti, ekonomik kriz gerekçesiyle “sıfır zam” kararını medyanın da desteğini arkasına alarak işçilere kabul ettirmeye çalışmıştır. Türk-İş ile hükümet arasındaki toplu pazarlık süreci, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in sendikalar için söylediği “mutlu azınlık”, “kan içiciler” gibi suçlamalarının ardından doruğa çıkmıştır. Başbakan’ın işçileri hedef alan sözleri üzerinde Türk-İş, bini aşkın sendika yöneticisi ile Ankara’da toplanarak oybirliği ile eylem kararı almış ve 5 Ağustos 1995’te Ankara’da büyük bir miting gerçekleştirmiştir.

1990’ların ikinci yarısından itibaren işçi sınıfı hareketinin ikinci unsuru özelleştirmeye, taşeronlaştırmaya, sendikasızlaştırmaya, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması gibi bütün bir sınıfa yönelik saldırılara karşı mücadeleler dönemi olmuştur. İşçiler, zaman zaman işyerini terk etmemeye, hatta “işgal etmeye” varan eylemlere başvurmuştur. 

KAMU EMEKÇİLERİ SENDİKAL HAREKETİ

1980’li yılların son çeyreğinde başlayan ve 1989 Bahar Eylemleri ile doruk noktasına ulaşan kamu işçilerinin eylemlerine paralel olarak, önce eğitim emekçileri ile başlayan, ardından hızla diğer alanlara yayılan kamu emekçileri hareketi önemli bir çıkış gerçekleştirmiştir.

1990’lı yıllar, acil ve somut talepleri üzerinden binlerce kamu emekçisinin mücadeleye çekildiği, ekonomik, sosyal ve sendikal hakları için alanlara çıktığı ve siyasi iktidarla karşı karşıya geldiği bir dönem olması açısından ayrıca önemlidir. Bu dönemde kamu emekçileri fiilen işyerlerinden başlayarak örgütlenmeye başlamışlar ve daha sonra KESK’i oluşturacak olan işkolu sendikalarını kurmaya yönelmişlerdir. 

ÜNALDI DİRENİŞİ

Antep Ünaldı’da 600 işyerinde 20.000 işçi çalışıyordu. İşçilere ödeme parça başı yapılıyor, yemek hakkı diye bir haktan söz bile edilmiyor, sigortasız çalışan işçiler meslek hastalıkları için dahi sağlık hakkından yararlanamıyor ve dolayısıyla emekli olamıyorlardı.

İşçiler ‘91 ve ‘92 yıllarında yaptıkları eylemlerde küçük de olsa kimi başarılar elde etmişlerdi. 12 Eylül sonrasında yaptıkları bu ilk eylemler, işçilere deneyim kazandırıyor, bir sonrakini daha güçlü örgütlüyorlardı. 

Ünaldı’da sendika yoktu. Patronlar 6 ayda bir zam yapıyor, tüm sanayide uygulanan bu zam çok düşük miktarda oluyordu. 1993 yılında ücretlere zam yapılmadı. İşçiler kahvelerde toplantılar yapmaya başladı. Her geçen gün daha çok işçi katılmaya başladı bu toplantılara. Kahveler nasıl zam alınacağının tartışıldığı yerlere dönüşmüştü. Dokumacılar eyleme geçti ve Ünaldı işçilerinin bu eylemi, patronları sanayinin bütününde uygulanacak bir sözleşmeye imza atmaya zorladı. Bu bir ilkti. Zam oranının işverenlerin keyfine göre belirlendiği devir bitmişti artık. 

Patronların imzalanan sözleşmeye uyup uymadığını takip etmek üzere işçiler kendi aralarında bir komite oluşturdu. Zam uygulamayan işyerlerindeki işçiler, komite ile temasa geçiyor ve sorunun çözümü için adımlar atılıyordu.

‘96 yılının 7. ayı sözleşme dönemiydi. Bu sözleşme öncekilerden farklıydı. Tek sorun ücretler değildi çünkü. İşçiler sigorta, kaçak çalışma sisteminin son bulmasını ve sosyal haklar talep ediyorlardı. Bu patronların hemen tamam diyeceği bir şey değildi. İşçiler kendilerini dikkate almayan patronları uyardı: Temmuz ayının ilk gününde sözleşme imzalanmamış olursa, hep birlikte üretimi durduracaklardı. Tıpkı tezgahta halı dokur gibi direnişlerini dokuyorlardı...

Giderek sıklaşan toplantılarda, haklar verilmez ise direnişin nasıl yapılacağı konuşuluyordu. Toplam 233 toplantı yapılmıştı dernekte ve son yapılan büyük toplantı grev kararlılığıyla sonuçlanmıştı. Patronlar ise halen bu ayaktakımının engelleneceğini, greve çıkamayacaklarını, çıksalar da hemen dağılacaklarını düşünüyordu.

1 Temmuz 1996 geldiğinde işçiler greve başladı. İlk gün 10 bin işçi çıktı greve. Bir yandan da direnişi büyütmeye çabalıyorlardı. İkinci gün sabah saatlerinde polis sanayiyi adeta ablukaya aldı, işyerleri önünde direnişte olan işçilere saldırarak dağıtmaya çalıştı. İşçilerin toplandığı kahveler ve dernek basıldı. İşçiler, polis zoruyla, işbaşı yapmaya zorlanıyordu. Bir yandan da kara propaganda yapılıyordu: “Grev teröristlerin işi. Dernek başkanı terörist...” Sonraki yıllarda İstanbul Valisi ve İçişleri Bakanı olan Muammer Güler o dönem Antep valisiydi. Direniş karşısında “Üç, beş baldırı çıplağın işi” diyen Güler, patronların savunuculuğuna soyunmuştu. Ama bu saldırılar grevi dağıtmak yerine işçileri daha da kamçıladı. Dördüncü gününde greve katılan işçi sayısı 20 bini buldu. Ünaldı ayaktaydı.

Dernek başkanı ve yöneticiler gözaltına alındı ama diğer saldırılar gibi bu da ters tepti. Artık işverenlerin direnci kırılıyordu. Grevin 19. gününde sözleşme masası kuruldu. Yapılan görüşmelerde bir türlü sonuç çıkmıyordu. Direnişin 23. gününe gelindiğinde işçilerin birliği güçlenirken, patronların birliği dağıldı. Bazı halı işverenleri sözleşmeyi imzaladı.

Vali Güler bir kez daha sahneye çıkıp “Bu derneğin yetkisi yoktur, gereği yapılacaktır” dedi ama bu tehdit de kimseyi etkilemedi. İşçilerin kararlılığı zafer getirdi. Grevin 30. gününde grev kazanımla sonuçlandı.

www.evrensel.net