Selim Çakmaklı: ‘Yapısal reform’ sözünü duyarsanız cüzdanı kollayın

Selim Çakmaklı: ‘Yapısal reform’ sözünü duyarsanız cüzdanı kollayın

İktisatçı Selim Çakmaklı, Moody’s’in not kırmalarını, zamları, ekonomide yapısal reform tartışmalarını değerlendirdi.

Berivan ALTAN

Ekonomideki gidişatı değerlendiren Ekonomist Yrd. Doç. Dr. Selim Çakmaklı, yakın zamanda ‘yapısal reform’ sözünün duyulması halinde halkı, “O zaman cüzdanınızı kollayın, çünkü içini boşaltacaklar” diyerek uyardı. Çakmaklı, Moody’s’in not kırmaları, sürekli artan zamlar ve siyasi gelişmelerle birlikte ekonomide yaşanan hareketliliği ve olasılıklar üzerine yürüyen tartışmalara ilişkin soruları yanıtladı.
 
Moody’s Türkiye’nin kredi notunu düşürünce hükümet öfkelendi. Kredi notunun düşürülmesinin nedenleri nedir?

Türkiye ekonomisinin bazı yapısal özellikleri değişmediği için karşı karşıya kaldığı riskler de süreklilik arz ediyor. Bu yapısal bozukluğun en önemli göstergesi cari işlemlerdeki açıktır. Cari açık, 2017 yılının üçüncü çeyreği sonunda 39.7 milyar dolara yükselmiş. İhracat ile ithalat arasındaki farklılık, Türkiye’de bir yılda üretilen nihai mal ve hizmetlerin toplam değeri olan Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) değeri yüzde 6’ya erişmiştir. Bu önemli bir yapısal kırılma göstergesidir. Buna bir de sürekli artan dış borçların miktarını eklememiz gerekir. Bu iki gösterge ekonomideki döviz ihtiyacının da göstergeleridir.
 
Notun düşürülmesinin sonuçları, riskleri neler olur?

2018 yılında da faiz artırımına devam edeceği beklentisi, bankaların ve özel sektör firmalarının yeni borç bulmasını ve/veya borçlarını yeniden yapılandırmalarını zorlaştıracaktır.

Söz konusu yapısal sorunlar Türkiye ekonomisini dünya ekonomisinde gerçekleşmesi muhtemel şoklara karşı kırılgan kılmaktadır. ABD’de faiz oranlarının artması ve FED’in 2018 yılında da faiz artırımına devam edeceği beklentisi, bankaların ve özel sektör firmalarının yeni borç bulmasını ve/veya borçlarını yeniden yapılandırmalarını zorlaştıracaktır. Bunun sonucunda, ülkeye döviz akımını sağlamak için merkez bankasının faizleri yükseltmesi beklenir. Döviz sıkıntısıyla karşı karşıya kalabilecek finansal ve finansal olmayan firmalar bu durumda kısıtlı kamu kaynaklarına yönelecektir.

Bu durum çalışan kesimlere nasıl yansır?

Bu nokta önemlidir. Özellikle bankalardan çeşitli vesilelerle kredi kullanan emekçilerin, gelirlerinin büyük bir kısmını faiz ödemesine ayırması anlamına gelir. Çalışan yoksulluğu ve hane halkı borçları böylece artacaktır.
 
Tabii yabancı sermaye gruplarının da dikkatle izlediği bir süreç…
Türkiye’de sürekli başka türlü ifade edilse de para politikasının amacı yabancı sermaye girişlerinin sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Bu özelikle 1989’dan bu yana böyledir. Döviz girişini sağlamak ve finansal sektörde gerçekleştirilen yatırımların getirilerini sigortalamak için faiz politikası kullanılmaktadır. 2017’den bu yana faiz oranları artmaya devam ediyor.
 
Moody’s kararında politik risklere işaret ediyor. En son Efrin ile süren sürecin buna etkisi var mı?

Şunu söylemek lazım, ekonomik krizler politik risklerden kaynaklanmaz. Politik riskler ancak tetikleyici bir etken olarak kabul edilebilir. Moody’s açıklamaları bozulan makro-ekonomik dengelere vurgu yaparak yatırımcıya şu mesajı veriyor; ‘Türkiye ekonomisinde riskler artıyor ve ancak daha fazla risk primi talep ederek ülkeye yatırım yapabilirsiniz.’ Efrin operasyonunun kamu maliye dengelerine negatif bir etkisi olacaktır, ancak askeri araç-gereç üreten firmalarının bilançosuna yansıması olumlu olacaktır. Ben Efrin operasyonunu salt iktisadi terimlerle değerlendirmeyi doğru bulmuyorum.
 
O halde bahsettiğiniz riskler neler?

Yapısal reform dediğimiz sosyal haklarda erozyon, emek piyasasının daha da esnekleşmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve daha fazla özelleştirmeden başka bir anlama gelmiyor. Riskler, Türkiye ekonomisinin yapısından kaynaklanıyor. Ancak birisi bize ‘yapısal reform’ lafını ettiğinde hemen cüzdanlarımıza sarılmalıyız. Çünkü yakında biri onun içinde kalanları da almak için bir girişimde bulunacaktır. Yapısal reform dediğimiz sosyal haklarda erozyon, emek piyasasının daha da esnekleşmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve daha fazla özelleştirmeden başka bir anlama gelmiyor.

İktidar yanlısı kimi ekonomistler kararı siyasi olarak görüp, Türkiye karşıtı olarak sunuyor. Siz bu konu da ne düşünüyorsunuz?

Moody’s kararının siyasi ya da AKP’yi mağdur etmek için yazıldığına katılmıyorum. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim 2007/2008 krizi sonrasında kredi derecelendirme kurumlarına yaptıkları ve yapmadıkları değerlendirmeler üzerinden ciddi eleştiriler yöneltildi. Ayrıca bu kurumlar finansal kesimin ekonomiler ve hane-halkı gelirleri üzerinde kurduğu hegemonyanın ürünleridir. Dolayısıyla AKP’nin ekonomi politikalarını eleştirmek için Moody’s raporuna ihtiyacımız yok. Ayrıca, kredi derecelendirme kurumları, bu tür raporları hazırlarken, toplumda artan eşitsizlikler, yoksulluk, iş kazaları, güvencesizleştirme ve uzun çalışma gibi göstergelerini dikkate alınmıyor.
 
Karar sonrası somut ne tür gelişmeler bekliyoruz?

Türkiye’ye borç verecek herhangi bir kuruluş daha yüksek bir risk primi talep edecektir ya da Türkiye’ye daha yüksek bir faiz vaat edilirse yatırım yapacaktır. Bu durum ülkeye yabancı sermaye akışlarını zayıflatacaktır. Finanse edilmesi zorlaşacağı için cari işlemler açığı azalacaktır. Bunun yansıması ekonomik büyüme hızının yavaşlaması olacaktır.
 
İktidar “yerli ve milli” kredi derecelendirme kuruluşunun hazırlığına başladı. Bir gerçekliği, karşılığı var mı?

Herhangi bir kredi derecelendirme kurumu durduk yere Türkiye ekonomisini incelemek ve rapor yayınlamak için zaman harcamıyordur. Sonuçta bu kurumlar kâr amaçlı şirketler. Ülkeler veya ülke firmaları/bankaları bu raporları talep ettiği için yazılıyor. Raporları hazırlamak için iktisatçılar istihdam ediliyor ve sonuçta bu raporlar abonelere dağıtılıyor. Yani bu raporlar için para ödeyenlere dağıtılıyor. Yerli kredi derecelendirme kurumu kurulabilir ve yerli firmalar buna abone olabilir. Bu kuruluş raporlarda yayınlayabilir. Ama bu raporlara uluslararası talep olacak mı? Bu kuruluş inandırıcılığını nasıl sağlayacak?
 
Küresel ekonomik gidişatın bu sürece etkisi ne kadardır?

Kapitalist bir ekonomi sürekli genişleyen bir çizgide ilerlemez. Kapitalist üretim sistemi makro iktisadi değişkenlerin belirli bir süre arttığı ve daha sonra artış hızının yavaşladığı ve hatta azalış gösterdiği iktisadi dalgalanmalar halinde gelişmektedir. Bu iktisadi dalgalanmaların kaynağı dünya ekonomisindeki gelişmeler olduğu kadar ülkeye özgü iç dinamiklerdir. Türkiye ekonomisinin gelişme çizgisine baktığınızda büyüme oranının uzun dönemde yüzde 4 civarında olduğunu görebilirsiniz. AKP dönemi bunun istisnası değildir. AKP döneminde önceki döneme göre bozulan temel iki gösterge vardır. Biri cari işlemler açığı diğeri ise işsizlik oranının yüzde 10 patikasına yerleşmesidir.
 
Bir yandan da çift haneden indirilmeyen işsizlik gerçekliği var. Bu bir kriz göstergesi mi?

İşsizlik oranlarındaki artış tek başına kriz göstergesi olarak ele alınamaz. İşsizlik, yakın gelecekte toplumların daha da fazla karşılaşacakları ve çözmeleri gereken bir sorun olarak gündeme gelecektir. Türkiye ekonomisinde asıl sorun yeni istihdam alanları yaratacak kapasite artışlarının gerçekleşmemesidir. Ekonominin potansiyel büyüme oranı ciddi oranda azalma trendindedir. Bununla birlikte Türkiye’de kredi kanalları açık olduğu sürece bir krizden çok ekonominin yavaşlaması söz konusu olabilir.
 
Bu döngünün gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz, çıkabilecek miyiz?

Asıl üzerinde yoğunlaşmamız gereken soru budur. Toplumlar sürekli, hayatta kalmak ve hayatın kalitesini arttırmak için caba harcarlar ve bu çabayı belirli bir toplumsal yapıyı kurarak, dönüştürerek ve yeniden yaparlar. Bu toplumsal yapının demokratik olması durumunda toplumsal eşitlik ve adalet ile sağlanabilir. Dünyanın pek çok ülkesinde emekçilerin üretilen toplam gelirden aldığı pay azalıyor. Oxfam isimli araştırma kurumunun sonuçlarına göre dünya serveti gittikçe çok küçük bir azınlığın eline geçiyor. Bu servet birikmesi toplumlarda hoşnutsuzlukların birikmesine de yol açıyor. Dünyada ve Türkiye’de yatağa akşam yemeği yemeden giden çocukların sayısı her gecen gün artıyor.  Unutmayalım ki bu tür sorunlar dünyanın pek çok demokrasisinde aşırı sağcı politikacıların seçimi kazanmasına yol açtı.
 
Son olarak bir yandan bütçe açığı yaşanıyor bir yandan da artan borçlanma söz konusu. Öngörünüz nedir?

Hükümetin uyguladığı maliye politikasını takip etmek için ‘borçlanma gereği’ verisini takip edebiliriz. Buna göre borçlanma gereğinin GSYİH gereği 2002 yılından bu yana en düşük değerini 2006 yılında almıştır. 2008/2009 krizi sonrasında genişletici maliye politikası uygulanmış ve kamu kesimi borçlanma gereğinin GSYİH’ya oranı 2009 yılında yüzde 5.2’ye yükselmiştir. 2016 ve 2017 yılında genişletici maliye politikaları devam etmiş ve 2017 yılında kamu kesimi borçlanma gereği yüzde 2.45 olmuştur. 2017 yılında kamu borçlanma gereği 74, 260 milyon TL olarak gerçekleşmiş. 2018 yılı için öngörülen borçlanma gereği 67.171 milyon TL’dir. Hükümetin kamu maliyesini kullanması özellikle seçim dönemlerinde alışık olunan bir durumdur. Dolayısıyla 2018 ve 2019 yılında genişlemeci maliye politikasına devam edileceği ve borçlanma gereğinin bir miktar daha yükseleceğini beklemek gerekir. Önceki dönemlerden farklı olarak bu dönemde kamu kesimi daha yüksek faizle borçlanacaktır. (Ankara/MA)

www.evrensel.net
ETİKETLER Selim Çakmaklı